28 Haziran 2018 Perşembe

29. Bölüm: Nişantaşı-Tarık Bey’in Gizli Görevi

Önce 28. Bölümü Okuyunuz

 


İçinde bulunduğu durumu unutabilse, 
İstanbul’un en hoş adamları 
beni karşılamaya gelmiş diye sevinir,
bundan bir övünç payı da çıkartabilirdi.


Tarık Bey telefonu kapattı, Nysa ile konuşmuştu. Saat sabahın yedisiydi. Nysa yola çıktığından beri günde iki kere arayarak olan biten her şeyi anlatıyor ve onun neler yaptığını soruyordu. Maya’nın haberi yoktu ama Kor’a bakma işi şimdi Tarık Bey’e kalmıştı. Remzi Bey, yukarı çıkarken Tarık Bey’e haber veriyor, üst kata birlikte çıkıyorlar, Remzi çiçekleri sularken o da Koruk’un mamasını veriyor, suyunu tazeliyor,  onunla konuşuyordu. Nysa çok ısrar ettiği için hiç istemeden kalkıştığı bir işti bu Tarık Bey’in. Ama eve yalnız girmeye razı olmamıştı. Nysa, bundan Maya’ya hiç bahsetmemişti. Hiç tanımadığını bildiği Tarık amcasının, Koruk’a bakmak için bile olsa, evine girmesinden hoşlanmayacağını akıl etmişti.

Dün akşam, oldukça geç vakitte, saat birde gerçekleşen bir başka konuşmada Nysa, Maya ile yeraltı mezarlarına gittiklerini sonra Selim ve Timothy’nin geldiğini anlatmış, elbette iki cesedi, onları Maya’yla birlikte uçurumdan aşağı attıklarını anlatmamıştı. Bunlar, Tarık Bey’in kaldıracağı konular değildi.  Bunlar, adamcağızın can evinden vurulmasına, telaşlanmasına, hatta hemen oraya doğru yola çıkmasına neden olacak kadar vahim konulardı. Tarık Bey’in normal bir insan gibi davranmasında şaşılacak bir şey yoktu ve özellikle Nysa konusunda oldukça korumacıydı.

Ama Tarık Bey de, Nysa’ya her şeyi anlatmamıştı. Nysa gidince Nişantaşı’ndaki evi gözetleme görevi Tarık Bey’e kalmış, onun yola çıktığı gün, bildiğimiz o kafeye gitmiş, evi gözetlemişti. Nysa’ya anlattığı şey sadece şuydu: “Evet, oraya gittim. Gelen giden olmadı. Anasını veya babasını görmedim. Belli aralıklarla kahvede oturdum. Dolaştım, geldim yine oturdum ama bir şey olmadı.”

Hâlbuki şöyle olmuştu. Tarık Bey gerçekten de sabahın onunda kahveye yerleşmiş, kahvaltısını etmiş, gazetelerini bilgisayardan değil, gerçek gazetelerden okumuş, gözetlediği apartmanın kapıcısının birkaç kere dışarı çıktığını, çöp attığını, alışveriş yapıp elinde torbalarla tekrar apartmana girdiğini ve son olarak da bir kuryenin geldiğini görmüştü. İşte olayların gidişini değiştiren an, o andı. Kuryeyi görmesi, Tarık Bey’in bütün planlarını değiştirmesine yol açmıştı. Kurye nereye gelmişti? Büyük merak içinde kıvranırken; birden kendini hesabı öderken ve sonra da apartmana doğru yürürken bulmuştu. Oysa bunları yapmayı hiç planlamamıştı.

Kapının yanında oyalanırken kurye içeriden çıkmış ve Tarık Bey, şöyle bir şey söylerken bulmuştu kendini: “Bana da bir paket gelecekti. Eve yeni geliyorum. Nereye paket geldi acaba, belki eşim almıştır.”

“İsminiz?” demişti adam.

Ve evet… Tarık Bey bir hata daha yapmış, ismini ve onunla da yetinmeyerek soyadını da söyleyivermişti. Hatasını fark ettiğinde artık çok geçti, geri dönemezdi. Adam, “yok” demişti. “Beş numaraya bir paket bıraktım, sadece.”  Beş numara…  Beş numara, Kızıl Cek’in anne ve babasının eviydi. Pakete bakmasına imkân yoktu. Paket yerine ulaşmıştı.

Orada, kuryenin arkasından bakakalmışken bir el omuzuna dokunmuş, “ne oldu beyefendi?” diyen bir ses duymuş,  irkilerek arkasına dönmüştü. Karşısındakini tanıyordu, bu apartmanın kapıcısı Numan efendiydi. Onu Nysa da bilirdi. Adam kırk yaşlarındaydı, kafasına eski moda köylü kasketi takar,  üstünde genellikle lacivert bir iş önlüğü olurdu. Demek ki bu apartmanda yaşayanlar, çalışanlarına iş forması giydirmeyi seviyorlardı. Bunu Nysa’yla da konuşmuşlardı.

Tarık Bey biraz önce kuryeye söylediği yalanı söyleyemezdi, kapıcı onun burada oturmadığını gayet iyi biliyordu. “Yok, bir şey, bir şey sormuştum sadece,” demiş ve hemen karşıya geçmek için trafiğe bile aldırmadan yola doğru atılırken, adamın şöyle bağırdığını duymuştu: “Burada oturduğunu söylediğini duydum.”

“Yanlış duymuşsun.” Bunu arkasına dönmeden kafasını yan çevirerek söylemiş, sesini duyurmak için o da bağırmıştı.

“Yanlış duymadım!” diyen adam karşıya geçmeye çalışan Tarık Bey’in bir çırpıda önüne çıkıp dikilmişti. Tarık Bey, burnunun dibinde dikiliveren tehdidi fark etmiş ve ne yapacağını bilemeyerek olduğu yerde kalıvermişti.

“Sabahtan beri o kahvede oturduğunu, ha bire buraya baktığını gördüm, sen neyin peşindesin?”

Tarık Bey, en iyi yalanların doğruya yakın şeylerden çıktığını duymuştu bir yerlerden ama pek denediği de söylenemezdi. Olsun, şimdi deneyecekti. Sonra şuna benzer şeyler söylemişti: “Bakın aslında ben bir tarihçiyim -burası tam olarak doğru değildi–  Nişantaşı’ndaki apartmanların, olayların, ailelerin kısaca buralı insanların tarihini yazıyorum –semti farklı söylemişti- şimdi de bu apartmanda oturan bir zamanlar oldukça kötü bir olaya karışmış bir ailenin hikâyesiyle ilgileniyorum.”

Bu güya yalan karşısında kapıcı; dilini yutmuş gibi bir süre aptal aptal bakakalmıştı Tarık Bey’e.  Sonra aklına şu soruyu sormak gelmişti.

“Bunun kuryeyle ne ilgisi var?”

“Bir ilgisi yok, içgüdüsel bir şeydi.”

“Nasıl içgüdüsel bir şey?”

“Sana tarih yazıyorum dedim ya oğlum, belki oğullarından bir paket gelmiştir diye düşündüm bir an.”
Tarık Bey, söylediği her itiraf gibi cümleden sonra, bunu nasıl söyledim, diye şaşıp kalıyordu ama basireti bağlanmıştı bir kere.

Kapıcı öfkeyle konuşmuştu: “Onların oğulları öldü ve çok acı çektiler. Rahat bırak onları!” Adamın gözleri parlamıştı. Sokakta olmasalar, kendisine vurmaya kalkacağını bile düşünmüştü Tarık Bey.

“A, evet oğulları ölmüştü değil mi, ben bu ailenin tarihini yeni çalışmaya başladım, o yüzden geçmişlerine tam olarak vakıf olamadım daha,” demiş; adamın gözlerini kırpıştırarak, ne dediğini anlamaya uğraşmasını takdir etmekle birlikte, o bir anlık boş bulunmasını fırsat bilerek kendini arabaların önüne atma pahasına – bu noktada İstanbul’un usta şoförlerine güveniyordu- uçar gibi karşıya geçivermişti.

Arkasına bakmadan acele acele evine gelmiş, saatlerce koltukta oturup; ben nasıl böyle bir halt ettim, bunu nasıl yapabildim, diye düşünüp durmuştu. Ve hal böyle olunca da Nysa telefon ettiğinde ona bir şey anlatamamıştı. İçinde büyük bir sıkıntı vardı. Nysa’nın yıllardır itina ile inşa ettiği gözetleme ve bilgi toplama sisteminde büyük bir gedik açmış, hatta çökertmişti belki de.

Sonra kapıcının sadece onu tanıdığı ama Nysa’yı tanımadığı aklına gelmişti. Kapıcı; hanımıyla, beyine kesinlikle olanları anlatacaktı. Bütün kapıcılar bunu yapardı. Onlar bir apartmanın her şeysiydi: Çöpçüsü, tamircisi, temizlikçisi, eskicisi ve en önemlisi güvenlikçisi... Kapıcı olanları ana-babaya anlattıktan sonra onlar da Tarık Bey’i araştıracaklardı. Mutlaka. Evini bulacaklardı. Mutlaka. Ve bu ev, o meşum olayın cereyan ettiği evdi. Ve bu evde Nysa hala oturuyordu.  

“Offf,” diye defalarca ayağa kalkmış, oturmuş, eli defalarca telefona gitmiş, olanları Nysa’ya anlatmak istemiş ama anlatamamıştı. Onun orada keyfi yerindeydi, zaten bir iki gün içinde geri gelecekti, ne gereği vardı şimdi kızın huzurunu bozmanın.

Ve bu sabah gelen telefonu heyecanla açmış, dilinin ucuna kadar gelen büyük densizliğini açıklamak üzereyken, Nysa ona fırsat bırakmadan hızla konuşmuştu: “Bir tanem, ben Derviş’in yanına gidiyorum –Derviş’in kim olduğunu artık Tarık Bey de öğrenmişti- ona yardım etmem lazım, yarın geliyorum. Bir de senden bir şey rica edeceğim, sabah uçağıyla Bodrum’dan Şeyda Nur isimli bir kadın geliyor, onu karşılayıp, ona yardım eder misin?” demiş ve kısaca Şeyda Nur’un kim olduğunu, başına ne geldiğini anlatmıştı. Tarık Bey kendini öyle suçlu hissediyor, içi o kadar çok daralıyordu ki Nysa’nın söylediği her şeyi yapabilirdi. Gidip kadını havaalanında karşılamak mı, o neydi ki, Nisan kızı ondan çok daha zor şeyler istemeliydi hatta…

Nysa, devam etmişti;  “Bir de bizim Harun’u ara istersen, belki bir faydası olur.”

“Harun… Bunu neden daha önce düşünmedim.” Onu hemen aramalı ve dünkü olayı konuşmalıydı.

Tarık Bey’in, sen Şeyda Nur’u nereden tanıyorsun, bütün bu bilgilere nasıl sahip oldun, gibi sorular sormak doğal olarak aklına gelmemişti tabii. Hâlbuki Nysa o gece Maya anlatırken, onu uykulu uykulu dinlerken yapmıştı planını. Üç şeyden emindi: Bir, kadının yardıma ihtiyacı vardı; iki, zorbalığı meslek edinmiş erkeklerin canlarına okunması gerektiğine inanırdı ve üç; Mor, bu kadına önem veriyordu. Onunla birlikte İstanbul’a gidemediği, onu yalnız bıraktığı için canı sıkılmıştı. Bunların hepsini Maya’nın olayı özetlediği o beş dakikada kafasına yazıp öyle uyumuştu Nysa. Sabah kalkmış, Maya’nın telefonundan Şeyda Nur’un numarasını bulmuş, telefonun sesini kapatmış, dışarı çıkıp Şeyda Nur’a telefon etmişti.

O sırada Şeyda Nur, Mustafa’nın babası Kemal Bey’in arabasında havaalanına doğru yola çıkmıştı bile. Nysa kendini tanıtmış, Maya’nın arkadaşı olduğunu, Maya’nın işi olduğu için telefon edemediğini söylemiş ve ayrıca İstanbul’daki havaalanında bir beyefendinin –yaşlı demek istememişti- kendisini karşılayacağından ve yardım edeceğinden bahsetmişti.  Şeyda Nur ağlayarak; hiç gerek yoktu, demiş sonra devam etmişti: “Maya’ya selam söyle, onu çok kötü bir zamanda tanıdım. Dün benim yanımda bir saat oturdu ve bana yaşam gücü verdi.”

Nysa samimiyetle, “biliyorum” demişti, “o öyle biridir, özel biridir.” 

“Ah!” demişti kadın ağlamasını unutarak, gizemli bir tonda: “Bunu dün gece çok iyi anladım.” Sonra karşısındaki kadını hiç tanımadığını düşünerek susmuştu.

Sonra kızını sormuştu Nysa, “ameliyattan çıkmış, şimdilik durumu belli değil,” demişti Şeyda Nur. Nysa’nın o konuda yapabileceği bir şey yoktu. Var mıydı acaba? Aklına hangi hastane olduğunu sormak gelmişti, “Çapa” demişti kadın, “Çapa’daymış.” Telefonu kapattıktan sonra tanıdığı bir doktor aracılığıyla bilgi almıştı Nysa. Şeyda Nur’un kızı iki saat önce ameliyat masasında ölmüştü.

Şeyda Nur havaalanından indiğinde kendi isminin yazılı olduğu büyükçe bir kâğıt taşıyan yaşlı bir adam gördü. Adam güneş gözlükleri, keten gömlek ve pantolonuyla, yazlık şapkasıyla gerçek dışı görünmüştü Şeyda Nur’a. Sanki bir İtalyan filmindeymiş gibi hissetmişti kendini, tabii 1950’lerden kalma bir filmde. Adamın yanında oldukça uzun boylu, güneş gözlüklü, bu sıcakta baştan aşağı siyahlar giyinmiş, beyaz yüzlü, kumral bir adam vardı. Bu adam da Şeyda Nur’un gözüne hoş görünmüştü. İçinde bulunduğu durumu unutabilse, İstanbul’un en hoş adamları beni karşılamaya gelmiş diye sevinir, bundan bir övünç payı da çıkartabilirdi. Bu genç adamı, belki de bu beyefendinin oğludur, diye düşünmüştü ilk anda.

Tarık Bey kendini tanıttı. Nisan’ın manevi amcası olduğunu söyledi,  yanındakini tanıtırken şöyle dedi: “Bu bey de Harun Burgazoğlu, kendisi özel dedektiftir. Bazen bize yardım eder. Şimdi beraber hastaneye gideceğiz ve neler yapabiliriz diye bir bakacağız. Sonra Nisan kızım,  sizi ve torununuzu kendi evine götürmemizi istedi. Olayın geçtiği evde kalmak istemezsiniz, diye düşünmüş.”

Şeyda Nur, Tarık Bey’e sarıldı, uzun uzun hıçkıra hıçkıra ağladı. İtiraz edecek gücü bulamamış, ne diyeceğini bilememiş ve bu çaresiz anında kendine uzanan ele, boğulmakta olan birinin can havliyle sarılmıştı.

Tarık Bey, sabah Nysa’yla konuştuğunda kızının öldüğünü de öğrenmişti. Hastanedekiler bunu ne küçük kıza ne de Şeyda Nur’a daha söylememişlerdi.

Arabaya bindiler, Harun direksiyondaydı, zaten araba onundu. O zamana kadar hiçbir şey söylememişti. Yolda giderlerken, Şeyda Nur’un yanında, arkada oturan Tarık Bey; elinden geldiğince uygun kelimeleri bulmaya çalışarak kızının öldüğünü açıkladı Şeyda Nur’a. Hastanede öğrenmesinin çok daha acımasızca olacağını düşünmüştü. Kadının elini tutmuş, ona sarılmış, omuzunda ağlamasına izin vermişti. Yaptığı yanlış gelmemişti Tarık Bey’e ve şöyle düşünmüştü: “Belki de dünden beri yaptığım en iyi şey bu.”

  ***

29. Bölümün Sonu

30. Bölüme Devam Ediniz


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder