Önce 28. Bölümü Okuyunuz
***
28. Bölüm: Yeraltı Mezar Evi - Derinlere İnen Kapılar
İçinde bulunduğu durumu unutabilse,
İstanbul’un en hoş adamları
beni karşılamaya gelmiş diye sevinir,
beni karşılamaya gelmiş diye sevinir,
bundan bir övünç payı da çıkartabilirdi.
Tarık Bey telefonu kapattı, Nysa
ile konuşmuştu. Saat sabahın yedisiydi. Nysa yola çıktığından beri günde iki
kere arayarak olan biten her şeyi anlatıyor ve onun neler yaptığını soruyordu.
Maya’nın haberi yoktu ama Kor’a bakma işi şimdi Tarık Bey’e kalmıştı. Remzi
Bey, yukarı çıkarken Tarık Bey’e haber veriyor, üst kata birlikte çıkıyorlar,
Remzi çiçekleri sularken o da Koruk’un mamasını veriyor, suyunu tazeliyor, onunla konuşuyordu. Nysa çok ısrar ettiği için
hiç istemeden kalkıştığı bir işti bu Tarık Bey’in. Ama eve yalnız girmeye razı olmamıştı.
Nysa, bundan Maya’ya hiç bahsetmemişti. Hiç tanımadığını bildiği Tarık amcasının,
Koruk’a bakmak için bile olsa, evine girmesinden hoşlanmayacağını akıl etmişti.
Dün akşam, oldukça geç vakitte,
saat birde gerçekleşen bir başka konuşmada Nysa, Maya ile yeraltı mezarlarına gittiklerini
sonra Selim ve Timothy’nin geldiğini anlatmış, elbette iki cesedi, onları Maya’yla
birlikte uçurumdan aşağı attıklarını anlatmamıştı. Bunlar, Tarık Bey’in
kaldıracağı konular değildi. Bunlar, adamcağızın
can evinden vurulmasına, telaşlanmasına, hatta hemen oraya doğru yola çıkmasına
neden olacak kadar vahim konulardı. Tarık Bey’in normal bir insan gibi
davranmasında şaşılacak bir şey yoktu ve özellikle Nysa konusunda oldukça korumacıydı.
Ama Tarık Bey de, Nysa’ya her şeyi
anlatmamıştı. Nysa gidince Nişantaşı’ndaki evi gözetleme görevi Tarık Bey’e
kalmış, onun yola çıktığı gün, bildiğimiz o kafeye gitmiş, evi gözetlemişti. Nysa’ya
anlattığı şey sadece şuydu: “Evet, oraya gittim. Gelen giden olmadı. Anasını
veya babasını görmedim. Belli aralıklarla kahvede oturdum. Dolaştım, geldim
yine oturdum ama bir şey olmadı.”
Hâlbuki şöyle olmuştu. Tarık Bey
gerçekten de sabahın onunda kahveye yerleşmiş, kahvaltısını etmiş, gazetelerini
bilgisayardan değil, gerçek gazetelerden okumuş, gözetlediği apartmanın kapıcısının birkaç
kere dışarı çıktığını, çöp attığını, alışveriş yapıp elinde torbalarla tekrar
apartmana girdiğini ve son olarak da bir kuryenin geldiğini görmüştü. İşte olayların
gidişini değiştiren an, o andı. Kuryeyi görmesi, Tarık Bey’in bütün planlarını değiştirmesine
yol açmıştı. Kurye nereye gelmişti? Büyük merak içinde kıvranırken; birden
kendini hesabı öderken ve sonra da apartmana doğru yürürken bulmuştu. Oysa
bunları yapmayı hiç planlamamıştı.
Kapının yanında oyalanırken kurye
içeriden çıkmış ve Tarık Bey, şöyle bir şey söylerken bulmuştu kendini: “Bana
da bir paket gelecekti. Eve yeni geliyorum. Nereye paket geldi acaba, belki
eşim almıştır.”
“İsminiz?” demişti adam.
Ve evet… Tarık Bey bir hata daha
yapmış, ismini ve onunla da yetinmeyerek soyadını da söyleyivermişti. Hatasını
fark ettiğinde artık çok geçti, geri dönemezdi. Adam, “yok” demişti. “Beş
numaraya bir paket bıraktım, sadece.” Beş numara… Beş numara, Kızıl Cek’in anne ve babasının eviydi.
Pakete bakmasına imkân yoktu. Paket yerine ulaşmıştı.
Orada, kuryenin arkasından bakakalmışken
bir el omuzuna dokunmuş, “ne oldu beyefendi?” diyen bir ses duymuş, irkilerek arkasına dönmüştü. Karşısındakini
tanıyordu, bu apartmanın kapıcısı Numan efendiydi. Onu Nysa da bilirdi. Adam
kırk yaşlarındaydı, kafasına eski moda köylü kasketi takar, üstünde genellikle lacivert bir iş önlüğü
olurdu. Demek ki bu apartmanda yaşayanlar, çalışanlarına iş forması giydirmeyi
seviyorlardı. Bunu Nysa’yla da konuşmuşlardı.
Tarık Bey biraz önce kuryeye
söylediği yalanı söyleyemezdi, kapıcı onun burada oturmadığını gayet iyi
biliyordu. “Yok, bir şey, bir şey sormuştum sadece,” demiş ve hemen karşıya
geçmek için trafiğe bile aldırmadan yola doğru atılırken, adamın şöyle
bağırdığını duymuştu: “Burada oturduğunu söylediğini duydum.”
“Yanlış duymuşsun.” Bunu arkasına
dönmeden kafasını yan çevirerek söylemiş, sesini duyurmak için o da bağırmıştı.
“Yanlış duymadım!” diyen adam
karşıya geçmeye çalışan Tarık Bey’in bir çırpıda önüne çıkıp dikilmişti. Tarık
Bey, burnunun dibinde dikiliveren tehdidi fark etmiş ve ne yapacağını
bilemeyerek olduğu yerde kalıvermişti.
“Sabahtan beri o kahvede oturduğunu,
ha bire buraya baktığını gördüm, sen neyin peşindesin?”
Tarık Bey, en iyi yalanların
doğruya yakın şeylerden çıktığını duymuştu bir yerlerden ama pek denediği de
söylenemezdi. Olsun, şimdi deneyecekti. Sonra şuna benzer şeyler söylemişti: “Bakın
aslında ben bir tarihçiyim -burası tam olarak doğru değildi– Nişantaşı’ndaki apartmanların, olayların, ailelerin
kısaca buralı insanların tarihini yazıyorum –semti farklı söylemişti- şimdi de
bu apartmanda oturan bir zamanlar oldukça kötü bir olaya karışmış bir ailenin hikâyesiyle
ilgileniyorum.”
Bu güya yalan karşısında kapıcı;
dilini yutmuş gibi bir süre aptal aptal bakakalmıştı Tarık Bey’e. Sonra aklına şu soruyu sormak gelmişti.
“Bunun kuryeyle ne ilgisi var?”
“Bir ilgisi yok, içgüdüsel bir
şeydi.”
“Nasıl içgüdüsel bir şey?”
“Sana tarih yazıyorum dedim ya
oğlum, belki oğullarından bir paket gelmiştir diye düşündüm bir an.”
Tarık Bey, söylediği her itiraf
gibi cümleden sonra, bunu nasıl söyledim, diye şaşıp kalıyordu ama basireti
bağlanmıştı bir kere.
Kapıcı öfkeyle konuşmuştu: “Onların
oğulları öldü ve çok acı çektiler. Rahat bırak onları!” Adamın gözleri parlamıştı.
Sokakta olmasalar, kendisine vurmaya kalkacağını bile düşünmüştü Tarık Bey.
“A, evet oğulları ölmüştü değil mi,
ben bu ailenin tarihini yeni çalışmaya başladım, o yüzden geçmişlerine tam
olarak vakıf olamadım daha,” demiş; adamın gözlerini kırpıştırarak, ne dediğini
anlamaya uğraşmasını takdir etmekle birlikte, o bir anlık boş bulunmasını fırsat
bilerek kendini arabaların önüne atma pahasına – bu noktada İstanbul’un usta
şoförlerine güveniyordu- uçar gibi karşıya geçivermişti.
Arkasına bakmadan acele acele evine
gelmiş, saatlerce koltukta oturup; ben nasıl böyle bir halt ettim, bunu nasıl yapabildim,
diye düşünüp durmuştu. Ve hal böyle olunca da Nysa telefon ettiğinde ona bir
şey anlatamamıştı. İçinde büyük bir sıkıntı vardı. Nysa’nın yıllardır itina ile
inşa ettiği gözetleme ve bilgi toplama sisteminde büyük bir gedik açmış, hatta
çökertmişti belki de.
Sonra kapıcının sadece onu tanıdığı
ama Nysa’yı tanımadığı aklına gelmişti. Kapıcı; hanımıyla, beyine kesinlikle
olanları anlatacaktı. Bütün kapıcılar bunu yapardı. Onlar bir apartmanın her
şeysiydi: Çöpçüsü, tamircisi, temizlikçisi, eskicisi ve en önemlisi
güvenlikçisi... Kapıcı olanları ana-babaya anlattıktan sonra onlar da Tarık Bey’i
araştıracaklardı. Mutlaka. Evini bulacaklardı. Mutlaka. Ve bu ev, o meşum
olayın cereyan ettiği evdi. Ve bu evde Nysa hala oturuyordu.
“Offf,” diye defalarca ayağa
kalkmış, oturmuş, eli defalarca telefona gitmiş, olanları Nysa’ya anlatmak
istemiş ama anlatamamıştı. Onun orada keyfi yerindeydi, zaten bir iki gün
içinde geri gelecekti, ne gereği vardı şimdi kızın huzurunu bozmanın.
Ve bu sabah gelen telefonu heyecanla
açmış, dilinin ucuna kadar gelen büyük densizliğini açıklamak üzereyken, Nysa
ona fırsat bırakmadan hızla konuşmuştu: “Bir tanem, ben Derviş’in yanına
gidiyorum –Derviş’in kim olduğunu artık Tarık Bey de öğrenmişti- ona yardım
etmem lazım, yarın geliyorum. Bir de senden bir şey rica edeceğim, sabah uçağıyla
Bodrum’dan Şeyda Nur isimli bir kadın geliyor, onu karşılayıp, ona yardım eder
misin?” demiş ve kısaca Şeyda Nur’un kim olduğunu, başına ne geldiğini anlatmıştı.
Tarık Bey kendini öyle suçlu hissediyor, içi o kadar çok daralıyordu ki Nysa’nın
söylediği her şeyi yapabilirdi. Gidip kadını havaalanında karşılamak mı, o
neydi ki, Nisan kızı ondan çok daha zor şeyler istemeliydi hatta…
Nysa, devam etmişti; “Bir de bizim Harun’u ara istersen, belki bir
faydası olur.”
“Harun… Bunu neden daha önce düşünmedim.” Onu hemen aramalı ve
dünkü olayı konuşmalıydı.
Tarık Bey’in, sen Şeyda Nur’u
nereden tanıyorsun, bütün bu bilgilere nasıl sahip oldun, gibi sorular sormak doğal
olarak aklına gelmemişti tabii. Hâlbuki Nysa o gece Maya anlatırken, onu uykulu
uykulu dinlerken yapmıştı planını. Üç şeyden emindi: Bir, kadının yardıma ihtiyacı
vardı; iki, zorbalığı meslek edinmiş erkeklerin canlarına okunması gerektiğine
inanırdı ve üç; Mor, bu kadına önem veriyordu. Onunla birlikte İstanbul’a gidemediği,
onu yalnız bıraktığı için canı sıkılmıştı. Bunların hepsini Maya’nın olayı
özetlediği o beş dakikada kafasına yazıp öyle uyumuştu Nysa. Sabah kalkmış,
Maya’nın telefonundan Şeyda Nur’un numarasını bulmuş, telefonun sesini
kapatmış, dışarı çıkıp Şeyda Nur’a telefon etmişti.
O sırada Şeyda Nur, Mustafa’nın
babası Kemal Bey’in arabasında havaalanına doğru yola çıkmıştı bile. Nysa kendini
tanıtmış, Maya’nın arkadaşı olduğunu, Maya’nın işi olduğu için telefon edemediğini
söylemiş ve ayrıca İstanbul’daki havaalanında bir beyefendinin –yaşlı demek
istememişti- kendisini karşılayacağından ve yardım edeceğinden bahsetmişti. Şeyda Nur ağlayarak; hiç gerek yoktu, demiş sonra
devam etmişti: “Maya’ya selam söyle, onu çok kötü bir zamanda tanıdım. Dün
benim yanımda bir saat oturdu ve bana yaşam gücü verdi.”
Nysa samimiyetle, “biliyorum” demişti,
“o öyle biridir, özel biridir.”
“Ah!” demişti kadın ağlamasını
unutarak, gizemli bir tonda: “Bunu dün gece çok iyi anladım.” Sonra karşısındaki kadını hiç tanımadığını
düşünerek susmuştu.
Sonra kızını sormuştu Nysa, “ameliyattan
çıkmış, şimdilik durumu belli değil,” demişti Şeyda Nur. Nysa’nın o konuda yapabileceği
bir şey yoktu. Var mıydı acaba? Aklına hangi hastane olduğunu sormak gelmişti, “Çapa”
demişti kadın, “Çapa’daymış.” Telefonu kapattıktan sonra tanıdığı
bir doktor aracılığıyla bilgi almıştı Nysa. Şeyda Nur’un kızı iki saat önce
ameliyat masasında ölmüştü.
Şeyda Nur havaalanından indiğinde
kendi isminin yazılı olduğu büyükçe bir kâğıt taşıyan yaşlı bir adam gördü.
Adam güneş gözlükleri, keten gömlek ve pantolonuyla, yazlık şapkasıyla gerçek
dışı görünmüştü Şeyda Nur’a. Sanki bir İtalyan filmindeymiş gibi hissetmişti kendini,
tabii 1950’lerden kalma bir filmde. Adamın yanında oldukça uzun boylu, güneş gözlüklü,
bu sıcakta baştan aşağı siyahlar giyinmiş, beyaz yüzlü, kumral bir adam vardı.
Bu adam da Şeyda Nur’un gözüne hoş görünmüştü. İçinde bulunduğu durumu
unutabilse, İstanbul’un en hoş adamları beni karşılamaya gelmiş diye sevinir,
bundan bir övünç payı da çıkartabilirdi. Bu genç adamı, belki de bu beyefendinin
oğludur, diye düşünmüştü ilk anda.
Tarık Bey kendini tanıttı.
Nisan’ın manevi amcası olduğunu söyledi,
yanındakini tanıtırken şöyle dedi: “Bu bey de Harun Burgazoğlu, kendisi
özel dedektiftir. Bazen bize yardım eder. Şimdi beraber hastaneye gideceğiz ve
neler yapabiliriz diye bir bakacağız. Sonra Nisan kızım, sizi ve torununuzu kendi evine götürmemizi
istedi. Olayın geçtiği evde kalmak istemezsiniz, diye düşünmüş.”
Şeyda Nur, Tarık Bey’e sarıldı,
uzun uzun hıçkıra hıçkıra ağladı. İtiraz edecek gücü bulamamış, ne diyeceğini bilememiş
ve bu çaresiz anında kendine uzanan ele, boğulmakta olan birinin can havliyle sarılmıştı.
Tarık Bey, sabah Nysa’yla
konuştuğunda kızının öldüğünü de öğrenmişti. Hastanedekiler bunu ne küçük kıza
ne de Şeyda Nur’a daha söylememişlerdi.
Arabaya bindiler, Harun direksiyondaydı,
zaten araba onundu. O zamana kadar hiçbir şey söylememişti. Yolda giderlerken, Şeyda
Nur’un yanında, arkada oturan Tarık Bey; elinden geldiğince uygun kelimeleri bulmaya
çalışarak kızının öldüğünü açıkladı Şeyda Nur’a. Hastanede öğrenmesinin çok
daha acımasızca olacağını düşünmüştü. Kadının elini tutmuş, ona sarılmış,
omuzunda ağlamasına izin vermişti. Yaptığı yanlış gelmemişti Tarık Bey’e ve
şöyle düşünmüştü: “Belki de dünden beri yaptığım en iyi şey bu.”
29. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder