Önce 12. bölümü okuyunuz
12. Bölüm: Başka Bir Kavşak: Bardacıklar Köyü
“Bazı ölümleri bütün ayrıntısıyla hala hatırlıyoruz.
Ya on yıl sonra? Hatırlayacak mıyız?”
h
Selim Baha ve Timothy, tekneye yeni gelmişlerdi. Bütün günleri
karakolda, Selo’nun evinin civarında, bir ara gölette; inceleme, soruşturmayı
takip etme ve ifade vermekle geçmişti. Maya’dan hiç bahsetmemişler, kayıp ihbarını
da geri almışlardı.
Şimdi ikisi de biralarını açmış, portatif sandalyelerine
şortları ile yerleşmiş, konuşmadan oturuyordu. İçeriden gelen müziğin bir anlamı
yoktu. Selim bir radyo açmıştı ve o kendi kendine çalıp duruyordu.
Timothy elindeki tableti sehpaya bırakarak kafasını arkaya
yasladı, gözleri kapalıydı. Kumral, sarıya yakın renkteki dalgalı saçlarını, sol
elinin parmaklarını tarak gibi kullanarak defalarca taradı, arada kaşıdı,
karıştırdı sonra yeniden taradı. Kafası meşgulken hep böyle yapardı. Bir şey
düşünüyordu, canı sıkkındı, bu çok belliydi. Ve Selim bekledi. Gözleri güya
kapalıydı ama kirpikleri arasından arkadaşını gözlemeye başlamıştı.
“Haberleri gördün mü?” dedi, Timothy. Selim’e bakmadan
konuşmuştu. Her zaman güleç olan yüzü asıktı.
“Hangisi?” “Hangisi, o
kadar çok ki…”
“Ezidilerle ilgili olan haberleri. Beş yüz kişinin öldürüldüğü, kadınların da esir alındığı haberleri geliyor.
Ayrıca ellerinde tuttukları rehineler var, bir iki tanesi de gazeteci, öldürmekle
hatta başını kesmekle tehdit ediyorlar. Bir tanesini tanırım. Ondan her an kötü
bir haber alacakmışız gibi hissediyorum, korkuyorum.”
Selim ve Timothy bütün bu konuşmaları İngilizce yapıyorlardı. Aslında
Türkçe de konuşabilirlerdi. Timothy, biraz zorlanırdı ama yine de konuşmak için
çabalardı.
“21. yüzyıldayız. Hiç aklımıza gelir miydi bunların olacağı,
birkaç yıl önce…” Bunu söyleyen Selim’di.
Bütün konuşmaları böyle başlardı. Biri kapıyı açar, yolu gösterir, sonra ikisi birden o yolda yürümeye başlardı. Bunu yıllardır yapıyorlardı.
Bütün konuşmaları böyle başlardı. Biri kapıyı açar, yolu gösterir, sonra ikisi birden o yolda yürümeye başlardı. Bunu yıllardır yapıyorlardı.
“Benim gelirdi,” dedi Timothy. Canlanmış, yüzünü Selim’e dönmüş,
saçıyla oynamayı bırakmıştı. Selim Baha, sevinerek; “başladık” diye düşündü.
“Buna benzer çok şey gördüm. Hem de yakından gördüm.
Gazetecilerin başına gelenleri de kastediyorum. Yıllar evvel bir Rus gazeteci nasıl
öldürülmüştü onu hatırlıyor musun?”
“Hayır,” dedi Selim. “Kimden bahsediyorsun?”
“Anna’dan. Hemen unutuyoruz.” Timothy için bu durum, kabul edilemezdi.
İnsan hafızasının unutmaya eğilimli olduğunu bilirdi ama buna karşı direnmek
gerektiğini düşünürdü: “İnsanlar için
unutmama ilacı yapsalar, ondan içsek ve hiç unutmasak.”
Selim Baha güldü. Utangaç bir gülümsemesi vardı. Kafasını eğmiş
suçlu suçlu Timothy’e bakıyordu. “Yok yok hatırlıyorum, seni çok etkilemişti o olay.”
Gerçekten hatırlıyor muydu? Yoksa arkadaşını üzmemek için mi böyle söylüyordu. Bunu
hep yaparız değil mi? Hatırlamadıklarımızı, hatırlıyor gibi gösteririz. Ama Selim sırasını bekliyordu, birazdan
o da Timothy’e, onun hatırlamadıklarını hatırlatacaktı.
“Seni de etkilemiş olmalıydı,” dedi Timothy gergin bir sesle. Dudağının
bir ucunu Mono Lisa gibi hafifçe yukarı kaldırmış Selim’e bakıyordu.
Elbette, Mona Lisa gibi yumuşak ve gizemli gülümseyiş değildi onunki. Bu
hareket sağ yanağındaki gamzeyi açığa çıkarmıştı. Güzel bir adamdı. Büyümüş ama
çocuk gibi güzel kalmıştı. O arada Selim de elindeki notebook’a yazarak bir
şeyler bulmuş olmanın mutluluğu ile okudu.
“İnsan hakları savunucusu, "Novaya Gazeta" gazetesi muhabiri Anna Politkovskaya, 7 Ekim, saat
17.00 sularında, başkent Moskova'daki evininin önünde öldürüldü.”
“Evet, o!” dedi Timothy. "Yakından
tanırdım. Çeçenistan’daki işkence olaylarını araştırıyordu. Bir kere kaçırıldı, tehdit edildi, bir kere zehirlendi. Öldürüleceğini biliyordu ama işine devam
etti.”
“Şimdi daha iyi hatırladım” dedi, Selim. Bu doğruydu. “Kırım’daydın
o yaz. Ben de oraya gelmiştim. Sen bana bu olayı anlatmıştın. Çok iyi
hatırladım.” “Şimdi gerçekten hatırladım.”
“Ve çok ağlamıştım.”
Selim, düşünceli gözlerle Timothy’e baktı. “Evet, toparlanman
uzun sürmüştü.”
“Yakında sekizinci yılı dolacak. Sekiz yıl geçti bile. Ne çabuk…”
“Biz seninle kaç yıldır bu oyunu sürdürüyoruz?”
“On yıl olmuştur,” dedi Timothy, “ama dur şimdi., lâfı
karıştırma.”
Selim, aslında konuyu kapatmak istiyordu. Bu konu Timothy’i çok
üzen bir konuydu. En son olan olaylar, onun eski acılarını yeniden depreştirmişti.
Bir politikacının, bir akademisyenin yapabileceği gibi soğukkanlı, mesafeli bir tarz
tutturan Selim’in, şunları söylediğini duydu Timothy.
“Gazeteciler ve doktorlar birçok yerde risk altında çalışıyorlar.
Gerçek bir risk hem de. Doğru, şiddet şimdi ortaya çıkmadı hep vardı ve var
olmaya da davam edecek. İnsan olma, insanlaşmayla ilgili binlerce yıldır süren
bir sorunumuz var. Yaşam alanlarımız
için savaşıyoruz çoğu kez. En eski duygu bu, temel içgüdü.”
Timothy hayretle baktı Selim’e, ne demek istediğini anlamıyordu:
“Yani hak mı veriyorsun?”
“Vermiyorum ama çatışmaların nedenini anlayabiliyorum. Gücümüzü sarstığını
hissettiğimiz her şeyi yok etmek istiyoruz. O güç neyle ilgili olursa olsun, sınır
tanımıyoruz. Bu ufacık bir otlak olabilir veya kocaman bir şirket veya küçük
bir tarikat veya içki kaçaklığı veya iktidarı elinde tutma arzusu olabilir, her
şey olabilir. Konunun ne olduğu önemli değil. Sınır tanımak istemiyoruz. Kimse
bizim hırsımızın, gücümüzün karşısında dursun istemiyoruz. Karşımıza
dikilenleri yok etmeye çalışıyoruz. Hangi yolla olursa olsun, sadece yok etmek.
Bunu yapmayı hak olarak görüyoruz. Yolumdan çekil! Temel slogan bu. Beni
engelleme! Tarih bunu öğretti bunca yıldır bizlere. Gücün varsa kazanıyorsun. İşin
özü budur kanımca. Yoksa kaybedersin.”
Timothy, bu söylenenlere karşı çıkacak değildi. Elbette o da bu
fikre katılıyordu. Ama… Hepsi bu mu? Canı tartışmak istemiyordu. Arkadaşını
onaylamakla yetindi. Şimdilik.
“Dünya bir cangıl." diye konuştu Timothy ve sonra şöyle dediği duyuldu: "Güç sınır tanımıyor. Az güç
diye bir şey de yok. Hep daha fazlası hep daha fazlası... Devlet, kişi, örgüt, parti, tarikat, çete; hiç ama hiç fark etmiyor. Hep aynı temel
içgüdüyle hareket ediyorlar. Bu doğru ama burası sözün bittiği yer değil. Bu pilav daha çok su kaldırır." Son cümleyi Türkçe olarak söylemişti. Sonra acımsı bir tebessümle devam etti: "Ben
bu akşamüstü tartışmak değil, sadece hatırlamak istiyorum.”
“Ben de…” dedi Selim Baha. Pilavlı cümleyi duyunca atmak üzere olduğu kahkahayı zorlukla durduğu için sesi boğuk çıkmıştı, sonra oyuna devam etmesi gerektiğini
fark edip devam etti: “Şimdi başka bir olay hatırladım. Galiba herkes kendi
alanıyla ilgili olaylara karşı daha hassas. Sen gazetecileri hatırlıyorsun
bense savcıları. Bir savcı vardı, Mafya ile ilgileniyordu.”
“Falcone,” dedi hemen Timothy. Yarışma programındaymış gibi
anında yapıştırmıştı cevabı. “Elbette biliyorum, efsane savcı.” Bunu söyledikten sonra Selim Baha’ya bakıp güldü: “Senin
böyle bir efsane yaratmanı istemem Baha.” Timothy, Selim değil, Baha derdi.
Baha demeyi seviyordu. Selim’in ailesi de oğullarına Baha veya iki ismi de kullanarak,
Selim Baha derlerdi.
Selim’in yardımına yine internet yetişmişti. Oradan okumaya
hazırlanıyordu ki, Timothy, “kopya çekiyorsun!” diye uyardı onu. Selim, sımarıkça omuz
silkti. Bu da onun, keyifli olduğu anlarda yaptığı, umursamıyorum demenin, bedensel ifadesiydi. Yine bir TV spikeri gibi okudu: “Evet, olay 1992’de Palermo’da
oldu. Giovanni Falcone, eşi, şoförü, Palermo Havalimanı'nın yakınlarında,
otoyola yerleştirilen uzaktan kumandalı bombanın patlatılması sonucu öldüler.
Arkadan gelen koruma görevlileri de ölmüştü. Öyle büyük bir patlamaydı ki yol
yarılmıştı.”
“Failler yakalandı diye biliyorum,” diyen Timothy devam etti.
Bugün hatırlama günüydü: “Bir gazeteci vardı. Onu hatırlamak için internete
bakmayacağını biliyorum: Hrant…”
İkisi de hatırlıyordu. Daha yeni bir acıydı. “Bazı ölümleri bütün ayrıntısyla hala
hatırlıyoruz. Ya on yıl sonra? Hatırlayacak mıyız?” diye düşündü Selim ve
devam etti: “Bir de Diyarbakır emniyet amiri vardı.
Onun ölümünü Falcone’nin
ölümüne benzetirim. İlk
duyduğumda daha gençtim. Falcone’yi biliyordum
ve bana o olayı hatırlatmıştı.”
Timothy hemen cevap verdi: “Gaffar Okan.” Sonra devam etti: “Pek benzemiyor. Gaffar Okan
suikastı bir Mafya olayı değildi.”
“Evet,” dedi Selim, “ama nedense aklıma hep ikisi birden gelir.
Belki de devlet içi çetelerle, diğer çeteler arasında bir fark görmediğim
içindir.”
“Bir de Uğur Mumcu vardı. Bunlar hala faili meçhul olarak
hatırlanan olaylar,” dedi Timothy. Türkiye’yi çok iyi tanıyan biriydi o, buralarda
çok arkadaşı vardı ve buralı insanların acısını, kaybını; en az onlar kadar hissedebiliyordu.
“Güya bunları
çözebilirim, bir etkim olabilir diye düşünüp savcı olmayı seçmiştim.”
Bir müddet sustular. Timothy, Selim’in derinlerde kanayıp duran
yarasını bilirdi. Bilirdi ama bir şey yapamazdı. “O kanayan yara yakında Selim’in
kan kaybından ölmesine yol açar mı?”
Bu Timothy’nin kendine sık sorduğu bir soruydu. Aynı soruyu Selim’in
kendine sorduğunu da biliyordu. Bu konuyu konuşmuyorlardı. “Tedavi edilemeyen bir yarayla yaşamak, nereye kadar mümkündür?”
Bu ağır havayı Timothy bozdu: “Turan Dursun’u da unutma,” dedi.
“Türkiye’de onun ismini sadece belli bir kesim anıyor, birçoğu onu tanımıyor
bile, bilenlerin çoğu da ondan hiç söz etmiyor.”
“Bir de bir kadın belediye başkanı vardı,” dedi bir ses, “Meksika’da
işkence edilerek öldürüldü.”
Maya gelmişti. Duraklama, düşünme, sessizlik anlarının araya
girmesiyle uzayan hatırlama sürecinde kendilerini kaybetmiş; zamanı da, nerede
olduklarını da, Maya’yı da unutmuşlardı. Oysa akşamüstü Maya’nın buraya
uğrayacağını biliyor hatta onu bekliyorlardı. Şimdi Maya Mor gelmiş listeyi tamamlıyordu.
Timothy, hoş geldin,
demeye gerek duymadan cevabı yapıştırdı: “Maria Santos Gorrostieta.”
Maya, Selim’in getirdiği portatif sandalyeye otururken, Selim de hemen
üzerine bir tişört geçirmiş, bunu gören Timothy de fırlayıp iki saat önce yere
attığı gömleğini üzerine geçirivermiş ama düğmelerini kapatmakla uğraşmayıp
hemen Maya’nın karşısındaki yerine yeniden yerleşmişti. Maya, durumu fark edip içinden güldü. “Giyinik bir kadının karşısında, çıplak ve sere
serpe oturamayacak kadar kibar adamlar.”
Maya sözlerini şöyle tamamladı: “Kendisini yakından tanırdım. Ayrıca, Banyan’da öldürülen Alman
radyocuları da tanırdım.”
Bir almanaktan farkı olmayan Timothy, bu isimleri de
biliyordu. Olayları araştırmış hatta bu konularda yazı yazmıştı: “ Antik şehri
araştırmaya gitmişlerdi,” dedi. Sonra lafı Sarıkent’e getirmenin zamanı
olduğunu düşünüp ilave etti: “Orada olanlar farklı, burası gibi değil ama
burada da tuhaf şeyler oluyor.”
Selim Baha da; artık araya girmek gerekir, diye düşünerek söze
başladı: “Maya, bu arkadaşım Timothy. Sana bahsetmiştim.”
“Tanıyorum,” dedi Maya Mor. “Onu geçen gece yemekte görmüştüm.
Demek Türkçe biliyorsunuz. Konuşmalarımı dinlediniz ve gidip Selim’e
yetiştirdiniz.” Bu konuşmalar İngilizce olarak yapılıyordu. Timothy, Türkçe
olarak, “evet,” dedi, “biraz bilirim. Baha’yla sık sık alıştırma yaparız. Dil öğrenmeyi
seviyorum. İşimde kolaylık sağlıyor.” Maya’nın, Selim’e yetiştirdiniz, cümlesi
onu hiç etkilememişti. Maya’ya karşı herhangi bir sorumluk hissetmiyordu. O,
Selim’in bir isteğini yerine getirmişti. Bu da Timothy’e özgü evrenin; doğal,
sıradan olaylarından biriydi.
Maya, kendisine açılan biradan bir yudum alıp, gözlerini Selim’e
çevirdi: “Burada ne yapıyorsunuz, doğrusu çok şaşırdım.”
Selim Baha, biraz tedirgin ve yumuşak bakışlarla Maya’ya baktı. Timothy’nin
gözleri ikisi arasında gidip geliyordu. Maya Mor, bugün parlıyordu. Kot pantolonun
üzerine kısa bir gömlek giymiş, uzamaya başlamış saçını bir keple kapatmış ama
oturduktan sonra başındaki şapkayı çıkarıp yere atmıştı. Güzel, yuvarlak kafası; iri gözleriyle birlikte hoş duruyordu. Hafif çıkık alnı, derin derin bakan
gözleri, gamzeli çenesi, parlak neredeyse bal rengi gözleriyle bir başka
parlıyordu bu gece…
Selim, kısaca neler olduğunu anlattı. Merak etmişti. Babasına
söz vermişti. Zaten tatile çıkacaktı, Nysa’dan burada olduğunu öğrenince buraya
gelmeye karar vermişti. Hepsi buydu.
Nysa adını duyan Maya’nın yüzü kararmıştı, bunun farkında
olmayan Timothy araya girdi, “Baha, bu seneki tatil planının değiştiğinden bahsedince;
iyi, ne güzel ben de gelirim dedim ve geldim. On yıldır bir kere bile Selim’siz
tatil yapmadım.”
“Nasıl,” dedi Maya, “siz bütün tatillerinizi her zaman birlikte mi
geçiriyorsunuz?”
“Neden olmasın,” dedi Selim. “Timothy hayattaki tek gerçek
dostumdur. Saatlerce konuşabiliriz. Biraz önce olduğu gibi. Aramızda rekabet
vardır. Bugün konu buydu, yarın filmler olabilir, öbür gün müzik olabilir, daha sonraki gün
kitaplar…”
“Kendinize küçük bir
dünya yaratmışsınız,” dedi Maya muzipçe gülerek. Bu bir eleştiri miydi, yoksa saptama mı. Maya’nın
söyleyiş tarzından bunu çıkaramadılar.
“Ne oldu, orada?” dedi Selim Baha, artık konuya gelmek istiyordu.
Ve Maya da bugün neler olduğunu öğrenmek arzusundaydı.
“Sana telefonda anlattıklarım dışında bir şey olmadı. Ne
dediysem olan biten odur.”
“Ortalıkta Zorro gibi biri vardı,” dedi Timothy. Belli ki bu
yeni gelişme çok hoşuna gitmişti. Bir çocuk gibi gülerek konuşuyordu. Maya onun
dalgalı saçlarına, güzel yüzüne bakıp gülümsedi: “Bizim bildiğimiz Zorro mu bu?”
“Evet, hani Banderas’ın oynadığı şu Zorro?
“Ben daha çok Alain Delon’un oynadığı Zorro’yu severim,” dedi
Selim Baha.
Gerçekten de öyle biri vardı diye düşündü Maya: William Lamport. Sonra düşünce akışını hızla kesip sordu: “Nasıl,
Zorro gibi biri? Ne demek o? Orada ne oldu?” Son cümleyi kaşlarını çatarak, ciddi bir merakla sormuştu.
Selim açıkladı: “Yaralanan adam, jandarmaya kendisini maskeli birisinin
yaraladığını söylemiş.”
“Sen bizim başımıza gelenleri biliyor musun?” dedi araya giren Timothy.
Ayrıntıları anlatma ihtiyacı içindeydi.
“Nedir? Neler olduğunu baştan sona anlatırsanız umarım neler
olup bittiğini anlayacağım,” dedi Maya, daha da meraklanmış gibi Timothy’e
bakarak.
“Biz orada saldırıya uğradık. Bir çukur vardı, içine düşmüş
olabilirsin diye sana bakınırken iki adam gelmiş...”
Selim, “silahlı iki adam,” diye atıldı. Sonra birbirlerinin ara
sıra sözünü keserek şöyle bir hikâye anlattılar.
“Ve birisi onları vurdu.”
“Bir kişi olduğunu sanıyoruz.”
“Vuranı gördünüz mü?” Bu Maya’ydı.
“Yok, görmedik. Adamlardan biri düştü kaldı, diğeri kaçtı”
“ İşte o kaçan adam, yola çıkmış, sonra da biri bıçakla dizini
parçalamış.”
“Maskeli biri?” Bu Maya'ydı.
“Bizim Zorro’muz yani.” dedi Timothy. Neşeyle sırıtıyordu. “Sonra orada kalakalmış adam. Hatta dediğine göre bir ara bayılmış.
Jandarma onu bulana kadar oralarda sürünmüş. Maskeli biri yaptı, diyor. Zorroo!!” Timothy zafer işareti
yaparak noktalamıştı konuşmasını. Kıkırdıyordu.
Maya Mor bir an Timothy’e bakarak düşündü: “Bu bir şeyler biliyor olabilir mi?” Doğrusu Timothy de az kurnaz
değildi. O bir anlık, bulutların arkasına saklanarak bakan sarıgözleri
yakalamıştı. Ama onun bakışlarındaki ani değişikliği de Maya yakalamıştı.
Bundan sonrası Maya için bir tiyatroydu. Bu tiyatroyu nasıl sonlandıracağını
hesaplamaya başlamıştı bile.
Selim devam ediyor, Timothy ve Maya Mor artık açık açık
bakışıyorlardı. Timothy’nin bakışlarında açığa vurulmamış, gizlenmeye çalışılan
bir merak gördü Maya. Bu iyiye işaretti. “Acaba
diye düşünüyor, bilmiyor.”
“Adamların ifadesini okudum. Kendilerine kimin ateş ettiğini
veya saldırdığını bilmiyorlar,” dedi Selim. Raporunu özetleyerek bitirmeye
çalışan bir memur gibiydi. Sözleri yarıda kesilse de o inatla kaldığı yerden
devam ediyordu.
Timothy tamamladı Selim’in sözlerini, bu sefer gülmüyordu. “Güya
ayağıyla vurarak yaralamış onu. Ayakkabısında bıçak vardı, diyor adam.”
“İlginç,” dedi Maya, dümdüz. Tonlaması onun heyecanlanmadığını
gösteriyordu. Bir şey söylemiş olmak için söylenmiş, sıradan bir tepki cümlesiydi.
“Onun kim olduğuna dair bir ipucu var mı peki?”
İşte esas soru buydu.
“Yok,” dedi Selim, “belki de hayatımızı kurtardı. Sonra senin dediğin, şu
aşağıdaki koyda öldürülen adamı da sorduk. Onu öldürenler belli değil ama bu
işi yapanların şu iki saldırgan olduğunu düşünmeden yapamıyorum. Adamlar oraya define
aramaya geldiklerini söylemişler.”
“Ve asıl biz saldırıya uğradık, diyorlar,” dedi Timothy, hala Maya’nın gözlerini arayarak
konuşuyordu ama Maya çoktan başka yerlere bakmaya başlamıştı. Karya bir şeyleri
düzeltir, dikkat dağıtırdı ama o Karya değildi. Başka karakterine ait
özellikleri kullanmayı sevmezdi. Bu onları açığa çıkarmak olurdu. Maya Mor,
küçüklüğünden beri yaptığı gibi başını sağ omuzuna eğerek denize bakmaya
başlamıştı. Kimseye bakmıyor sadece dinliyor, sırası geldiğinde gereken birkaç
kelimeyi söylüyor, dalgın dalgın düşünüyordu. Yakınlarına rol yapmak hoşuna
gitmezdi. O, Karya veya Kali değildi. Evdeki kurallar kesindi: “Aile içinde rol yapılmaz.” Bunlar ailesi
değildi ama yine de… Kendisi için kalkıp buralara kadar gelmişler, o gün onu
aramak için ormanın içlerine dalmaktan çekinmemişlerdi. Çevresindeki insanları
kendinden olabildiğince uzak tutmasının en temel nedeni de buydu: Sırları…
Bunları bildikleri takdirde o zaman rolünü istediği gibi oynayamayacağını
düşünerek ürperdi. Onun rolü gerçekti. O, onun rol yaptığını bilmeyen, gerçek
seyircilere oynuyordu.
Başka bir düşünceye atladı Maya: “Nysa ve yine Nysa…
O burada olduğumu yumurtlamasaydı şimdi zor durumda kalmayacaktım.” Rüyadan
sonra ona olan öfkesinin geçtiğini biliyordu. İçinde aynı öfkenin filiz vermeye
başladığını hissedince, Nysa’yı suçlayan düşüncelerini kesti. “O rüya Nysa'yla ilgili değildi. Benimle ilgiliydi. Zaten hep öyledir. Annem
farklı düşünür. Ona göre rüyalar, kehanet araçlarıdır.”
“Define arama ruhsatları bile var,” dedi Timothy. Onu
dalgınlıktan kurtarmak ister gibiydi. Bir şeyler değişmişti. Bu Maya, az önce
buraya gelen, parıldayan Maya değildi.
“İsimleri nedir?” dedi Maya. “Belki tanıyorumdur.” Selim hayretle
baktı Maya’ya: “Nereden tanıyabilirsin ki?”
“İşim bu,” dedi Maya. Bu
işleri yapanları takip ederim. Bilmek zorundayız.” Bu, “biz”li konuşmaların
etkisini bilmeyen yoktur. “Ben”, değil; “biz” dersin. Yani arkamda; bir
örgüt, bir güç var demeye
getiriyorsundur. “Ben”in değil, “biz”in gücüne sahibim. Maniple etmek için
güzel yol. "Peki, o güç nedir?" diye kimse sormaz. Sormaz mı?
“Biz derken?” Bunu soran Selim
Baha’ydı. Maya'nın, Timothy'den bekledi soruyu Selim sormuştu. "Hayret"
“Bizim proje ekibini, arkeologları ve bu konuda çalışan tüm
dünya kurumlarını kastediyorum.” Maya, “biz” derken yalan söylemiyordu.
“Müzeler de dahil.”
Timothy, yere attığı yeleğinden defterini çıkardı. Zorlanmadan okudu.
Telaffuzu çok başarılıydı. “Bu adamın
Türkçesi çok iyi.”
“Biri Cemşit Çetin, diğeri de Abuzer Karakoyun.”
Maya, bu isimleri bilmiyordu. “Bilmediğim isimler ama araştırırım.
Şimdi o adamları serbest mi bırakacaklar?”
Selim devam etti: “Eğer Selahattin Taşkesen'i öldürdükleri ispatlanamazsa, evet serbest kalabilirler. Şu anda
hastanede, gözetim altındalar. Selo diye tanınan bu kişiyi öldürdüklerine dair bir ipucu yok.”
“Ama jandarmaya size saldırdıklarını söylediniz, değil mi?”
“Adamlar buna da bir kulp buldu. Bizi tanımadıkları için
korkudan silahlarını çekmişler, kim olduğumuzu anlamaya çalışırken vurulmuşlar.
Belki de gerçekten öyle oldu.”
“Gece gece, orada ne işleri varmış. Karanlıkta definecilik
yapılır mı? Yanlarında teçhizatları var mıydı?”
“Yok, biz bir şey görmedik. Söylediklerine göre, gündüz
araştırma yapmışlar ama gece olunca bir yere gitmeyip orada gecelemeye karar
vermişler.”
“Bu adamlar serbest
kalabilir.” diye
düşündü Maya. Bunlar iyi haberler değildi.
Konuyu değiştirmek isteyen Maya biraz Bardacıkları anlattı. Bunlar bir turistin anlatacağı türden
şeylerdi, sonra “bugün gölete ve çukura gittiniz mi?” diye sordu. Gitmişlerdi, orası jandarma kaynıyordu. “Çukurdan
aşağı indik,” dedi Timothy, “orayı görmelisin, orası bir yeraltı mezarlığı olabilir,
yerde mozaik parçaları vardı.” Maya orayı görmüş hatta içine düşmüştü ama daha
yakından görmek, incelemek için sabırsızlanıyordu.
“Bir de ileride bir baraka vardı,” dedi Selim. “İçinde birinin yaşadığı
belliydi ama kimseyi bulamadılar. Belki de o adamlar orada kalıyordu. Ama
adamlar orada kaldıklarını kabul etmemişler.”
Maya birden çok şey düşünüyordu ama mezar hakkında konuşmayı
tercih etti: “Bir zamanlar zeminde olan bir yapının zamanla toprağın bu kadar
altına inmesi mümkün. Sütunları inceledim, muhtemelen Roma dönemden kalma bir
kült yeri orası. Göletin olduğu kısım kült yerinin girişi olabilir. Belki de göletin
oraya inşa edilmiş olan bir tapınak kompleksi arkaya doğru uzanıyordu. Belki de
arka tarafa da mezarlarını yapmışlardı. Yakındaki köy, aslında eski bir köy. Bir
zamanlar göletteki kült yeriyle bağlantılı olarak kurulmuş olmalı. Ya da tam
tersi. Bugünkü ismi Bardacıklar. Luwi
dilinde; barda, warda, arda; su,
pınar, akarsu demektir. Türkçe, ‘cık’ eki eklenerek Türkçeleştirilmiş olabilir.
Gerçeği anlamak için kanıt bulmak lazım ama hemencecik yapılabilecek bir iş
değil bu. Aslında yazılı kaynak olduğunu da hiç sanmıyorum ya, yine de
araştırmak, en azından bu soruyu akılda tutmak gerekir. Bardacıklar bir zamanlar bir Rum köyüymüş. Rumlar, mübadele
sırasında gönderilmişler. Burası boşaltılınca çevreden gelip buraya
yerleşenler, yerleştirilenler olmuş. Rumlara ait birçok taş ev var. Hala
ayaktalar. Ama çoğu yıpranmış ve boş. Neden boş olduklarını bilmiyorum, onu da
araştırmak gerekir. Aklıma gelen bazı fikirler var, örneğin; yeni gelenler alışık
olmadıkları o taş evlere girmek istememiş olabilirler. Başka bir yaşantıya
başka bir kültüre ait onlar. Bir kısmı hayalet ev gibi. ‘Rahatsız edici.’ Gelenler, boş
buldukları her yere kendilerine özgü evlerini kondurmuşlar. Her ne kadar şimdilerde
sular kurumaya başlamış olsa da eski çağlarda daha verimli bir yerdi burası
muhtemelen. Çünkü isimle ilgili düşündüklerim doğruysa, burası barda’nın olduğu
bir yer olmalı. Bir pınarın, bir akarsuyun yani. Bir kült yerine sahip oluşu da bu suyun kutsal
sayıldığını gösterir. Bunlar bugüne kadar topladığım bilgilerden,
gözlemlerimden vardığım sonuçlar. Şu an için böyle düşünüyorum. Hepsi birer
varsayım. Biraz daha inceleyeceğim, düşüneceğim ve bunları raporumda
yazacağım.” Maya, denize bakarak yaptığı uzunca konuşmasını bitirdiğinde iki
adamın aydınlanmış bir kişi gibi onu dinlediklerini gördü. Gülümsedi: “Emin
değilim. Bunlar ilk fikirler. Kimseyi yanıltmak istemem.”
“Yoo,” dedi Timothy, Türkçe konuşarak, “gözümün önünde ki perde
biraz aralanır gibi oldu. İyi oldu. Ama defineciler her zaman olduğu gibi
herkesten önce bulmuşlar orayı.”
Maya yarın gidip o yeraltı mezarına bakacağını söyledi ve burada
daha fazla kalmak istemiyor odasına gidip düşünmek istiyordu.
“Biz de gelelim, yalnız gitme,” dedi Selim.
“İşte tam da bunun için bunu size söyledim,” dedi Maya. “Yalnız
gideceğim ve kimseyi yanımda istemiyorum."
“Bu çok tehlikeli,” dedi Timothy, “bunu nasıl düşünebilirsin, delirdin
mi?”
“Bildiğim şeyler var. Biri var. Beraber olursak onu bulamam,
bulsam bile benimle konuşmaz.”
Bu söylediği bir heyecan dalgası yaratmıştı. “Kim o?” dedi ikisi
birden.
“O gün orada biri vardı.
O gece köpeği takip ederken görmüştüm. Köpeğin sahibi olabilir. Beni görünce
kaçtı. Tuhaf biriydi. Yüzünde maske var gibiydi ama daha çok sakat birine
benziyordu. Yürüyüşü tuhaftı. Sanki kamburu vardı. Hem o deliğe girmek hem de
onu bulmak istiyorum. O, çok şey biliyor olabilir.”
“O zaman şöyle yapıyoruz,” dedi Selim. “Beraber gölete gideriz,
biz orada kamp yaparken sen biraz içerilere doğru gidersin ve işte bu telsizleri
kullanacağız.” Konuşurken içeri gidip iki telsizle geri dönmüştü ve
elindekileri Maya’ya gösterirken devam etti: “Sana bir saat süre veririz, haber
gelmezse biz de içeri dalarız.”
Timothy, dalarız
kelimesi Türkçe söylendiği halde anlamış kahkahalarla gülüyordu. O da Türkçe
cevap verdi: “İşte buna macera denir.”
Ama Maya Mor gülmüyordu,
“hayır!” dedi. “Böyle bir şey yapmayacağız. Siz burada oturun veya hatta gidin
buradan. Bu işe daha fazla karışmanızı istemiyorum.” Ayağa kalktı. “Ben
işlerimi yalnız görmeye alışkınım ve ısrar etmeyin.” Sıkılmıştı, meseleyi
kapatıp gitmek istiyordu.
Onun kararlılığını gören Timothy yeni bir uzlaşma noktası
bulmaya çalıştı: “Tamam ama akşam buraya gel sana bir yemek hazırlayalım ve
neler olup bittiğini anlat. Ancak bu şartlarda seni takip etmeyiz. Söz.”
Maya onun ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktı sonra da
Selim’e döndü ve onu Timothy’e yan yan bakarken yakaladı. Selim, Timothy’nin çabuk
pes etmesine bozulmuş gibiydi.
“Peki,” dedi Maya, “anlaştık ve ben gidiyorum. Çok yorgunum,
yemek yiyip yatacağım.” Aslında birayla birlikte atıştırmalıklar çıkarmıştı
Selim. Soya soslu füme uskumru, beyaz ve sert koyun peyniri, midye dolma,
tereyağında çevrilmiş limon soslu karides, salatalık turşusu, tuzlu fıstık…
Maya, bunlardan yemiş, karnını doyurmuştu. Yemek bahaneydi.
Selim, “burada da yemek yiyebiliriz,” dedi. “Mangal yapacaktık. Sardalye
var. Yanına da çoban salata yaparız.”
Maya’nın kalmaya ve
ilişkinin seviyesini bir üst aşamaya çıkarmaya niyeti yoktu. Hoşça kalın, diyerek
ayrıldı oradan. Pansiyona geldi. Akşam yemeğine bahçeye indi, çok az şey yedi.
Gül ve kızlarıyla sohbet ederek aradaki boşluğu kapatmaya çalıştı.
Saat on gibi yatağına gitti, yattı ve hemen uyudu, rüya görmedi.
O akşam meteor yağmuru vardı. Maya Mor bunu biliyordu ama görmek
için özel bir çaba sarf etmemişti. Oysa bu göksel şenlik Timothy’nin hep
aklındaydı. Selim’le birlikte o kadar uğraşmalarına rağmen Ay’ın parlak ışığı
altında çok az şey görebildiler.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder