17 Mayıs 2018 Perşembe

13. Bölüm: Teknede İki Adam: “Hatırlıyorum!”


Önce 12. bölümü okuyunuz



“Bazı ölümleri bütün ayrıntısıyla hala hatırlıyoruz. 
Ya on yıl sonra? Hatırlayacak mıyız?”
  
h
Selim Baha ve Timothy, tekneye yeni gelmişlerdi. Bütün günleri karakolda, Selo’nun evinin civarında, bir ara gölette; inceleme, soruşturmayı takip etme ve ifade vermekle geçmişti. Maya’dan hiç bahsetmemişler, kayıp ihbarını da geri almışlardı.

Şimdi ikisi de biralarını açmış, portatif sandalyelerine şortları ile yerleşmiş, konuşmadan oturuyordu. İçeriden gelen müziğin bir anlamı yoktu. Selim bir radyo açmıştı ve o kendi kendine çalıp duruyordu.

Timothy elindeki tableti sehpaya bırakarak kafasını arkaya yasladı, gözleri kapalıydı. Kumral, sarıya yakın renkteki dalgalı saçlarını, sol elinin parmaklarını tarak gibi kullanarak defalarca taradı, arada kaşıdı, karıştırdı sonra yeniden taradı. Kafası meşgulken hep böyle yapardı. Bir şey düşünüyordu, canı sıkkındı, bu çok belliydi. Ve Selim bekledi. Gözleri güya kapalıydı ama kirpikleri arasından arkadaşını gözlemeye başlamıştı.

“Haberleri gördün mü?” dedi, Timothy. Selim’e bakmadan konuşmuştu. Her zaman güleç olan yüzü asıktı.

“Hangisi?” “Hangisi, o kadar çok ki…”

“Ezidilerle ilgili olan haberleri. Beş yüz kişinin öldürüldüğü,  kadınların da esir alındığı haberleri geliyor. Ayrıca ellerinde tuttukları rehineler var, bir iki tanesi de gazeteci, öldürmekle hatta başını kesmekle tehdit ediyorlar. Bir tanesini tanırım. Ondan her an kötü bir haber alacakmışız gibi hissediyorum, korkuyorum.”

Selim ve Timothy bütün bu konuşmaları İngilizce yapıyorlardı. Aslında Türkçe de konuşabilirlerdi. Timothy, biraz zorlanırdı ama yine de konuşmak için çabalardı.

“21. yüzyıldayız. Hiç aklımıza gelir miydi bunların olacağı, birkaç yıl önce…” Bunu söyleyen Selim’di. 

Bütün konuşmaları böyle başlardı. Biri kapıyı açar, yolu gösterir, sonra ikisi birden o yolda yürümeye başlardı. Bunu yıllardır yapıyorlardı.

“Benim gelirdi,” dedi Timothy. Canlanmış, yüzünü Selim’e dönmüş, saçıyla oynamayı bırakmıştı. Selim Baha, sevinerek; “başladık” diye düşündü.  

“Buna benzer çok şey gördüm. Hem de yakından gördüm. Gazetecilerin başına gelenleri de kastediyorum. Yıllar evvel bir Rus gazeteci nasıl öldürülmüştü onu hatırlıyor musun?”

“Hayır,” dedi Selim. “Kimden bahsediyorsun?”

“Anna’dan. Hemen unutuyoruz.” Timothy için bu durum, kabul edilemezdi. İnsan hafızasının unutmaya eğilimli olduğunu bilirdi ama buna karşı direnmek gerektiğini düşünürdü: “İnsanlar için unutmama ilacı yapsalar, ondan içsek ve hiç unutmasak.”

Selim Baha güldü. Utangaç bir gülümsemesi vardı. Kafasını eğmiş suçlu suçlu Timothy’e bakıyordu. “Yok yok hatırlıyorum, seni çok etkilemişti o olay.” 

Gerçekten hatırlıyor muydu? Yoksa arkadaşını üzmemek için mi böyle söylüyordu. Bunu hep yaparız değil mi? Hatırlamadıklarımızı, hatırlıyor gibi gösteririz. Ama Selim sırasını bekliyordu, birazdan o da Timothy’e, onun hatırlamadıklarını hatırlatacaktı.

“Seni de etkilemiş olmalıydı,” dedi Timothy gergin bir sesle. Dudağının bir ucunu Mono Lisa gibi hafifçe yukarı kaldırmış Selim’e bakıyordu. Elbette, Mona Lisa gibi yumuşak ve gizemli gülümseyiş değildi onunki. Bu hareket sağ yanağındaki gamzeyi açığa çıkarmıştı. Güzel bir adamdı. Büyümüş ama çocuk gibi güzel kalmıştı. O arada Selim de elindeki notebook’a yazarak bir şeyler bulmuş olmanın mutluluğu ile okudu.

“İnsan hakları savunucusu, "Novaya Gazeta" gazetesi muhabiri Anna Politkovskaya, 7 Ekim, saat 17.00 sularında, başkent Moskova'daki evininin önünde öldürüldü.”

“Evet, o!” dedi Timothy. "Yakından tanırdım. Çeçenistan’daki işkence olaylarını araştırıyordu. Bir kere kaçırıldı, tehdit edildi, bir kere zehirlendi. Öldürüleceğini biliyordu ama işine devam etti.”  

“Şimdi daha iyi hatırladım” dedi, Selim. Bu doğruydu. “Kırım’daydın o yaz. Ben de oraya gelmiştim. Sen bana bu olayı anlatmıştın. Çok iyi hatırladım.”  Şimdi gerçekten hatırladım.”

“Ve çok ağlamıştım.”

Selim, düşünceli gözlerle Timothy’e baktı. “Evet, toparlanman uzun sürmüştü.”

“Yakında sekizinci yılı dolacak.  Sekiz yıl geçti bile. Ne çabuk…”

“Biz seninle kaç yıldır bu oyunu sürdürüyoruz?”

“On yıl olmuştur,” dedi Timothy, “ama dur şimdi., lâfı karıştırma.”

Selim, aslında konuyu kapatmak istiyordu. Bu konu Timothy’i çok üzen bir konuydu. En son olan olaylar, onun eski acılarını yeniden depreştirmişti. Bir politikacının, bir akademisyenin yapabileceği gibi soğukkanlı, mesafeli bir tarz tutturan Selim’in, şunları söylediğini duydu Timothy.

“Gazeteciler ve doktorlar birçok yerde risk altında çalışıyorlar. Gerçek bir risk hem de. Doğru, şiddet şimdi ortaya çıkmadı hep vardı ve var olmaya da davam edecek. İnsan olma, insanlaşmayla ilgili binlerce yıldır süren bir sorunumuz var.  Yaşam alanlarımız için savaşıyoruz çoğu kez. En eski duygu bu, temel içgüdü.”

Timothy hayretle baktı Selim’e, ne demek istediğini anlamıyordu: “Yani hak mı veriyorsun?”

“Vermiyorum ama çatışmaların nedenini anlayabiliyorum. Gücümüzü sarstığını hissettiğimiz her şeyi yok etmek istiyoruz. O güç neyle ilgili olursa olsun, sınır tanımıyoruz. Bu ufacık bir otlak olabilir veya kocaman bir şirket veya küçük bir tarikat veya içki kaçaklığı veya iktidarı elinde tutma arzusu olabilir, her şey olabilir. Konunun ne olduğu önemli değil. Sınır tanımak istemiyoruz. Kimse bizim hırsımızın, gücümüzün karşısında dursun istemiyoruz. Karşımıza dikilenleri yok etmeye çalışıyoruz. Hangi yolla olursa olsun, sadece yok etmek. Bunu yapmayı hak olarak görüyoruz. Yolumdan çekil! Temel slogan bu. Beni engelleme! Tarih bunu öğretti bunca yıldır bizlere. Gücün varsa kazanıyorsun. İşin özü budur kanımca. Yoksa kaybedersin.”

Timothy, bu söylenenlere karşı çıkacak değildi. Elbette o da bu fikre katılıyordu. Ama… Hepsi bu mu? Canı tartışmak istemiyordu. Arkadaşını onaylamakla yetindi. Şimdilik. 

“Dünya bir cangıl." diye konuştu Timothy ve sonra şöyle dediği duyuldu: "Güç sınır tanımıyor. Az güç diye bir şey de yok. Hep daha fazlası hep daha fazlası...  Devlet, kişi, örgüt, parti, tarikat, çete;  hiç ama hiç fark etmiyor. Hep aynı temel içgüdüyle hareket ediyorlar. Bu doğru ama burası sözün bittiği yer değil. Bu pilav daha çok su kaldırır." Son cümleyi Türkçe olarak söylemişti. Sonra acımsı bir tebessümle devam etti: "Ben bu akşamüstü tartışmak değil, sadece hatırlamak istiyorum.”

“Ben de…” dedi Selim Baha. Pilavlı cümleyi duyunca atmak üzere olduğu kahkahayı zorlukla durduğu için sesi boğuk çıkmıştı, sonra oyuna devam etmesi gerektiğini fark edip devam etti: “Şimdi başka bir olay hatırladım. Galiba herkes kendi alanıyla ilgili olaylara karşı daha hassas. Sen gazetecileri hatırlıyorsun bense savcıları. Bir savcı vardı, Mafya ile ilgileniyordu.”

“Falcone,” dedi hemen Timothy. Yarışma programındaymış gibi anında yapıştırmıştı cevabı. “Elbette biliyorum, efsane savcı.”  Bunu söyledikten sonra Selim Baha’ya bakıp güldü: “Senin böyle bir efsane yaratmanı istemem Baha.” Timothy, Selim değil, Baha derdi. Baha demeyi seviyordu. Selim’in ailesi de oğullarına Baha veya iki ismi de kullanarak, Selim Baha derlerdi.

Selim’in yardımına yine internet yetişmişti. Oradan okumaya hazırlanıyordu ki, Timothy, “kopya çekiyorsun!” diye uyardı onu. Selim, sımarıkça omuz silkti. Bu da onun, keyifli olduğu anlarda yaptığı, umursamıyorum demenin, bedensel ifadesiydi. Yine bir TV spikeri gibi okudu: “Evet, olay 1992’de Palermo’da oldu. Giovanni Falcone, eşi, şoförü, Palermo Havalimanı'nın yakınlarında, otoyola yerleştirilen uzaktan kumandalı bombanın patlatılması sonucu öldüler. Arkadan gelen koruma görevlileri de ölmüştü. Öyle büyük bir patlamaydı ki yol yarılmıştı.”

“Failler yakalandı diye biliyorum,” diyen Timothy devam etti. Bugün hatırlama günüydü: “Bir gazeteci vardı. Onu hatırlamak için internete bakmayacağını biliyorum: Hrant…”

İkisi de hatırlıyordu. Daha yeni bir acıydı. “Bazı ölümleri bütün ayrıntısyla hala hatırlıyoruz. Ya on yıl sonra? Hatırlayacak mıyız?” diye düşündü Selim ve devam etti: “Bir de Diyarbakır emniyet amiri vardı. Onun ölümünü Falcone’nin ölümüne benzetirim. İlk duyduğumda daha gençtim. Falcone’yi biliyordum ve bana o olayı hatırlatmıştı.”

Timothy hemen cevap verdi: “Gaffar Okan.”  Sonra devam etti: “Pek benzemiyor. Gaffar Okan suikastı bir Mafya olayı değildi.”

“Evet,” dedi Selim, “ama nedense aklıma hep ikisi birden gelir. Belki de devlet içi çetelerle, diğer çeteler arasında bir fark görmediğim içindir.”

“Bir de Uğur Mumcu vardı. Bunlar hala faili meçhul olarak hatırlanan olaylar,” dedi Timothy. Türkiye’yi çok iyi tanıyan biriydi o, buralarda çok arkadaşı vardı ve buralı insanların acısını, kaybını; en az onlar kadar hissedebiliyordu.

 “Güya bunları çözebilirim, bir etkim olabilir diye düşünüp savcı olmayı seçmiştim.” 

Bir müddet sustular. Timothy, Selim’in derinlerde kanayıp duran yarasını bilirdi. Bilirdi ama bir şey yapamazdı. “O kanayan yara yakında Selim’in kan kaybından ölmesine yol açar mı?  Bu Timothy’nin kendine sık sorduğu bir soruydu. Aynı soruyu Selim’in kendine sorduğunu da biliyordu. Bu konuyu konuşmuyorlardı. “Tedavi edilemeyen bir yarayla yaşamak, nereye kadar mümkündür?”

Bu ağır havayı Timothy bozdu: “Turan Dursun’u da unutma,” dedi. “Türkiye’de onun ismini sadece belli bir kesim anıyor, birçoğu onu tanımıyor bile, bilenlerin çoğu da ondan hiç söz etmiyor.”

“Bir de bir kadın belediye başkanı vardı,” dedi bir ses, “Meksika’da işkence edilerek öldürüldü.”

Maya gelmişti. Duraklama, düşünme, sessizlik anlarının araya girmesiyle uzayan hatırlama sürecinde kendilerini kaybetmiş; zamanı da, nerede olduklarını da, Maya’yı da unutmuşlardı. Oysa akşamüstü Maya’nın buraya uğrayacağını biliyor hatta onu bekliyorlardı. Şimdi Maya Mor gelmiş listeyi tamamlıyordu.

Timothy,  hoş geldin, demeye gerek duymadan cevabı yapıştırdı: “Maria Santos Gorrostieta.”

Maya, Selim’in getirdiği portatif sandalyeye otururken, Selim de hemen üzerine bir tişört geçirmiş, bunu gören Timothy de fırlayıp iki saat önce yere attığı gömleğini üzerine geçirivermiş ama düğmelerini kapatmakla uğraşmayıp hemen Maya’nın karşısındaki yerine yeniden yerleşmişti.  Maya, durumu fark edip içinden güldü. “Giyinik bir kadının karşısında, çıplak ve sere serpe oturamayacak kadar kibar adamlar.”  Maya sözlerini şöyle tamamladı: “Kendisini yakından tanırdım. Ayrıca, Banyan’da öldürülen Alman radyocuları da tanırdım.”

Bir almanaktan farkı olmayan Timothy, bu isimleri de biliyordu. Olayları araştırmış hatta bu konularda yazı yazmıştı: “ Antik şehri araştırmaya gitmişlerdi,” dedi. Sonra lafı Sarıkent’e getirmenin zamanı olduğunu düşünüp ilave etti: “Orada olanlar farklı, burası gibi değil ama burada da tuhaf şeyler oluyor.”

Selim Baha da; artık araya girmek gerekir, diye düşünerek söze başladı: “Maya, bu arkadaşım Timothy. Sana bahsetmiştim.”

“Tanıyorum,” dedi Maya Mor. “Onu geçen gece yemekte görmüştüm. Demek Türkçe biliyorsunuz. Konuşmalarımı dinlediniz ve gidip Selim’e yetiştirdiniz.” Bu konuşmalar İngilizce olarak yapılıyordu. Timothy, Türkçe olarak, “evet,” dedi, “biraz bilirim. Baha’yla sık sık alıştırma yaparız. Dil öğrenmeyi seviyorum. İşimde kolaylık sağlıyor.” Maya’nın, Selim’e yetiştirdiniz, cümlesi onu hiç etkilememişti. Maya’ya karşı herhangi bir sorumluk hissetmiyordu. O, Selim’in bir isteğini yerine getirmişti. Bu da Timothy’e özgü evrenin; doğal, sıradan olaylarından biriydi.

Maya, kendisine açılan biradan bir yudum alıp, gözlerini Selim’e çevirdi: “Burada ne yapıyorsunuz, doğrusu çok şaşırdım.”

Selim Baha, biraz tedirgin ve yumuşak bakışlarla Maya’ya baktı. Timothy’nin gözleri ikisi arasında gidip geliyordu. Maya Mor, bugün parlıyordu. Kot pantolonun üzerine kısa bir gömlek giymiş, uzamaya başlamış saçını bir keple kapatmış ama oturduktan sonra başındaki şapkayı çıkarıp yere atmıştı. Güzel, yuvarlak kafası; iri gözleriyle birlikte hoş duruyordu. Hafif çıkık alnı, derin derin bakan gözleri, gamzeli çenesi, parlak neredeyse bal rengi gözleriyle bir başka parlıyordu bu gece…

Selim, kısaca neler olduğunu anlattı. Merak etmişti. Babasına söz vermişti. Zaten tatile çıkacaktı, Nysa’dan burada olduğunu öğrenince buraya gelmeye karar vermişti. Hepsi buydu.

Nysa adını duyan Maya’nın yüzü kararmıştı, bunun farkında olmayan Timothy araya girdi, “Baha, bu seneki tatil planının değiştiğinden bahsedince; iyi, ne güzel ben de gelirim dedim ve geldim. On yıldır bir kere bile Selim’siz tatil yapmadım.”

“Nasıl,” dedi Maya, “siz bütün tatillerinizi her zaman birlikte mi geçiriyorsunuz?”

“Neden olmasın,” dedi Selim. “Timothy hayattaki tek gerçek dostumdur. Saatlerce konuşabiliriz. Biraz önce olduğu gibi. Aramızda rekabet vardır. Bugün konu buydu, yarın filmler olabilir, öbür gün müzik olabilir, daha sonraki gün kitaplar…” 

 “Kendinize küçük bir dünya yaratmışsınız,” dedi Maya muzipçe gülerek.  Bu bir eleştiri miydi, yoksa saptama mı. Maya’nın söyleyiş tarzından bunu çıkaramadılar.

“Ne oldu, orada?” dedi Selim Baha, artık konuya gelmek istiyordu. Ve Maya da bugün neler olduğunu öğrenmek arzusundaydı.

“Sana telefonda anlattıklarım dışında bir şey olmadı. Ne dediysem olan biten odur.”

“Ortalıkta Zorro gibi biri vardı,” dedi Timothy. Belli ki bu yeni gelişme çok hoşuna gitmişti. Bir çocuk gibi gülerek konuşuyordu. Maya onun dalgalı saçlarına, güzel yüzüne bakıp gülümsedi:  “Bizim bildiğimiz Zorro mu bu?”

“Evet, hani Banderas’ın oynadığı şu Zorro?

“Ben daha çok Alain Delon’un oynadığı Zorro’yu severim,” dedi Selim Baha.  

Gerçekten de öyle biri vardı diye düşündü Maya: William Lamport. Sonra düşünce akışını hızla kesip sordu: “Nasıl, Zorro gibi biri? Ne demek o? Orada ne oldu?” Son cümleyi kaşlarını çatarak,  ciddi bir merakla sormuştu.

Selim açıkladı: “Yaralanan adam, jandarmaya kendisini maskeli birisinin yaraladığını söylemiş.”

“Sen bizim başımıza gelenleri biliyor musun?” dedi araya giren Timothy. Ayrıntıları anlatma ihtiyacı içindeydi.

“Nedir? Neler olduğunu baştan sona anlatırsanız umarım neler olup bittiğini anlayacağım,” dedi Maya, daha da meraklanmış gibi Timothy’e bakarak.

“Biz orada saldırıya uğradık. Bir çukur vardı, içine düşmüş olabilirsin diye sana bakınırken iki adam gelmiş...”

Selim, “silahlı iki adam,” diye atıldı. Sonra birbirlerinin ara sıra sözünü keserek şöyle bir hikâye anlattılar. 

“Ve birisi onları vurdu.”

“Bir kişi olduğunu sanıyoruz.”

“Vuranı gördünüz mü?” Bu Maya’ydı.

“Yok, görmedik. Adamlardan biri düştü kaldı, diğeri kaçtı”

“ İşte o kaçan adam, yola çıkmış, sonra da biri bıçakla dizini parçalamış.”

“Maskeli biri?” Bu Maya'ydı.

“Bizim Zorro’muz yani.”  dedi Timothy. Neşeyle sırıtıyordu. “Sonra orada kalakalmış adam. Hatta dediğine göre bir ara bayılmış. Jandarma onu bulana kadar oralarda sürünmüş. Maskeli biri yaptı, diyor. Zorroo!!” Timothy zafer işareti yaparak noktalamıştı konuşmasını. Kıkırdıyordu.

Maya Mor bir an Timothy’e bakarak düşündü: “Bu bir şeyler biliyor olabilir mi?” Doğrusu Timothy de az kurnaz değildi. O bir anlık, bulutların arkasına saklanarak bakan sarıgözleri yakalamıştı. Ama onun bakışlarındaki ani değişikliği de Maya yakalamıştı. Bundan sonrası Maya için bir tiyatroydu. Bu tiyatroyu nasıl sonlandıracağını hesaplamaya başlamıştı bile.

Selim devam ediyor, Timothy ve Maya Mor artık açık açık bakışıyorlardı. Timothy’nin bakışlarında açığa vurulmamış, gizlenmeye çalışılan bir merak gördü Maya. Bu iyiye işaretti. “Acaba diye düşünüyor, bilmiyor.”

“Adamların ifadesini okudum. Kendilerine kimin ateş ettiğini veya saldırdığını bilmiyorlar,” dedi Selim. Raporunu özetleyerek bitirmeye çalışan bir memur gibiydi. Sözleri yarıda kesilse de o inatla kaldığı yerden devam ediyordu.

Timothy tamamladı Selim’in sözlerini, bu sefer gülmüyordu. “Güya ayağıyla vurarak yaralamış onu. Ayakkabısında bıçak vardı, diyor adam.”

“İlginç,” dedi Maya, dümdüz. Tonlaması onun heyecanlanmadığını gösteriyordu. Bir şey söylemiş olmak için söylenmiş, sıradan bir tepki cümlesiydi. “Onun kim olduğuna dair bir ipucu var mı peki?” 

İşte esas soru buydu.

“Yok,” dedi Selim, “belki de hayatımızı kurtardı. Sonra senin dediğin, şu aşağıdaki koyda öldürülen adamı da sorduk. Onu öldürenler belli değil ama bu işi yapanların şu iki saldırgan olduğunu düşünmeden yapamıyorum. Adamlar oraya define aramaya geldiklerini söylemişler.”

“Ve asıl biz saldırıya uğradık, diyorlar,”  dedi Timothy, hala Maya’nın gözlerini arayarak konuşuyordu ama Maya çoktan başka yerlere bakmaya başlamıştı. Karya bir şeyleri düzeltir, dikkat dağıtırdı ama o Karya değildi. Başka karakterine ait özellikleri kullanmayı sevmezdi. Bu onları açığa çıkarmak olurdu. Maya Mor, küçüklüğünden beri yaptığı gibi başını sağ omuzuna eğerek denize bakmaya başlamıştı. Kimseye bakmıyor sadece dinliyor, sırası geldiğinde gereken birkaç kelimeyi söylüyor, dalgın dalgın düşünüyordu. Yakınlarına rol yapmak hoşuna gitmezdi. O, Karya veya Kali değildi. Evdeki kurallar kesindi: “Aile içinde rol yapılmaz.” Bunlar ailesi değildi ama yine de… Kendisi için kalkıp buralara kadar gelmişler, o gün onu aramak için ormanın içlerine dalmaktan çekinmemişlerdi. Çevresindeki insanları kendinden olabildiğince uzak tutmasının en temel nedeni de buydu: Sırları… Bunları bildikleri takdirde o zaman rolünü istediği gibi oynayamayacağını düşünerek ürperdi. Onun rolü gerçekti. O, onun rol yaptığını bilmeyen, gerçek seyircilere oynuyordu. 

Başka bir düşünceye atladı Maya: “Nysa ve yine Nysa… O burada olduğumu yumurtlamasaydı şimdi zor durumda kalmayacaktım.” Rüyadan sonra ona olan öfkesinin geçtiğini biliyordu. İçinde aynı öfkenin filiz vermeye başladığını hissedince, Nysa’yı suçlayan düşüncelerini kesti. “O rüya Nysa'yla ilgili değildi. Benimle ilgiliydi. Zaten hep öyledir. Annem farklı düşünür. Ona göre rüyalar, kehanet araçlarıdır.”

“Define arama ruhsatları bile var,” dedi Timothy. Onu dalgınlıktan kurtarmak ister gibiydi. Bir şeyler değişmişti. Bu Maya, az önce buraya gelen, parıldayan Maya değildi.

“İsimleri nedir?” dedi Maya. “Belki tanıyorumdur.” Selim hayretle baktı Maya’ya: “Nereden tanıyabilirsin ki?”

“İşim bu,” dedi Maya.  Bu işleri yapanları takip ederim. Bilmek zorundayız.” Bu, “biz”li konuşmaların etkisini bilmeyen yoktur. “Ben”, değil; “biz” dersin. Yani arkamda; bir örgüt,  bir güç var demeye getiriyorsundur. “Ben”in değil, “biz”in gücüne sahibim. Maniple etmek için güzel yol. "Peki, o güç nedir?" diye kimse sormaz. Sormaz mı?

“Biz derken?” Bunu soran Selim Baha’ydı. Maya'nın, Timothy'den bekledi soruyu Selim sormuştu. "Hayret"

“Bizim proje ekibini, arkeologları ve bu konuda çalışan tüm dünya kurumlarını kastediyorum.” Maya, “biz” derken yalan söylemiyordu. “Müzeler de dahil.”

Timothy, yere attığı yeleğinden defterini çıkardı. Zorlanmadan okudu. Telaffuzu çok başarılıydı. “Bu adamın Türkçesi çok iyi.”

“Biri Cemşit Çetin, diğeri de Abuzer Karakoyun.”

Maya, bu isimleri bilmiyordu. “Bilmediğim isimler ama araştırırım. Şimdi o adamları serbest mi bırakacaklar?”

Selim devam etti: “Eğer Selahattin Taşkesen'i öldürdükleri ispatlanamazsa,  evet serbest kalabilirler. Şu anda hastanede, gözetim altındalar. Selo diye tanınan bu kişiyi öldürdüklerine dair bir ipucu yok.”

“Ama jandarmaya size saldırdıklarını söylediniz, değil mi?”

“Adamlar buna da bir kulp buldu. Bizi tanımadıkları için korkudan silahlarını çekmişler, kim olduğumuzu anlamaya çalışırken vurulmuşlar. Belki de gerçekten öyle oldu.”

“Gece gece, orada ne işleri varmış. Karanlıkta definecilik yapılır mı? Yanlarında teçhizatları var mıydı?”

“Yok, biz bir şey görmedik. Söylediklerine göre, gündüz araştırma yapmışlar ama gece olunca bir yere gitmeyip orada gecelemeye karar vermişler.”

“Bu adamlar serbest kalabilir.” diye düşündü Maya. Bunlar iyi haberler değildi.

Konuyu değiştirmek isteyen Maya biraz Bardacıkları anlattı. Bunlar bir turistin anlatacağı türden şeylerdi, sonra “bugün gölete ve çukura gittiniz mi?” diye sordu.  Gitmişlerdi, orası jandarma kaynıyordu. “Çukurdan aşağı indik,” dedi Timothy, “orayı görmelisin, orası bir yeraltı mezarlığı olabilir, yerde mozaik parçaları vardı.” Maya orayı görmüş hatta içine düşmüştü ama daha yakından görmek, incelemek için sabırsızlanıyordu.

“Bir de ileride bir baraka vardı,” dedi Selim. “İçinde birinin yaşadığı belliydi ama kimseyi bulamadılar. Belki de o adamlar orada kalıyordu. Ama adamlar orada kaldıklarını kabul etmemişler.”

Maya birden çok şey düşünüyordu ama mezar hakkında konuşmayı tercih etti: “Bir zamanlar zeminde olan bir yapının zamanla toprağın bu kadar altına inmesi mümkün. Sütunları inceledim, muhtemelen Roma dönemden kalma bir kült yeri orası. Göletin olduğu kısım kült yerinin girişi olabilir. Belki de göletin oraya inşa edilmiş olan bir tapınak kompleksi arkaya doğru uzanıyordu. Belki de arka tarafa da mezarlarını yapmışlardı. Yakındaki köy, aslında eski bir köy. Bir zamanlar göletteki kült yeriyle bağlantılı olarak kurulmuş olmalı. Ya da tam tersi. Bugünkü ismi Bardacıklar. Luwi dilinde; barda, warda, arda; su, pınar, akarsu demektir. Türkçe, ‘cık’ eki eklenerek Türkçeleştirilmiş olabilir. Gerçeği anlamak için kanıt bulmak lazım ama hemencecik yapılabilecek bir iş değil bu. Aslında yazılı kaynak olduğunu da hiç sanmıyorum ya, yine de araştırmak, en azından bu soruyu akılda tutmak gerekir. Bardacıklar bir zamanlar bir Rum köyüymüş. Rumlar, mübadele sırasında gönderilmişler. Burası boşaltılınca çevreden gelip buraya yerleşenler, yerleştirilenler olmuş. Rumlara ait birçok taş ev var. Hala ayaktalar. Ama çoğu yıpranmış ve boş. Neden boş olduklarını bilmiyorum, onu da araştırmak gerekir. Aklıma gelen bazı fikirler var, örneğin; yeni gelenler alışık olmadıkları o taş evlere girmek istememiş olabilirler. Başka bir yaşantıya başka bir kültüre ait onlar. Bir kısmı hayalet ev gibi. ‘Rahatsız edici.’  Gelenler, boş buldukları her yere kendilerine özgü evlerini kondurmuşlar. Her ne kadar şimdilerde sular kurumaya başlamış olsa da eski çağlarda daha verimli bir yerdi burası muhtemelen. Çünkü isimle ilgili düşündüklerim doğruysa, burası barda’nın olduğu bir yer olmalı. Bir pınarın, bir akarsuyun yani.  Bir kült yerine sahip oluşu da bu suyun kutsal sayıldığını gösterir. Bunlar bugüne kadar topladığım bilgilerden, gözlemlerimden vardığım sonuçlar. Şu an için böyle düşünüyorum. Hepsi birer varsayım. Biraz daha inceleyeceğim, düşüneceğim ve bunları raporumda yazacağım.” Maya, denize bakarak yaptığı uzunca konuşmasını bitirdiğinde iki adamın aydınlanmış bir kişi gibi onu dinlediklerini gördü. Gülümsedi: “Emin değilim. Bunlar ilk fikirler. Kimseyi yanıltmak istemem.”

“Yoo,” dedi Timothy, Türkçe konuşarak, “gözümün önünde ki perde biraz aralanır gibi oldu. İyi oldu. Ama defineciler her zaman olduğu gibi herkesten önce bulmuşlar orayı.”

Maya yarın gidip o yeraltı mezarına bakacağını söyledi ve burada daha fazla kalmak istemiyor odasına gidip düşünmek istiyordu.

“Biz de gelelim, yalnız gitme,” dedi Selim.

“İşte tam da bunun için bunu size söyledim,” dedi Maya. “Yalnız gideceğim ve kimseyi yanımda istemiyorum."

“Bu çok tehlikeli,” dedi Timothy, “bunu nasıl düşünebilirsin, delirdin mi?”

“Bildiğim şeyler var. Biri var. Beraber olursak onu bulamam, bulsam bile benimle konuşmaz.”

Bu söylediği bir heyecan dalgası yaratmıştı. “Kim o?” dedi ikisi birden.

 “O gün orada biri vardı. O gece köpeği takip ederken görmüştüm. Köpeğin sahibi olabilir. Beni görünce kaçtı. Tuhaf biriydi. Yüzünde maske var gibiydi ama daha çok sakat birine benziyordu. Yürüyüşü tuhaftı. Sanki kamburu vardı. Hem o deliğe girmek hem de onu bulmak istiyorum. O, çok şey biliyor olabilir.”

“O zaman şöyle yapıyoruz,” dedi Selim. “Beraber gölete gideriz, biz orada kamp yaparken sen biraz içerilere doğru gidersin ve işte bu telsizleri kullanacağız.” Konuşurken içeri gidip iki telsizle geri dönmüştü ve elindekileri Maya’ya gösterirken devam etti: “Sana bir saat süre veririz, haber gelmezse biz de içeri dalarız.”

Timothy, dalarız kelimesi Türkçe söylendiği halde anlamış kahkahalarla gülüyordu. O da Türkçe cevap verdi: “İşte buna macera denir.”

Ama Maya Mor gülmüyordu, “hayır!” dedi. “Böyle bir şey yapmayacağız. Siz burada oturun veya hatta gidin buradan. Bu işe daha fazla karışmanızı istemiyorum.” Ayağa kalktı. “Ben işlerimi yalnız görmeye alışkınım ve ısrar etmeyin.” Sıkılmıştı, meseleyi kapatıp gitmek istiyordu.

Onun kararlılığını gören Timothy yeni bir uzlaşma noktası bulmaya çalıştı: “Tamam ama akşam buraya gel sana bir yemek hazırlayalım ve neler olup bittiğini anlat. Ancak bu şartlarda seni takip etmeyiz. Söz.”

Maya onun ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktı sonra da Selim’e döndü ve onu Timothy’e yan yan bakarken yakaladı. Selim, Timothy’nin çabuk pes etmesine bozulmuş gibiydi.

“Peki,” dedi Maya, “anlaştık ve ben gidiyorum. Çok yorgunum, yemek yiyip yatacağım.” Aslında birayla birlikte atıştırmalıklar çıkarmıştı Selim. Soya soslu füme uskumru, beyaz ve sert koyun peyniri, midye dolma, tereyağında çevrilmiş limon soslu karides, salatalık turşusu, tuzlu fıstık… Maya, bunlardan yemiş, karnını doyurmuştu. Yemek bahaneydi.

Selim, “burada da yemek yiyebiliriz,” dedi. “Mangal yapacaktık. Sardalye var. Yanına da çoban salata yaparız.”

Maya’nın kalmaya ve ilişkinin seviyesini bir üst aşamaya çıkarmaya niyeti yoktu. Hoşça kalın, diyerek ayrıldı oradan. Pansiyona geldi. Akşam yemeğine bahçeye indi, çok az şey yedi. Gül ve kızlarıyla  sohbet ederek aradaki boşluğu kapatmaya çalıştı. Saat on gibi yatağına gitti, yattı ve hemen uyudu, rüya görmedi.

O akşam meteor yağmuru vardı. Maya Mor bunu biliyordu ama görmek için özel bir çaba sarf etmemişti. Oysa bu göksel şenlik Timothy’nin hep aklındaydı. Selim’le birlikte o kadar uğraşmalarına rağmen Ay’ın parlak ışığı altında çok az şey görebildiler.

 ***
 13. Bölümün Sonu

 14. Bölüme Devam Ediniz.

Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder