7 Nisan 2018 Cumartesi

1. Bölüm "AÇILIŞ" Maya Mor: Kuşlu Gölet'te Saldırı

2014-2015
Dilara K. Tüfekçioğlu



“Orası yerli halk için kutsal bir alan olabilir mi?
 Ağaçlara, çalılara bağlanmış renkli bez parçaları vardı.”


Güneş, tepe noktasına daha ulaşmamıştı ama hava şimdiden çok sıcaktı. Ege’den gelen deniz melteminin serinletici etkisi, bir zamanlar minik bir göl olan; şimdi taş gibi donmuş, çatlamış, ağaçsız bu toprak zeminde hafif hafif hissediliyordu.

İki bin beş yüz dönümden daha büyük olmayan bu kurumuş bataklık üzerinde, toprağın içinden dışarı doğru fırlayıp çıkmış, beyazımsı mermer parçalar; bu yerin geçmişini, saklı sırlarını ifşa etmek üzere görünür olmaya karar vermiş gibiydiler.

Tepe üzerindeki bu kara kuru toprak parçası güzeldi. Güzelliğini; üstünde ve çevresinde yetişmiş, türlü çeşit ve renkte çiçeklerle bezeli çalılarına borçluydu.

Eskiden gölet olan bu bölge oldukça düz bir masayı andırıyor; deniz solda, batıda kalıyordu. Yukarıdan bakınca Ege’nin laciverte çalan rengini, nakış gibi işlenmiş minik koylarını görmek mümkündü. Denizin aksi tarafında, doğuya bakan yönde ise seyrek olarak dizilmiş küçük boylu ağaçlardan oluşan yeşil bir bölgenin başladığı görülebiliyordu.


Etkili bir sıcağın hüküm sürdüğü bu haziran gününde, ağaçların oralardan bataklığa kadar ulaşan kuş seslerinden başka ses duyulmuyordu. Ortalıkta bir kişi dışında kimse yoktu. Dizlerinin üzerinde yere çömelmiş olarak elindeki küçük bir aletle toprağı eşelediği anlaşılan bu kişi; bir kadındı. Arkadan bakıldığında zayıf, geniş omuzlu, uzun boylu biri olduğunu tahmin etmek mümkündü. Omuzlarına kadar gelen kızıl kahverengi saçlarını, uzun siperlikli bir şapka ile örtmüştü. Yere bırakılmış sırt çantasının üstünde büyükçe bir kamera, hemen yanında tripod vardı. Kulağındaki kulaklıklardan müzik dinlemekte olduğu anlaşılıyordu.

Kadın bütün dikkatini toprağın üzerindeki bir şeye yoğunlaştırmıştı. Bir ara kafasını kaldırıp nerede olduğunu hatırlamak istercesine etrafına bakmaya başlamıştı ki keskin bir acı ile sarsıldı. Boş bir çuval gibi yere düşerken karanlığı gördü, kulağındaki müziğin sesi söndü gitti.

*
Kendine tam anlamıyla geldiğinde olanları hatırlıyor, bir hastanede olduğunu biliyordu. Başına keskin bir şeyle vurulmuştu. Arabasının yanında yerde yatarken oradan geçen turistler onu görmüş, ambulansın gelmesini bekleme hatasına düşmeyerek buldukları bir arabayla hastaneye ulaştırmışlardı onu. Üç gündür bilinçsizce yatmış, sabahtan itibaren kendine gelme belirtileri göstermişti. Şimdi her şeyi hatırlıyordu. Yani kafasına darbe inene kadar olanları.

“Neden?” Aklı başına gelmeye başladığı andan itibaren aklındaki tek soru buydu: “Neden?”

Sonra, “Hiç değilse hafızamı kaybetmedim,” diye düşündü. Hafızası olmayan biri olarak düşünemiyordu kendini. Bu herkes için büyük bir kayıptı ama özellikle onun için yaşamsal değerde bir kayıptı. Onu, o yapan becerilerini, her şeyini kaybedebilirdi. “Ne korkunç!”

İyi ki ölmemişim diye düşünmek ilk anda aklına gelmemişti. İkinci aklına gelen olasılık buydu. O zaman soğuk bir korku duydu. Kendini değil ailesini düşündü.

İçeri bir doktor girdi. Yanında bir hemşire vardı. Adam gülerek konuştu: “Paçayı kurtardınız.” İsmini söyledi: “Dr. Naci Belin”

“Orada ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi kadın, “başımda keskin bir acı hissettim, sonrasını hatırlamıyorum”

Doktor, önce düşünceli düşünceli kadına baktı sonra konuştu.

“Bardacıklar Mevkii’nde, biri veya birileri başınıza vurmuş. Arabanızın hemen yanında bulmuşlar sizi. Birazdan sorgu için polis gelecek, benden izin bekliyorlardı. Onlarla konuşursunuz, ben sadece sağlığınızla ilgili sorulara yanıt verebilirim.”

Adam işini bilen, otoriter görünüşlü, gözleri sıcak bakan, en fazla kırk yaşında, tıknaz biriydi. Sol elinde kocaman bir alyans taşıyordu.

“Şimdi bana isminizi söyleyin.”

“Kimliğimi bulmuşsunuz,” dedi kadın. Aslında kendine gelir gelmez hemşireye eşyalarını sormuş, gereken bilgilerin bir kısmını öğrenmişti.

“Evet, çantanızdaydı ama bunların cevabını sizden almak istiyorum. Bu önemli. Durumunuzu anlamak için bazı sorular soracağım. Sonra karakola haber vereceğiz, sizle görüşmeye gelecekler. Daha önce olmaz, izin vermem.”

Kadının oldukça açık olan kahverengi, iri gözleri ışıldadı, gözünün rengi daha da açıldı, gülümsemesi gözlerine yayılınca yüzü değişti: “Peki, sorun bakalım, hafızamı kaybetmemişim, aklım başımda.”

“Güzel,” dedi doktor, “ bu belli oluyor ama prosedüre uymak lazım değil mi. Şimdi isminizi, yaşınızı, burada ne aradığınızı, esas adresinizin neresi olduğunu söyler misiniz?”

“Bunları aklımda tutamam,” dedi kadın. “Tek tek sorun.”

Doktor ciddiye alıp tek tek sormaya hazırlanırken, kadın başladı:

“Adım, Maya Mor Yazgıcı.”

“Ne ilginç bir isim bu.”

“Onu aileme soracaksınız,” güldü. Gözlerine kadar yayılan bir gülümseme değildi bu.

“Yirmiyedi yaşımdayım, antropoloğum, başka yan dallarla da uğraşıyorum. İstanbul’da Osmanbey’de yalnız oturuyorum. Evli değilim. Ailem İzmir’de. El değmemiş, keşfedilmemiş kalıntıları araştıran bir proje ekibine dahilim. Buraya da araştırma yapmaya gelmiştim.”

Doktor bu bilgilerin bir kısmına sahipti. Kimliklerini, belgelerini bulmuşlardı.

“Güzel,” dedi doktor, “her şey normal görünüyor. Kimseye haber veremedik, akrabalarınıza ulaşamadık. Polis ilgileniyordu belki de ulaşmışlardır.” Bunlar zaten onların işi gibilerinden bir tavırla söylemişti bunları.

“Daha iyi,” dedi Maya. “Ben arayıp haber versem daha az telaş yaratmış olurum. Çantamı alabilir miyim? Aileme telefon etsem iyi olacak. Daha önce aramak istemiştim ama hemşire hanım izin vermedi. Bir de, burada daha ne kadar kalacağım?”

“Bir gün daha,” dedi doktor bu arada elinde fenerle gözlerine bakıyor bazı emirler veriyordu: “Yukarı bakın, şimdi aşağı… Başınızda ağrı olacak ama size ilaç veriyoruz o ağrıyı nispeten kolay atlatmanızı sağlar. Beyin emarınızı çektik bir şey bulamadık. Bunlar siz kendinizde değilken oldu. Başka incelemeler daha yaptık. Sağlık sigortanızı bulduk, bütün işlemleri oradan yürüttük. Başınızda bir kesik var. Oradaki saçları kestik. Bakın tam burası.” Eliyle hafifçe bastırarak, kesiği parmağıyla çizerek gösterdi. Bu arada hemşire de ayna tutuyordu. Maya bir şey göremedi, orası sargının altında kalıyordu.

“Neyle vurmuşlar?” dedi, ciddiyetle.

“Kesinlikle bıçak değil. Sivri bir şey de değil. Bence uzun kenarlı metal bir aletle darp edilmişsiniz. Yara yerinde pas ve toprak izleri bulduk. Bir küreğin kenarı olduğunu tahmin ediyorum. Ama yanınızda kürek bulamamışlar yani sizi buldukları yerde. Bunu özellikle polise sordum. Onlar da aradılar ama kürek veya başka bir alet bulamadılar.”

“Bana orada vurmadılar,” dedi Maya.

“Nasıl?”

“Bana orada vurmadılar, yukarıda tepede, göletin orada oldu.” Maya karanlığa kadar olan bölümü gayet iyi hatırlıyordu. Tartışacak bir şey yoktu.

Doktor gittikten sonra babasını aradı, kaza yaptığını söyledi, başına vurulduğundan bahsetmemişti. Babası, annesini telefona çağırdı. Ona da kısaca bilgi verdi. Aynı şeyleri tekrarladı. O sırada evde olan büyükbaba da telefona geldi. İzmir yakındı, Milas’a hemen gelebilirlerdi. Maya gelmelerini istemedi. Zaten burada bir gün daha kalıp geri dönecekti. Maya onları ikna etmek için çok da uğraşmadı. Hemen ikna oldular veya olmuş göründüler. Zaten yıllardan beri bazı durumlara alışmışlardı. Soğukkanlı Yazgıcı ailesi…

Yine de Büyükbaba bir takım tanıdıklarını arayacağını söyledi. Maya, “yarın çıkıp gidiyorum boş ver büyükbaba,” dedi. İzmir’e çağırdılar. Ama o, “önce İstanbul’a gideceğim sonra bir ara gelirim yapacak işlerim var,” diyerek reddetti.

Sonra uyudu. Bir hemşire gelip, polis sizinle görüşecek diyerek onu uyandırdı. İçeri gelen polis taş çatlasa otuz yaşında, ufak boylu bir adamdı. Üzerinde üniforma vardı, çok ciddiydi. Otorite kurmanın en kolay yolunun üniformayla ve sert bakışlarla mümkün olduğunu öğrenmişti.

Elindeki nota bakarak zorla ismini okudu, ismin garibine gittiği belliydi: “Maya Mor Yazgıcı.”

“Evet.”

“Ne oldu?” dedi polis, “orada ne arıyordunuz, ifadenizi alacağım”

“Suçlu ben değilim,” dedi Maya, “bana vuranı buldunuz mu?”

Adam bu soruyu duymamış gibi yaparak devam etti. Burada soruları o sorardı: “Yalnız mıydın? Orada ne yapıyordun?”

Sizli konuşmayı sadece bir kere yapmış hemen ardından senli biçime geçmişti. Bundan sonraki bütün konuşmalarını, “sen” diyerek yaptı.

Maya buna aldırmadı bu tür konuşmalara alışkındı. Çoğu kişi, sizli konuşmayı bilmediğinden bunu yapardı, kimisi de muhtemelen bu polis de; muhatapları üzerinde bu yolla otorite kurabileceğini bildiği için bunu yapıyordu. Bazı adamlar karşısındaki kadınsa daha çabuk senli konuşmaya geçerdi.

“Eski yerleşim yerlerini araştırıyorum, arkeoloğum.” Antropolog demek istememişti, o anlaşılmayabilirdi, zaten bu dediği de doğruydu.

“Yalnız mıydın?” dedi polis yine, gözleri şüphe doluydu. Bunu ikinci keredir soruyordu.

“Evet,” dedi Maya üstüne basa basa, “yalnızdım.”

Adam bir şey demedi ama gözleri farklı bir şey söylüyordu: “Kadın başına orada yalnız olursan…”

“Orada ne arıyordun?” Dili aksanlıydı, Ege’ye özgü bir şivesi vardı.

Maya çantasından bazı kâğıtlar çıkartıp adamın burnunun dibine kadar sertçe uzattı. “Bunlara bakmışsınız,” dedi. “Sen de biliyorsundur.” O da, “sen” demeye başlamıştı. “Ben uluslararası bir projede çalıyorum, doktorum.”

“Nasıl doktor? ”dedi adam hayretle.

“Bu bir akademik unvan,” dedi Maya. “Uzmanım yani. Danışmanlık yapıyorum, saha araştırması yapıyorum, gelen bilgileri değerlendirip, keşfedilmemiş çok eski yerleşimleri arıyoruz. Kayıt ediyoruz. Uygun bulduklarımızı araştırma yapmak isteyenlere; bulgularımızla birlikte sunuyoruz ki birileri örneğin üniversiteler veya araştırma vakıfları buralarla ilgilensin, oraları araştırsın. İşim budur, yıllardır bu işi yapıyorum. Bazen yalnız, bazen ekiple birlikte. Buraya ekiple geldim ama görev paylaşımı yaptık. Bana düşen yerlerden biri de Bardacıklar Köyü yakınlarındaki Kuşlu Gölet’ti. Oraya kiraladığım arabayla gittim, keçi yolundan tepeye yürüdüm, arabamı hemen tepenin altındaki yol kenarında bırakmıştım. Denilen yeri inceledim, fotoğraf çektim, biraz yerleri eşeledim, ipuçlarını değerlendirdim. O sırada biri arkadan bana vurdu. Kendime geldiğimde buradaydım. Olay kesinlikle göletin orada oldu. Arabanın yanında değil. Bana vuranlar beni sürüklemiş, bayırın yanına kadar getirmiş, arabamın olduğu yere, yukarıdan aşağı iterek yuvarlamışlar, her tarafımda kesik ve çizikler var. Doktor, bunlara çalı ve taşların yol açtığını söyledi. Her tarafım çamur, toz toprak içindeymiş.

“Yüzünde bir şey yok, ayrıca sırt çantan da yanında bulunmuş,” dedi polis.

Maya birden hatırladı. Hayal meyal. Sisler içinde küçük bir an canlandı beyninde. Bir şey oluyordu, kolları ile yüzünü kapatmıştı. Demek onu yuvarlarlarken o bir ara kendine gelip bunu yapmıştı. Öyle olmalıydı. Hayatta kalma içgüdüsü, en kuvvetli temel duyguydu. Bunları düşündü ama polise bir şey söylemedi. Yeteri kadar uzun konuşmuştu.

Adam kayıt aldığı cep telefonun kayıt düğmesini kapattı. Maya bu yeni teknolojiye bayılmıştı, hafif bir tebessümle makineye baktı, gözleriyle, “aferin” dedi adama. Bir taşra polisi telefonla kayıt yapıyordu.

“Artık yazılı ifade almıyorsunuz galiba?”

Polis, “Yooo alıyoruz. Şimdi gidip bunu yazacağım yarın da karakola imzaya gelirsin.”

“Konuşmaları birebir deşifre etmek saatler sürer.”

Polis güldü, “öyle yapacağımı kim söyledi sadece gerekli olanları yazacağım.”

Maya bu sefer içten bir gülümsemeyle baktı adama, telefonla kayıt alan bu minik polisi sevmişti. O an için.

“Küreği buldunuz mu?”

“ Ne küreği?”

“Kafama vurdukları hani şu alet, doktor kürek olabilir, dedi.”

“Hiçbir şey bulamadık,” dedi polis.

“Baktınız mı peki?”

“Bayan biz işimizi yaparız, sen merak etme.”

“Yukarı baktınız mı peki, göletin oraya, ayrıca kameram, tripodum bazı araçlarım ve müzik çalarım da kayıp.”

“Hayır, niye bakalım, düştüm dediğin bayıra falan baktık tabii. Gölet daha içerde kalıyor. Hem orası artık gölet değil bataklık, o da kışın ve kısa bir süre için. Yağmur yağarsa balçık çamur olur orası.”

“Eskiden başka bir şey olmalı,” dedi Maya, “içinde bazı mermer parçaları saptadım, sütun olabilir.”

Adam bu konuyla hiç ilgilenmedi: “Düşmanın falan var mı, belki seni takip etmiştir?” Takıntın, demek istiyordu, eski koca veya bir sevgili demek istiyordu.

“Yok,” dedi Maya ama bir şey hatırladı. Olamazdı. Olabilir miydi?

“Orada kimse oturmaz,” dedi adam. Bardacıklar Köyü otuz km. geride. O gölet dediğin yerde ev yok, hiç bir şey yok, cascavlak bir yer. Kim olur orada, hele öğle vakti!”

“Saat ondu,” dedi Maya. “Bak bunu sormadın, kaçta orada olduğumu yani?”

“Soracaktım,” dedi adam ters ters.

“Köylülere sordunuz mu?” dedi Maya

“Sorduk,” dedi adam, “hemen aşağıdaki Sarıkent’te de soruşturduk, kaldığın pansiyonu bulduk. Kimse bir şey bilmiyor. Öldü diye duymuşlar seni.”

“Beni bulanlar kim?” dedi Maya.

“Oradan geçen Alman turistler. On kişilik bir grup. Aşağı sahilden oraya kadar yürümüşler. Tekrar aşağı iniyorlarmış. Bir arabaya atıp buraya ulaştırmışlar.”

Sahildeki tatil sitesini düşündü Maya. Kalacağı pansiyonu orada bulmuştu. Kasaba ile köy arası bir yer. Sonradan ortaya çıkan sahil beldelerinden biri. Birileri adını Sarıkent koymuştu.

Polis gidince Maya ayağa kalktı, adamın ismini sormamıştı, o da söylememişti. Zorla banyoya gitti, düşecek gibi oldu. Başından boynuna kadar inen ağrı artmış, göz kapaklarının üstüne inen yeni bir ağrı yolu oluşmuştu. Tutunduğu yerde bir müddet kaldı, klozete oturdu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Zile bastı. Biraz sonra hastabakıcı bir kadın geldi yatağına götürdü, kalkmamasını tembih etti. O arada Maya banyo aynasında yüzünü görmüştü. Bütün kafası saralıydı, gözlerinin altında şişik kırmızı mor lekeler vardı. Bacağındaki ve kollarındaki bazı kesiklere dikiş atılmıştı, her tarafı çizik doluydu.

Maya ancak iki gün sonra hastaneden çıkabildi. Doktor çıkmasına izin vermemişti. Araba kullanması yasaktı, uçakla gitmesi şartıyla şehirden ayrılmasına izin vermişti. En az yirmi gün dinlenecek, arada muayeneye gidecek, en ufak bir tuhaflıkta hemen hastaneye koşturacaktı. “Beyin sarsıntısı da geçirdin,” demişti doktor, “bu önemli bir şey. Bir şey bulamadık ama yine de dikkat etmelisiniz.”

Çok da iyi tanımadığı proje ekibinden Alp, Maya’yı ziyarete gelmiş, olanları ayrıntılı bir şekilde öğrenmişti.

“Neden biri böyle bir şey yapsın,” demişti Alp, “sana görünmeden arkadan vurmak, tepeden atmak. Bunlar çok tuhaf şeyler, acaba seni birine mi benzetiler? Belki de orada bir hazine var. Bizim bilmediğimiz bazı yerelden insanların bildiği bir hazinedir bu.” Bu kısımları sırıtarak söylemişti. “Belki de orayı keşfetmenden hoşlanmadılar. Aşırı bir yorum olabilir ama neden olmasın.”

“Bilmiyorum,” demişti Maya. “Makinem kayıp. Çantamın üstündeydi onu da almışlar. Oradaki resimleri göstermem gerekirdi sana ama artık yok.”

“Önemli değil,” demişti Alp, “biz gider bakarız oraya, fotoğraf da çekeriz, köye de uğrarız, biraz soruştururuz bakalım bir şeyler duyan var mı? Makineni aramak iyi bir bahane olacak. Simon yarın burada olacak, onunla beraber bakarız.” Sonra esas merak ettiği şeyi sormuştu: “Peki, orası nasıl bir yer, neler gözlemledin?”

“Bize söylendiği gibi birkaç mermer parçası yaklaşık yarım metre kadar yüzeyden yukarıya çıkmış. Biraz eşeledim, dibe doğru iniyor. Roma dönemi olabilir. Altında başka bir tabaka da olabilir. Ona bakamadım. Gölet kuruyunca sular çekilmiş, dipten bu mermerler ortaya çıkmış. Pansiyondaki ev sahibi de mermerlerin iki yıl önce ortaya çıktığını söyledi. Orası kesinlikle bir şey ama potansiyelini bilemem. Biraz açıp bakmak lazım. Ona fırsatım olmadı zaten tek başıma da yapamazdım. Benim önerim izin alınıp oranın hızlıca araştırılması.”

Maya’nın gözleri dalmış, gözünün önünde bir tablo gibi Kuşlu Gölet belirmişti: “Orası yerli halk için kutsal bir alan olabilir mi? Ağaçlara, çalılara bağlanmış renkli bez parçaları vardı.”

“Bak bu ilginç işte,” demişti Alp. “Acaba birileri ona mı kızdı ama yok canım sana doğrudan, ‘ne arıyorsun burada’ deyip, korkutmaya çalışmaları daha mantıklı değil miydi?”

“Bilmem,” demişti Maya. Bir şey daha vardı aklında, çok önemli bir şey. Söylesem mi diye düşünmüştü bir an: “Orayı araştırmaya gidecekler, söylememek olmaz.”

“Orada bir şey buldum. Bir kafa.”

“Nasıl? Eski mi?” Alp gözleri açık beklemişti.

“Hayır,” demişti Maya, “ kesinlikle değil. Bir bebek kafatası. Toprağın altında buldum. Sular çekilince yüzeyin üstünde görünür hale gelmiş. Kenarlarından yavaşça eşeleyip ortaya çıkardım. Sadece kafatasını bulabildim, gerisi toprağın altında olabilir. Fazla dokunmadım, bozmamaya çalıştım. Küçücüktü, yeni doğmuş bir bebek olabilir. Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten.”

“İşte bu ilginç,” demişti Alp, “orayı bir zamanlar mezar olarak kullanmış olabilirler.”

“Evet, soruşturmak lazım.”

*

Alp, Maya’nın eşyalarını pansiyondan getirmiş, kiralık arabayı teslim etme işini de o üstlenmişti. Haberleşeceklerdi. Maya gitmeden en yakındaki kasaba karakoluna uğradı, komiserle görüştü, ifadesini imzaladı, fotoğraf makinesini ve diğer kayıp eşyalarını sordu. Görmemişlerdi, turistler de hiç söz etmemişti. Sonra arabasının torpido gözünde olan ama Alp’in bulamadığı silahını sordu.

“Ben de size onu soracaktım,” dedi Komiser. “Size gelen memur arkadaşa da hiç bahsetmemişsiniz.”

“Aklıma bile gelmedi,” dedi Maya, elbette yalan söylüyordu. “Onu alabilir miyim?”

“Neden silah vardı yanınızda?”

“İşim gereği.”

“Evet, dağ taş yalnız dolaşıyorsunuz.” Bunları gözlerini kısarak söylemişti. Aslında bu bir nevi soruydu.

“Her zaman değil.”

“Neden silah yanınızda değildi. Oraya tek başınıza gitmişsiniz.”

“Komiser Bey, onu sadece güvenlik için, gerekirse diye yanımda tutarım. Güpegündüz bir turistik mekânda başıma bir şey geleceğini düşünemedim doğrusu.”

“Sizin işiniz silah taşımayı gerektiriyor mu,” dedi adam, “öyle herkese ruhsat verilmez.”

“Ama ben aldım,” dedi Maya, “demek gerektiği konusunda onları ikna etmeyi başarmışım.” Gözünü dikip komisere baktı. Kaşları çatılmış, yüzü ürkütücü bir hal almıştı.

Komiser gözünü kaçırdı. Bu kadında onu rahatsız eden bir şey vardı. Bu kadar kendine güvenmek, bu kadar rahatlık ve dikine dikine cevaplar…

“Onu alayım,” dedi Maya, bal gibi yumuşak bir sesle. Şimdi tatlı tatlı komisere bakıyor, işini halledip buradan bir an önce çıkmak istiyordu.

“Bir form hazırlayacağız onu imzalayın ve alın,” dedi komiser kestirmeden. O da uzatmak istememişti. “Hoş kadın aslında.”

Öyle de oldu. Silahını alan Maya’yı, karakolda eşyalarının başında bekleyen Alp, havaalanına götürdü. Ve Maya Mor Yazgıcı bir hafta önce ayrıldığı İstanbul’a döndü. Yedi günün beş gününü hastanede, bir gününü yollarda geçirmiş, fotoğraf makinesini kaybetmiş, ölmekten kıl payı kurtulmuştu. Şimdi dinlenmeye ihtiyacı vardı. Önce kendini iyileştirecek sonra da yapılması gereken şeyleri yapacaktı.
***
Birinci Bölümün Sonu

İkinci Bölüme Devam Ediniz: "AÇILIŞ" Osmanbey: Sebil Apartmanı


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her hakkı saklıdır. Hiç bir yerde yayımlanamaz. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder