16 Nisan 2018 Pazartesi

3. Bölüm "AÇILIŞ" İki Sürpriz: Apartmandaki Komşu, Telefondaki Adam

Önce 2. Bölümü Okuyunuz.
2. Bölüm "AÇILIŞ" Osmanbey: Sebil Apartmanı




“Aslında Nisan ama ben Nisa haline getirdim. 
Böylesi daha güzel. 
Yalnız yazarken, ‘i’ yerine ‘y’ kullanıyorum.
Nysa yani.”

Güler yüzlü, güzel yüzlü bir kadın kapıyı çaldı. Üst kattaki komşuydu. İki yıldır burada oturuyordu. Kafasına takılan bir şeyi sormak için 6 numaraya inmişti. Kendisi en üst katın yani 7 numaranın sahibiydi. Ev babasından kalmıştı.

Saçları kısacık kesilmiş genç bir kadın kapıyı açtı. Güler yüzlü kadın, Maya’yı gördü. Gördüklerini evine gidince yazdı. Gözlemlerini neredeyse her gün yazardı. A5 boyutlarında bir sürü defteri vardı. Bu aralar yeşil deftere devam ediyordu. Hepsi aynı marka renk renk defterler. Yeşil defterinin geriye kalmış son sayfasına şunları yazdı:
Bugün alt komşumu yakından tanıdım, adı Maya. Bir adı daha var; Mor. Soyadını biliyordum zaten: Yazgıcı. Onu ilk kez yakından gördüm. O farkında değil ama buraya taşındığından beri onu izliyorum. Bugüne kadar. Bugün nihayet kendimi tanıttım. Fiziksel özellikleri: 1.75 boyunda, 65 kilo (tahminen); kumral, kızılımsı saçlı ama kızıl değil, doğal rengi bu, boya değil. Şu anda saçlarını kısacık kestirmiş. Kafasında bir yara var. Tatilde kaza geçirmiş. Öyle diyor (inanmadım).
Atletik yapılı, uzun bacaklı, ince belli, küçük göğüslü, sert yüzlü. Gözleri açık, çok açık ela hatta sarıya yakın (rahatsız edici bir göz rengi bence). Gözleri çok iri. Kaşları gözlerinin hemen üstünde, kalınca kaşları var ve neredeyse hiç kıvrımı olmayan düz kaşlar. Alın çok geniş, yüksek bir alnı var ve çıkık. Burun Grek burnuna benziyor ama daha düz, daha az sivri ve daha az düşük. Ağzı ve çenesi ufak. Dudakları dolgun, çenesi yürek biçiminde (yumuşak, hatta çocuksu). Dişleri iri ve çok düzgün (bence yapma). Sert, korkutucu, etkili, karakter sahibi bir yüz bu. Çenesi ve dudak yapısı yüzün sertliğini yumuşatıyor (çarpıcı bir çelişki). Birbirine zıt iki karakteri var, yüzüne dikkatli bakınca ikisini de görmek mümkün. Sert, acımasız, soğuk; yumuşak, duygulu ve sıcak. Şimdilik bu kadar. Bu konularda yanılmam. İnsan sarrafıyımdır.

Maya, kapıyı açtığında karşısında güleç yüzlü bir kadın gördü. Kadın 1,65 boylarında, balık etine yakın, biçimli vücutluydu. Güzel, küçük mavi gözlere, ameliyattan çıkmış gibi düzgün hafif kalkık bir buruna, incecik kemikleri olan yumuşak bir yüze sahipti. Dudakları küçüktü, gülünce genişliyor iki yanağında gamzeler oluşuyordu. Saçları özel bir biçimde kesilmişti, önünde kısacık kâkülleri vardı, ustaca kesilmiş katlar halinde omuzuna iniyordu. Çok yakışmıştı, o da bunu biliyor olmalıydı.

“Merhaba ben üst komşunuzum. Adım Nysa, Nysa Çırağan.” Sıcak bakan ışıltılı gözleriyle gülüyordu, sesi pürüzsüzdü.

Maya’nın “merhaba” veya ona benzer bir şey demek yerine şöyle dediğini duydu kadın: “Nisâ mı, Nisa mı?”

Kadın bocalasa da belli etmedi: “Aslında Nisan ama ben Nisa haline getirdim. Böylesi daha güzel. Yalnız yazarken, ‘i’ yerine ‘y’ kullanıyorum. Nysa yani.”

Maya, Nysa kelimesinin etimolojik kökenini düşünürken buldu kendini. Sonra toparlayarak tanışma ritüelinin gereğini yerine getirdi.

“Ben de Maya, Maya Mor, ama bu benim gerçek ismim, uydurmadım,” Bir komşunun onu ziyarete gelmesinden hoşlanmamıştı ama öte yandan kibar olmaya çalışıyordu. Elinden geldiği kadarıyla…

Nisan veya kendine Nisa ismini veren ama yazılışının Nysa olduğunu özellikle belirtmiş olan kadın neşeyle güldü: “Mor ha!”

Maya hala içeri davet etmemişti. Nisan, kapı eşiğinde konuşmayı başlatmak zorunda kaldı: “Sizin şu arka balkonda bir asma var.”

“Evet,” dedi Maya, gözünü kadına dikmiş merakla konuşmanın sonunu bekliyordu.

“O senin balkonda sona eriyor. Birden aklıma geldi. Onun filizlerine ip bağlayıp benim balkona doğru uzatabilir miyiz? Ben de bir asmam olsun istiyorum, geçen yıldan beri senin balkonu iyice doldurdu, şimdi biraz da daha yukarılara çıkabilir diye düşündüm.”

“Aaaa,” dedi Maya, “sen de yok mu?” Bu muydu konu!

“Hayır, hiç dikkat etmedin mi? Bütün filizler senin balkonu dolaşıp duruyor.”

“Yooo hiç aklıma bile gelmedi bakmak. Tamam yaparız. Neden olmasın?”

“O zaman ben yukarı çıkıp aşağı sarkıtacağım ipleri hazırlayayım, Şöyle birkaç ayrı koldan filiz olursa iyi olur.”

Maya kapıyı kapattı. Balkona koşup asmasına baktı, onu seviyordu, hem de çok. Ama asma gür ve çoktu, her yerden filizler fışkırıyordu, bir kısmının yukarı doğru ilerlemesinde bir sakınca yoktu.

Biraz sonra Nysa’nın sesini duydu. Aralıklarla birkaç tane ip sarkıttı yukarıdan. Sonra o da aşağı indi. Beraberce filizleri bulup, iplere bağladılar.

“Kimisi yolunu şaşırıp tekrar aşağı doğru gidebilir,” dedi Nysa.

“Yok,” dedi Maya, “ipe bu kadar doladıktan sonra olmaz.”

Kahvaltı sofrası hala ortalıktaydı. Maya isteksizliğini belli etmeden, “bir kahve içer misin, ben hala keyif yapıyordum,” dedi. “Ya da belki kahvaltı?”

“Ben karşıdaki kafede ettim,” dedi Nysa, “yazın genellikle orada kahvaltı ederim. Seni her gün görüyorum. Sabah çıkıp gidiyorsun sonra da on gibi geliyorsun.”

Maya’nın başı hızla döndü: “Beni daha önceden tanıyor muydun?”

“Elbette, buraya taşındığından beri. Ben bu apartmandaki herkesi tanırım, hatta bu semti de çok iyi bilirim.”

“Yazar mısın?” dedi Maya. Bunu laf olsun diye sorduğu o kadar belliydi ki.

“O nereden aklına geldi? Ama doğru, şimdilik biriktiriyorum. Karakterler, yüzler, evler, yollar her şeyi not ediyorum. Şimdilik bu kadarı yetiyor. Sen ne iş yapıyorsun?”

“Onu öğrenemedin mi?”

Maya’nın sağ dudağının hafifçe yukarı kıvrıldığını görse de aldırmadı Nysa, neşeyle devam etti: “Arkeologsun sanırım. Remzi buna benzer bir şeyler söylemişti.”

Maya belli belirsiz bir rahatsızlık hissetti. Gözlenmek istemiyordu, zaten bunu kim ister ki. Yüzü sertleşti, “tanımadığın insanlar hakkında hep böyle bilgi toplar mısın?”

“Herhangi bir insanı değil,” dedi Nysa gülerek, “apartmanımdaki insanlar hakkında bilgi topluyorum. Kırk yıllık Peker Bey’in evine yeni biri geliyor. Eh, bu önemli bir konudur, bunu boş veremem canım. Burada sadece yedi daire var.”

Maya söyleyecek bir şey bulamadı, haklı olabilirdi. Ama az önce söyledikleri, Nysa’nın araştırma ve gözlemlerinin sadece bu apartmanla sınırlı kalmadığını göstermiyor muydu.

“Sen, kaza mı geçirdin?

Maya, artık asma olayının bir bahane olduğuna iyice emin olmuştu.
“Evet ama sen bunu nereden anladın?” dedi dudakları gülümser gibi yayılmıştı ama gözleri buz gibiydi.

“Sen tatile gitmeden önce seni görmüştüm. Sonra eve geldiğini duydum işte arka balkondan gelen sesler falan. Başında sargı vardı, önceleri onu eşarpla kapatıyordun, sonra da baktım ki o güzelim saçlar gitmiş.”

Maya Mor ne cevap vereceğini düşünürken Kor, arzı endam ederek balkona çıkmış, Nysa’ya sürünmeye başlamıştı.

“Merhaba kızım,” dedi Nysa, “nasılsın Kor?”

“Kor mu? Adını nerden biliyorsun?”

“Remzi mamasını vermek için buraya geldiğinde ben de geldim. Onunla konuştum. Remzi’den kaçıyordu ama bana geldi. Siyam kedileri yalnızlığa gelemez. Bir arkadaşımın kedisi intihar etmişti.” Nysa, korkutucu bir sesle konuşmuştu.

“Ne!” Bu nasıl bir şey böyle, evime girmiş!

Nysa, "ne!" nidasını ya yanlış anlamıştı ya da yanlış anlamayı seçmişti. İstifini bozmadan hikâyesine devam etti: “Evet, evet intihar etmiş. Kadın onu on günlüğüne bırakıp gitmiş. Evde her şey var, her taraf yiyecek ve su dolu. Ama bizimki biraz mamasından yemiş sonra hiç dokunmamış. Kadının yatağına yatmış ve bir daha da hiç kalkmamış. Kadın eve gediğinde yatağının içinde, pikenin altında bulmuş onu. Uyur gibi, donmuş kalmış olarak.” Bunları adeta zevk alarak anlatmıştı.

“Sen ciddi misin?” diye sordu Maya, bu sefer ki hayreti kesinlikle kediciğin intiharıyla ilgiliydi. Ama içinden gelen bir ses bu kadının onunla dalga geçtiğini söylüyordu.

“Ciddiyim elbette, bunlar çok duygulu bir türdür ve sadece eş seçtikleri insanı isterler hatta başka bir Siyam’ı bile değil, sadece eşlerini.”

“Eş mi, ben anneleri diye biliyordum.”

Tartışmaya girmedi Nysa, “bir daha gidersen ben bakarım ona,” dedi. Biraz önceki sorusunu unutmamıştı, “başına ne oldu?”

“Bir kaza geçirdim. Milas yakınlarında kiralık arabamla bir bayırdan yuvarlandım. Oraya bir ören yerini araştırmaya gitmiştim. Beş gün hastanede kaldım sonra da buraya geldim.” Maya kafasını sağa yatırmış Nysa’yı daha dikkatli incelemeye başlamış, başka sorun var mı, gibilerinden bakıyordu.

“Ooo, gerçekten ölümden dönmüşsün. İyi misin şimdi?” Çok samimi olarak soruyordu.

“Evet, neredeyse yirmi gün geçti. Gayet iyiyim, yavaş yavaş koşmaya da başladım.” Bunu söylediği an pişman oldu.

“Koşmayı hiç sevmem,” dedi Nysa cevap olarak, “ama sana parka kadar eşlik ederim.” Sonra gitti. Kahve veya çay içmek istememişti.

Maya düşündü. Otuz yaşında var mıydı Nysa, genç kız gibiydi ama diğer yandan… Bir anda aklına gelen şeyle kapının arkasında kalakaldı: “Ne oldu biraz önce? Ona, neden evime girdin bile diyemedim.”

O sırada telefon çaldı, ev telefonuydu çalan.

Karşısındaki bir erkek sesi: “Maya Yazgıcı ile görüşmek istiyorum,” diyordu.

“Benim” dedi, Maya.

Erkeğin sesinin rengi değişmişti daha samimiydi şimdi.
“İsmim Selim Baha Birgili. Babanızın bir tanıdığıyım. Daha doğrusu babam, babanızın bir arkadaşıdır.”

“Evet, buyurun.” Sesini alçak tutarak, yumuşak çıkarmaya çalışmıştı. Bekliyordu.

Erkek şimdi biraz daha temkinli konuşuyordu, karşı tarafın çok da hoşlanmadığını hissetmişti.
“Babanız aradı, ben İstanbul’da savcıyım. Kazadan bahsetti. Ben de biraz araştırdım.”

“Neden araştırdınız, anlamadım?”

“Açık söyleyecek olursam babanız kazaya biraz şüpheyle yaklaşmış.”

“Yaaa,” dedi Maya şaşırmayarak ama şaşırmış gibi yaparak.

“Evet, anladığım kadarıyla biraz soruşturmuş. Ben de karakolu aradım komiserle görüştüm, hastaneyi aradım, doktorla görüştüm.” Susarak Maya’nın yanıtını bekledi.

“Eee” dedi Maya.

Adam en önemli cümlesini söylediğini belli eder bir tonda üstüne basarak konuştu: “Kaza falan yokmuş. Saldırıya uğramışsınız.”

“Bunu babama söylediniz mi?”

“O zaten bir şeyler biliyordu, dedim ya hastaneyi aramış olmalı sonra babamdan telefonumu almış, beni aradı ve yardımcı olmamı istedi.”

“Ne gibi bir yardım?”

“Ne olduğunu öğrenmemi istedi. Yani ilk planda. Şimdilik…”

“Babama bulgularınızı sundunuz mu?” dedi Maya keserek, hafif alaycı çıkmıştı sesi.

“Bir şeyler söyledim elbette, niye saklayayım ki. Benden yardım istedi ben de yaptım. Sizi görmek istiyorum. Konuşmamız lazım.”

“Babam mı istedi bunu?”

“Pek değil,” dedi adam, “ama ilginç bir olay, üzerinde durmak lazım. Sizden bilgi alsam iyi olacak. Sonra biraz daha araştırmak isterim. Tanıdıklarım var. Onlara başvuracağım. En azından ilgilenen birileri olduğunu bilsinler, zaten esas amaç her zaman bu değil midir?”

Öyledir, diye düşündü Maya. Bu kişinin arkasında bir takım güçlü kişiler var diyerek gözdağı vererek iş yaptırmak… “Evet, anlıyorum” dedi Maya tarafsız bir şekilde. İyi niyeti anlıyordu. Dünyayı çok iyi tanıyordu. Bu tip işlerin nasıl yürüdüğünü bilirdi. Babasının bu tür şeyler yapabileceğini de tahmin ederdi, daha önceden de yapmıştı. Daha iki yıl önce eski bir askeri kiralamamış mıydı, koskoca kıtada onu bulması için: Hulyo… İsim aklına geldiği an içi sızladı. Hızla kafasından atmaya çalıştı aklına gelen görüntüleri.

“Orada mısınız?” dedi adam, ısrarcıydı: “Görüşebilir miyiz?”

“Bakın ifadelerimi okudunuz o zaman?”

“Hayır, hayır” dedi adam ,“sadece olanı kısaca anlattılar. Ayrıntıları bilmiyorum, çok da ısrar etmedim sizinle görüşmem daha doğru olur.”

“Neden?” dedi Maya.

“Ortada suç var.”

“Siz orada görevli değilsiniz.”

“Olabilir, ne önemi var ki, konuyu öğrenmek istiyorum. Yapacak bir şeyim varsa yaparım yoksa zaten ilgilenemem. Ne dersiniz? İsterseniz benim çalıştığım yere gelin.”

“Yok” dedi Maya, keserek.

“Nerede oturuyorsunuz?”

“Osmanbey” dedi Maya, içinden ev olmaz diye düşünüyordu eve tanımadığı insanları çağırmaktan hoşlanmazdı.

“O zaman iş çıkışı Nişantaşı’nda bir kafede görüşelim, ben de Nişantaşı’nda oturuyorum.”

Maya adamı merak etmişti, içinden gelen sese uyarak yanıtladı: “Tamam, ne zaman?”

“Bu akşam olur mu? Saat yedi gibi Aşçı’da buluşalım. Orayı biliyor musunuz?”

“Evet, ama Aşçı değil, Ahçı olacak. Girişinde açıklama bile yazmışlar. Bahçesi var, karakola yakın.”

Adam güldü. “Peki, ben de böylece öğrenmiş oldum. Akşama görüşürüz o zaman. Cep telefonu numaranızı alırsam sizi bulmam daha kolay olacaktır.” Maya numarayı verdi, adam telefonu bir kere çaldırdı. Maya numarayı kaydetti: “Savcı Selim Baha.”

Saat dörttü, Maya görüşmeye gidecek, bu yaptığı saçmalık için babasını da aramayacaktı. Ailesinin varlığını her zaman yanında veya arkasında hissetmeye alışkındı. Onlar kendi üzerine düşeni yapardı, Maya da öyle. Kuşlu Gölet olayı onun halletmesi gereken bir işti, başkalarının değil. O sadece iyileşme sürecinin dolmasını bekliyordu.

Saat yedide kafedeydi, telefonu çaldı, açtı, uzak masalardan bir adam el salladı. Cep telefonlu dünyada insanların kendilerini tanıtmak için çoğu zaman komiğe kaçan yaratıcı çözümlere ihtiyaçları yoktu. Maya Mor, iç mekânı geçip bahçe bölümüne geldi. Giriş katı bir daire, arka bahçesiyle birlikte yemekli-içkili bir mekâna dönüştürülmüştü. Bizim, Sebil’in bahçesi kadar burası diye düşündü Maya, ama oradaki doğallık, Remzilerin yetiştirdiği sebzeler burada yoktu elbette.

Maya masaya yaklaştı. Hoş bir adamdı oturan, ciddi ve soğuk görünüyordu, uzun sayılırdı, atletik bir yapısı vardı, muhtemelen spor yapıyordu. Ayağa kalkıp Maya’yı karşıladı. Tahmin ettiğinden daha uzundu. Gözlerini karşıdakinin gözlerine kilitleyerek bakan kişilerdendi. Onlar, karşıdakileri kendi gözlerinin içine hapsetmek ister gibi bakarlardı. Bir tür ipnotizma bu, diye düşünürdü Maya gayet iyi bilirdi bu bakışı, böyle insanlar tanımıştı, kendisi de öyleydi. O da baktı, gözleriyle adamı yokladı. Kendisi hakkında ne biliyordu bu adam.

Maya üzerine bol, renkli minik çiçeklerle bezenerek daha az resmi bir hale getirilmiş, krem rengi bir bluz ile dar kesimli kumaş bir pantolon giymiş, başına da pantolonunun kahverengisine uygun, ilginç bir şekilde bağladığı eşarbını takmıştı. Başındaki eşarpla eski zaman filmlerindeki kadınları hatırlatıyordu. Adam, Maya’ya sıcak gözlerle baktı, eşarbın hikmetini anlamıştı.

“Yiyecek bir şeyler istedim,” dedi Selim Baha Birgili, “siz de ister miydiniz? Ben açım, bu da akşam yemeğim olacak.”

Elinde alyans yoktu. “Evli değilsiniz galiba,” dedi Maya otururken, “evde sizi bekleyen biri yok sanırım.” Gerekli bilgileri alalım bakalım öncelikle.

“Yok” dedi adam. “Yalnız yaşıyorum, hiç evlenmedim.”

“Bundan sonra biraz zor evlenirsiniz,” dedi Maya gülerek.

“Neden?” dedi adam tebessüm ederek.

“Yaşınız geçmiş, otuzbeşini geçen çok erkek tanıyorum. Hayatlarından öyle memnun oluyorlar ki evlenmeyi istemiyorlar.”

“36 yaşımdayım,” dedi adam. “Ve evet yalnız yaşamak tam bana göre.” Bunları çok da umursamadan söylemişti.

Soruşturmasını şimdilik bitiren Maya da bir şeyler istedi. Adamın istedikleri geldi. Bir süre konuşmadan yediler. Adam gerçekten aç olmalıydı. O arada Maya adamı inceledi. Düz, dalgasız oldukça gür siyah saçları vardı, sol taraftan düzgün bir şekilde ayrılıp sağ tarafa bırakılmıştı. Favorilere belli bir şekil verilmişti. Saç modeli, özen gösterildiğini ve bu stile göre saçlarının belli aralıklarla kesildiğini gösteriyordu.

Yuvarlak yüzü, çukur çenesi, iri ama düzgün bir burnu, simetrik yüz hatlarıyla daha ilk andan itibaren insanların ona güven duymasını sağlayan o şanslı insanlardandı. Maya, yemek yiyen ellerini inceledi onlar da bakımlıydı. Sırtından çıkardığı, yandaki sandalye arkasına düzgünce yerleştirdiği yaza uygun bir kumaşa sahip ceketinin özel bir kumaştan yapılmış olduğunu, konfeksiyon ürünü olmadığını hemen ilk bakışta anlamak kolaydı. Tiril tiril ütülü keten ipek karışımı çizgili pastel renkli gömleğin üzerine taktığı ipek kravatını çıkarmamış, yemek yerken kirlenmesin diye sağ omuzundan arkaya atmıştı. Fazla bakımlı, fazla şık, diye düşündü Maya.

Maya şarap istemişti, adam bira içiyordu. “Niye savcı oldunuz?” dedi Maya laf açmak için değil, gerçekten merak ettiği için sormuştu bunu.

“Hukuk okudum dışarıda, İngiltere’de, sonra burada fark derslerini verdim, staj yaptım birçok yerde, daha İngiltere’deyken savcı veya hâkim olmayı kafama takmıştım. Belki bir gençlik hayaliydi.”

“Arada çok fark olmalı.”

“Nasıl?”

“ Yani İngiltere’deki işleyiş ile buradaki işleyiş arasında.”

“Evet,” dedi adam, “ hem de nasıl. Ama birçok yer birbirinden farklıdır zaten.”

“İstanbul’da çalışıyorsunuz, çok gençsiniz, bu yaşta burada savcı olmak kolay değil diye biliyorum.”

“Bir yıldır İstanbul’dayım, yıllardır Anadolu’nun birçok yerinde çalıştım. İstanbul serüvenim yeni başlıyor.” Sonra konuya geldi, “ne oldu anlatın,” dedi. Maya baştan sona olan biteni kısaca anlattı. 

Adam araya nadir olarak girdi, birkaç soru sordu, çoğunlukla dinledi.

“Bu kadar,” dedi Maya.

“Silah meselesi nedir?” dedi adam.

“Silahlı mı, hangi silah?” Oysa soruyu anlamıştı.

“Senin silahın varmış, komiser dedi telefonda. Yanında silah taşıyan bir kadın görünce rahatsız olmuşlar, senden şüphelenmişler. ‘Bu işin altında başka bir şey var, yoksa kadın yanında neden silah taşısın’ dedi bana. Zaten olaya da inanmamışlar, tanıdığın birinin yaptığını düşünüyorlar.”

Doğrudan konuşuyordu. Maya bu görüşmeyi neden yaptıklarını şimdi daha iyi anlamaya başlamıştı. Adam merak etmişti. Merak tehlikeli bir şeydir, yakalandınız mı kurtulamazsınız.  Ben de seni merak ettim.

“Silahım var,” dedi dürüstçe, “çünkü her türlü yerde bulunuyorum.”

“Meksika’da ne oldu?” dedi adam.

Maya’nın yüreği buz kesti bir an. “Babam mı söyledi?”

“Elbette yoksa nerden bilebilirim, orada bir kazıda eşinizin kaçırıldığından bir daha da ondan haber alamadığınızdan bahsetti. Onu aramak için bütün Latin Amerika’yı dolaşmışsınız galiba, birkaç yıl…”

Devamını Maya’nın getirmesini bekleyerek sustu. Bütün bu konuşmaları sıradan bir konudan bahseder gibi yapmıştı.

“Bir yıl,” dedi Maya, bu konuyu konuşmak istemiyordu.

“Bulamadınız sanırım.”

“Babam size bunları neden anlattı, anlamadım. Aslında bütün bildiği de bu kadardır, hiçbir ayrıntıyı bilmez.”

Adam olağanlığını hiç bozmadan devam etti. “Ben silahı öğrenince ona sebebini sordum, o da aslında sizi savunmak için kısaca bahsetti. Çok şey yaşadığınızı ve bu olaydan sonra silah aldığınızı söyledi, Sanıyorum burada da ruhsat almanızı kolaylaştırmış bu olaylar.”

“Evet, öyle sayılır,” dedi Maya, “bir de yaptığım iş var, anlaşılacağı gibi bazen tehlikeli olabiliyor.” Alay edercesine baktığını düşünerek gülümsemişti adama ama daha çok yüzünü buruşturmuştu.

“Bunlardan söz etmek istemiyorum,” dedi sonra kararlı bir şekilde. “Oradaki olayın kocamla veya başka bir durumla ilgisi yoktu, buna eminim. Bir yıl önce İstanbul’a geldim, şimdiki evime yerleştim. Kendime gelmeye çalıştım. Uluslararası bir projede danışman olarak çalışmaya başladım zaten onlarla ilişkim vardı, böylece bu işi buldum. Basit bir iş aslında; tatil yapıyorsun, yer görüyorsun ve bir yandan da işini yapıyorsun.”

Kafasını hafifçe sallayarak dinledi adam bunları. “Neden yalnız gittiniz?”

Maya Mor, bunların yanıtlarını şu tanımadığı adama söylemek zorunda olmadığını düşünürken aklına gelen başka bir fikirle diklenme arzusundan vazgeçip işini iyi bilen bir uzman edasıyla anlattı: “Çünkü gözlem yapmaya gitmiştim. Benim raporuma göre oraya yüzey araştırması için bir ekip gönderip gönderilmeyeceğine karar verilecekti. Benimki gözlem yapma, soruşturma işiydi. Bu tür bir işi bir veya iki uzman kişi yapabilir. Gerisi sonraki işler. Arkadaşlarla yerleri paylaştık ben de burayı aldım. Gayet ‘uygar’ bir yerde,” uygar kelimesini tırnak içine aldığını gösteren el işareti yapmıştı, “oraya gidip, gündüz vakti birkaç fotoğraf çekip, biraz sağı solu eşeliyorsunuz, çevredeki yerel halkla konuşuyorsunuz, oranın ne olup, olmadığını anlamaya çalışıyorsunuz, potansiyeline dair birkaç fikir edinip ilk raporu yazıyorsunuz. Hepsi bu.”

“Bunu yapan tanıdığınız birisi değilse birileri orada olmanızdan hoşlanmamış,” dedi adam, “belki de sizi birine benzettiler, belki de delinin biriydi ama cinsel bir suç olmadığı ortada yoksa başınıza daha başka şeyler gelebilirdi. Ayrıca öldürmek isteselerdi daha farklı davranırlardı diye de düşünüyorum, sonuçta kafanıza vurulmuş ama arabanızın yanına sürüklenip bırakılmışsınız.”

“Tepeden atılarak,” dedi Maya sertçe. “Kesinlikle ölebilirdim.”

“Ama ölmediğinizi anlamış olmalılar,” dedi adam, “sizi yola atmışlar, en nihayetinde birileri oradan geçecekti. Sizi yukarıda bıraksalardı daha zor bulunurdunuz. Öyle değil mi?”

Orada bulduğum bebek kafasıyla bağlantılı bir olaydı bu, diye düşündü Maya ama bunu yüksek sesle söylemedi.

“Oraya gitmeyi düşünmüyorsunuz değil mi?” dedi adam, çok ciddiydi.

“Hayır,” dedi Maya Mor, çok kesin bir ifadeyle kafasını da sallayarak söylemişti bunu ve elbette yalan söylüyordu.

“Ben de biraz araştırayım,” dedi adam, “bakalım bir şeyler bulabilir miyim?”

Sonra başka şeylerden söz ettiler, kitaplar, müzik, filmler… Saat onda kalktılar. İkisi de yürüyerek evlerine döndü.

Maya güzel bir gece geçirdiğini düşünerek eve girdi. Kor içerden koşarak ve konuşarak geldi. Yere yatıp karnını açtı. Venüs gibi seksiydi. Maya uzun uzun karnını okşadı. Sonra da yattı. Hala çabuk yoruluyordu.

*
Ertesi sabah sporunu yapmış olarak on gibi eve dönerken karşıdaki kafe aklına geldi, baktı Nysa orada oturuyordu. Dediği gibi. Maya’ya elini salladı, “gel” diyordu ama Maya istemiyordu, bir işaret yapıp içeri girdi, artık ne anladıysa, diye düşünmüştü, çok umurunda değildi. Hayatına sızma ihtimalini hissettiği kimselerle samimi olmazdı.

Bir saat sonra kapı çalınca gerildi, Nysa olmalıydı gitti açtı, hayır değildi, yaşlıca bir adam, bir beyefendi kapıdaydı.

“Merhaba Maya Hanım sizi ziyarete gelemedim,” dedi adam, “evi satın aldığınızı duyunca gelip kendimi tanıtayım istedim. Ben 3 numarada oturuyorum, bu apartmanın yöneticisiyim.”

Maya, Nysa’yı görmemiş olmanın verdiği mutlulukla konuştu: “Memnun oldum. Sami Bey olmalısınız, aslında sizi ismen tanıyordum. Buyurun içeri geçin,” Kor, ok gibi fırlayıp önlerinden geçti. Daha hala ufaktı, saklanmaya gidiyordu.

“Bir kediniz var.”

“ Evet,” dedi Maya, “evi satın alıp, eşyaları gönderince aldım. Burası artık tam anlamıyla benim evim oldu.”

Adam içeri geçti, oturdu. Ayakkabılarıyla girmiş, sormamıştı bile. Maya bunu düşünürken buldu kendini, evde kedi vardı ve aşıları… Ahhhh! bu konuyla hiç ilgilenmemişti.

“Güzel bir ev olmuş, değişmiş,” dedi Sami Bey. “Modern, rahat, ferah, içeride hala taze mobilya kokusu var.” İçten söylemişti bunları. Maya bir Türk kahvesi yaptı, öyle istemişti adam. Bol şekerli. Sami Bey, apartmanın tarihini anlattı, biraz komşulardan bahsetti. Nysa’yı atlamıştı.

“Bir de Nysa var,” dedi Maya, “benim üst komşum.” Adamın yüzü bulanır gibi oldu. Maya bunu hissetmesine rağmen geri adım atmadı, bu Maya’nın konuşmak istediği bir konuydu. “Geçen gün beni ziyarete geldi. Ben burada yokken Kor ile ilgilenmiş. Kedimle yani.”

“Evet, doğru sizin üstünüzde oturuyor,” dedi adam “iki yıldır burada yaşıyor.”

“Aileden kalmış bir daire sanırım.”

“Evet,” dedi Sami Bey. “Anne ve babası öldüler.” Durdu, sonra devam etti: “Acı bir hikâyedir, bundan söz etmekten pek hoşlanmayız.” Maya’nın anlamayarak baktığını görünce biraz daha devam etti, “apartmandakilerden bahsediyorum.”

“Ne oldu, kazada mı öldüler?”

“Yok” dedi adam duraklayarak, “öldürüldüler, burada üst dairenizde oldu olay.” Bir şey söyleyecekken vazgeçti, “ben kalkayım artık,” dedi. “Güle güle oturun,” gibi hoş şeyler söyleyerek gitti.

Maya kapıyı kapattı, bir müddet düşünerek orada kaldı. Bu işte bir şey vardı, iyi olmayan bir şey.

Remzi Bey’e telefon edip yukarı çağırdı. Bu meseleyi hemen öğrenmek istiyordu. Adam gelince doğrudan sordu, “yönetici bana yukarıdaki komşuların öldürüldüğünden bahsetti.”

Adam cevap vermedi. Yüzünde belli bir ifade yoktu. Maya üsteledi, “merak ettim, Nysa ile de görüştüm bir iki kez, ne olup bittiğini öğrensem iyi olur.”

“Çok oldu,” dedi adam, “yıllar önce.”

“Ne kadar önce?”

“Bir on üç yıl vardır herhalde.”

“Kızları da mı saldırıya uğramıştı yani Nysa?”

Adam aynı donuk ifadeyi kullanarak cevap verdi, “Nisan Hanım üç yıl önce hapisten çıktı. Anne babasını öldürmekten uzun yıllar içerde yattı. İki yıl önce de tekrar buraya geldi.”

Maya içindeki ürpertiyi duydu ama yüzü bir şey belli etmiyordu. Soğukkanlılıkla Nysa’nın o sırada kaç yaşında olduğunu sordu. “On altı,” dedi adam net ve kısa cevaplar veriyor, konuyu kapatmak istiyordu.

“Neden?” dediğini duydu Maya kendi sesinin, aslında istemeyerek çıkmıştı bu soru ağzından.

“Bilmem,” dedi adam, “uyuşturucu kullanıyormuş.”

Maya konuşmadan kaldı bir müddet. Ne diyeceğini bilemiyordu. Başkasının hayatına sızmak, özel hayatıyla ilgilenmek onu rahatsız etmişti ama bazen gerekliydi bu.

“Biz bu konuyu kapattık,” dedi Remzi Bey. “Herkes çok acı çekti. Siz de açmasanız iyi olur.” Durdu sonra da samimi olduğu hissedilen bir sesle devam etti: “O benim çocukluk arkadaşımdır.”

*

Maya birkaç gündür hazırlık yapıyordu. Güney Ege’ye tekrar gidecek, yarım bıraktığı işi bitirecekti. Yeni bir fotoğraf makinesi aldı. Çeşitli aksesuarlarla makineyi güçlendirdi, kaybolanın yerine yeni bir tripod aldı. Yeni bir tablet aldı. Eskisini iki yıldır kullanıyordu. Onun içindekileri boşalttı, USB belleğe aktardı, bazı dosyalarını yeni tablete yükledi. Ayrıca notebook’unu da yanına alacaktı. En iyi onda yazabiliyordu. Tablet, yanında dolaştırmak içindi ama yazı yazarken notebook şarttı. Kamp malzemelerini gözden geçirdi, onları da yanına alacaktı.

Uçakta yer ayırttı. Gittiği yerde araba kiralayacaktı. Alp’e mail atarak olay yerine ve köye gidip gitmediklerini sordu. Bir gün sonra Alp’ten yanıt geldi. Gitmemişlerdi, özür diliyordu. Kaunos yakınlarında bir şeyler bulmuşlardı, bütün ekip oraya gitmişti, hala ordaydılar ve yakında raporlarını tamamlayıp geri döneceklerdi.

Maya hiç şaşırmamıştı. Böyle bir durumda kendisinin tavrının ne olacağını düşündü. “Muhtemelen böyle yapmazdım,” dedi kendi kendine, söz verir gibi. “Ekibimden biri saldırıya uğramış, en azından gider bakardım, bir görünürdüm oralarda,” dedi yüksek sesle. Yüksek sesle konuşma huyu vardı. Yanında kimse yoksa bunu sık yapardı.

Son gün Koruk için Remzi’yle konuşmayı planlarken kapı çaldı o da açtı, Nysa’ydı gelen. Maya kapıda kaldı, duygularını belli etmemeye çalışmıştı ama yine de bir tuhaflık vardı üzerinde. Kalbinin üzerine bir ağırlık indiğini hissediyor, gözleri sorar gibi bakıyordu. İsteseydi belli etmezdi. Rol yapmak istemiyordu, onun bir zamanı vardı.

Nysa bir şeyler sezdi ama sonra bir şey yokmuş gibi konuşmaya başladı: “Gidiyorsun galiba?”

Maya iri gözlerini açtı: “Nereden çıkardın bunu?”

“Balkondan,” dedi Nysa, muzipçe, “unuttun mu ben yukarıdayım sen aşağıda. Telefon konuşmalarını dinledim. Özellikle değil tabii. Yani istemesen de duyuyorsun, sevgili Maya.”

Maya şaşkındı ama öte yandan Nysa’nın açıklamaları gayet mantıklıydı. En çok, “sevgili Maya” ifadesine takılmıştı. Ne zamandan beri tanışıyorlardı, birdenbire ortaya çıkan bu samimiyet hayret vericiydi.

Hala kapıda konuşuyorlardı.

“Ben buradayım,” dedi Nysa, “Kor’a bakarım.”

“Ona bakmaya gerek yok, Remzi Bey’e söyleyeceğim, suyunu ve mamasını o verir.”

“Yok, ben veririm” dedi Nysa, “ara sıra insan yüzü görmesinde yarar var, biliyorsun bu Siyamlar çok duygusal yaratıklarıdır, benimle de arası iyi, Remzi onu korkutuyor.”

“Çocukluk arkadaşıymışsınız?”

“Evet,” durdu. Gözlerini Maya’nın gözlerine dikerek baktı, onu şimdi daha dikkatle inceliyordu. Gözlerini kaçırmadan, “öğrenmişsin,” dedi.

“Duydum bir şeyler.”

“Remzi mi söyledi?”

Maya tereddüt etti. Tam da öyle sayılmazdı, adamı zorlayarak öğrenmişti olanları.

“Aslında önce şu aşağıdaki yönetici olan bey bir şeyler söyledi. Ben de merak edip Remzi’yi çağırdım, açıkça sordum o da bir iki bir şey söyledi ama ayrıntıya girmedi.”

Nysa, “anladım” dedi. “Bir katili evine almak istemiyorsun sanırım.” Döndü, yukarıya, evine çıktı.

Maya, kapıyı kapattı. Kapının arkasında hiç kımıldamadan düşündü. Çok şey geldi aklına. Anahtarını, telefonunu aldı ilk kez üst kata çıktı. Kapıyı çaldı.

Nysa açtı, rahattı, gülerek, “hoşgeldin” dedi, “evime ilk kez geliyorsun.” Evdeki bütün eşyalar yeniydi. Tertemiz, yepyeni mobilyalar. Ev mis gibi tarçınlı kek kokuyordu.

“Gel balkonumu gör, orda oturalım, kek yapmıştım, yanında nefis bir kahve de içeriz değil mi?”

“Türk kahvesi istemem,” dedi Maya, “sabah içmiştim.”

“Bende her türlü özel kahve var canım, şimdi sana bir karışım yapacağım. Sen otur.”

Balkon çok güzel döşenmişti. Rahat koltuklar, zigon sehpalar, ayak uzatmak için tabureler… Her taraf çiçek doluydu. Aloe Vera, birkaç saksıda birden vardı. En gölge yerlerde büyümüşlerdi ve çok büyümüşlerdi. Kocaman bir saksı içinde zakkum gördü Maya. Evde bir zakkum... Yakışır.  Porsuk ağacı da var mıdır? Ve Maya şaşkınlıkla kalakaldı. Evet, işte şu ilerideki ağaç bir porsuktu.

Nysa geldi. Kahveleri ve keki büyükçe bir tepsiye koymuştu. İçinde şeker ve süt de vardı.

“Sütü ısıttım, istersen ilave edersin, tarçın da var, eklemek istersen.”

Maya kahvesine süt koydu, biraz tarçın ilave etti, güzel bir kahve olmuştu. Biraz kekten aldı, nefisti.

“Sen mi yaptın?”

“Evet” dedi Nysa.

Maya ayaklarını tabureye uzattı, kahvesini ağır ağır yudumladı. Huzuru hissetti. Nysa da aynı şeyi yapmıştı. Beş dakika boyunca sessizlik içinde oturup kahvelerini içtiler. Konuşmaya ihtiyaçları yoktu. Birbirlerinin varlıklarından rahatsız değillerdi. Yana yana oturmanın, sessiz anlaşmanın tadına vardılar. Sonra büyü bozuldu. Maya’nın telefonu çaldı.

Arayan Savcı beydi, araya belli bir mesafe koyarak konuşuyordu; ne sıcak, ne soğuktu, yine de huzur vericiydi sesi. Maya’ya yeni bir haber alıp almadığını sordu. Almamıştı, arkadaşı Alp de oraya gitmemişti. Zaten Savcı beyin öğrenmek istediği buydu. Maya, oraya gideceğini söylemedi. Sadece kısa bir tatile çıkacağından söz etti. “Nereye gideceksiniz?” dedi adam. Assos, diye aklına ilk gelen yeri söyledi Maya. Bunu önceden düşünmemişti artık geri dönemezdi. Adam, “gelince beni arayın, görüşelim” dedi. “Olabilir,” dedi Maya. Kapattılar.

Nysa, bağdaş kurarak oturduğu geniş koltukta, dudağına götürmek üzere olduğu fincanı durdurarak konuştu: “Yalan söyledin.” Gözlerini kısmış, yüzüne gizemli bir gülümseme yerleştirmişti: “Kimdi o?”

“Bir aile dostuymuş, burada savcıymış, babam bulmuş onu, geçenlerde aradı, kazayla ilgileniyor.” Maya da yarı yarıya uzandığı koltuktan Nysa’nın gözlerinin içine bakarak konuşmuştu. Yukarıdan her şeyi dinlemiş.

“Orada neler oldu?” dedi Nysa.

Ben anlatırsam o da anlatır. Maya bebek kafatası dahil hiçbir şey atlamadan anlattı. Olguları sıraladı, araya yorumunu katmadı. Şu oldu, bu oldu, söyle oldu, böyle oldu.

Nysa bir kere bile kesmeden onu dinlemişti. Büyük bir dikkatle Maya’ya baktı: “Ve şimdi de oraya hesaplaşmaya gidiyorsun.”

Maya irkildi: “Bunu nereden çıkardın?

“Karakterinden,” dedi Nysa. “Sende bir şey var. İçinde birini saklıyorsun. Sen buraya taşındığından beri seni gözlemliyorum. Senin benden değil, asıl benim senden korkmam lazım. Uzak kalamadım işte, deli deliyi çekermiş.”

Maya güldü, “ Asla deli değilim, bunu kabul etmem.” Oysa beyninde yankılanan bir ses şöyle seslenmişti: “Belki de.”

Nysa, “Ben de değilim ama ne demek istediğimi anladın sanırım.”  Anlamlı anlamlı baktı, dudağının kenarına yerleşen minik bir büklüm hafifçe güldüğünün işaretiydi.

Yine sessizlik… Bu seferkinin anlamı farklıydı; biri bekliyor, biri anlatmaya hazırlanıyordu.

Nysa, çok bekletmeyip başladı, “az önce” dedi “o uzun sessizlikte beni olduğum gibi kabullenebileceğini hissettim. Ben de senin için aynı şeyi yapabileceğimi biliyorum. Maya itiraz edecek gibi oldu. “Dur kesme!”

“On altı yaşımdaydım bir adamla tanıştım benden en az on yaş büyüktü. Ona Cek diyorlardı. Kızıl Cek. Adı buydu. O sıralarda çeşitli maddeleri denemeye başlamıştım. Merak... İnan sadece merakla başladı her şey. Başka bir dünyada bulunmak başka biri olmak, etrafındaki aptallara hiç benzemeyen arkadaşlarının olması, farklı bir çevre... Onu karanlık barlardan birinde tanıdım. İlk onunla seviştim, feci halde âşık oldum. Ölecek gibiydim. Onsuz vücudumdan kan akmıyordu sanki. Harçlığım, biriktirdiğim paralar suyunu çekti, hiç durmadan para taşıyordum ona. Sonra evden para istemeye başladım. Bir noktadan sonra o da tıkanınca evdeki paralardan çaldım. Annemin kartını kullanarak azar azar para çektim. Anlamaya başladıkları bir noktada o olay oldu. Sadece altı ay, altı ayda oldu her şey. Bir hafta sonu annemler Sapanca’ya gitmişlerdi, orada yazlıkları vardı. Ben de eve Kızıl Cek’i çağırdım. Bir sürü malzemeyle geldi. Sonrasını hatırlamıyorum. Arkadaşlarını da çağırmış. Kim olduklarını tam olarak bilemedim hiçbir zaman. Bazen aklıma görüntüler takılıyor, hareketli bir suda görür gibiyim onları, olanları, görüntüler suda kayıp duruyor, yerinde durmuyor hiç biri.”

Sonra, durdu, sesi eski netliğini kaybetmişti, hafif ve boğuk çıkıyordu. “Sonra annemler gece eve geliyor. Muhtemelen komşular haber verdi. Balkona çıkmıştık bir ara, belki orada gürültü yapmıştık. Bangır bangır müzik çalıyorduk. Ve bilirsin balkondan her şey duyulur.” Burada güldü, gerçek bir gülüşten ziyade anlatısını kolaylaştırmak için araya giren bir nefes alma anıydı bu.

“Kapıyı açıyorlar ve bizi görüyorlar. Geldiklerini kimseye haber vermemişler belki de rezalet çıksın istemediler. Denetimi sağlayıp, yanımdakileri kovup, benimle hesaplaşacaklardı. Öyle olmalı.” Kafasını sallayarak bu dediğini düşünceli düşünceli onaylıyor. “Çığlıklara uyanmış komşular, kapı açıkmış. İçeri girdiklerinde, annem ve babam kan gölünde yatıyormuş, ben ilerde baygın yatıyormuşum. Çığlıkları geç duymuş olabilirler, bu evi biliyorsun neredeyse hiç ses geçirmez. Ancak kapıyı açman lazım ses duymak için, ya da balkon…” Burada tekrar kıkırdıyor eski esprisini hatırlatır gibi. “Merdivenlerden koşarak kaçanlara özgü ayak patırtıları gelmiş kulaklarına, bunların hepsini mahkemede öğrendim. Benim her tarafım kan içindeymiş. Bıçak da benim elimdeymiş.”

“Mizansen gibi,” dedi Maya Mor, ilk defa konuşmuştu.

“Evet muhtemelen. Bana eve gelenleri sordular, hiç birini tanımıyordum. Kızıl Cek dedim, gerçek adını bilmiyordum. Bulabilecekleri adresleri söyledim. Bulamamışılar tabi. Evden çok eşya götürülmüş o gün, demek o arada evi soydular.”

“Cankiler öyledir,” dedi Maya. “Tehlikeli yaratıklardır onlar, o haldeki bir insana insan olarak bakmak zor. Başka bir şey oluyorlar. Her şeyi yaparlar.”

“Hastalık gibi,” dedi Nysa.

“Hayır,” dedi Maya Mor: “Hastalık sen istemediğin halde gelir. Çaresizsindir. Burada biz seçiyoruz. Onlar seçtiler bir yaratık olmayı, bir canki olmayı.”

Elini salladı Nysa, “Bilmiyorum, bunu şu anda tartışamam. Hayat insana zaman zaman çeşitli oyunlar oynuyor.”

Maya ağzını açıp bir şey söyleyecekken sustu, tekrar dinledi. Kalbiyle dinliyordu. Gözleri koyulaşmış gibiydi. Gözlerinin üzerindeki çıkık düz kaşları birleşmişti.

Nysa devam etti. “Sonrası rüya gibi… Gerçeküstü bir evrendeydim. Gerçekten. Sanki bir filmin slow motionlı sahnesindeydim. Ne ağladım ne kendimi savundum. Olanları anlattım elbette ama buz gibiydim, birileri beni dondurmuştu ama arada hareket edebiliyordum, donmuş karelerin arada bir çözülmesi gibi. Kendimi uzaktan görüyordum. O ben değildim, olanlar da gerçek değildi. Şu oldu bu oldu, dedim. Daha çok hatırlamıyorum, hatırlamıyorum, hatırlamıyorum, dedim.”

Uzun bir sessizlik daha oldu. İkisi de bekledi.

“Hapishane hastane arası bir yerde bir yıl kaldım, tedavi gördüm. Unutma ilacı istedim, hep onu istediğimi hatırlıyorum.”

“Öyle bir şey yok.” Maya öne eğilmiş, başını sallayarak acı bir tebessümle söylemişti bunu.

“Olmalı,” dedi Nysa, “olmalıydı.” Boğazı düğümlenir gibi oldu. “Yıllardır hiç ağlamadım, yine ağlamayacağım.”

“Bunu ilk kez mi anlatıyorsun?” Soğuk bir uzman tavrıyla Maya’nın sorduğu bu soru Nysa’nın kendisini toparlamasına fırsat verdi.

“Hayır. Sonra bir kadın psikiyatristle tanıştım. Üç yıl sonraydı. Grup terapisi yapıyordu. İlk kez orada anlattım. Bir sürü insan vardı. Sonra hep anlattım. Kadının dediği buydu: ‘Anlat! Anlatmak yüzleşmektir.’ Yüzleştim. Bunca yıldır da yüzleşiyorum. Hapisten on yıl sonra çıktım. Yaşım büyüyünce normal kadınlar koğuşuna koymuşlardı. Oralarda güzel, çirkin, iyi, kötü bir sürü insan tanıdım. Onlara da anlattım, onlara da anlattırdım. Gerçeği istiyordum. Kimisi gerçeği anlattı, kimisi anlatmadı ama ben biliyordum. Anlarım.” Muzipçe güldü. “Resim yaptım, çok kitap okudum. Liseyi dışarıdan bitirdim. Şimdide üniversitede okuyorum. Seneye bitireceğim.”

“Hangi bölüm?”

“Filoloji. İngilizce en kolay kazanacağım bölümdü. İngilizcem çok iyidir. Kolejin faydası işte. Çeviriler yapıyorum. Gözlem defterime karakterlerimi geçiriyorum.”

“Buraya neden geldin?” dedi Maya, “başka yerde oturabilirdin, acı vermiyor mu burası?”

“Burayı seviyorum. Her şey bana kalmıştı. Hak etmediğim bir miras. Burayı seviyorum. Yüzleşmemin bir parçası. Annemle babamla burada yaşadım. Bir gün o unutma ilacı bulunacak ve ben sadece eski hatıralarımla burada yaşlanacağım. Aradaki kanlı boşluğu kesip atmanın bir yolunu bulacağım.”

Maya elini uzattı, Nysa’nın küçük ve soğumuş elini tuttu. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar bir müddet, gözlerini kaçırmadan baktılar.

“Ama son sekiz yıldır iyiyim, ilk beş sene çok kötüydü.”

“Acıklı bir hikâye,” dedi Maya. İçi ezilmişti, yüreği ağlıyordu ama yüzü; takındığı soğukkanlı dinleyici maskesini başarıyla taşıyordu. Lafı değiştirdi: “Buradaki eşyalar yeni.”

“Evet, hapisten çıkınca bir yıl başka evde kaldım. Sonra buraya geldim. O olaydan sonra burada kimse oturmamıştı. Remzi ve babası eve bakmışlar. İşte ara sıra temizlik falan…”

“Akraban falan yok mu?”

“Hiç kimse benimle görüşmeye gelmedi. Bir teyzem vardı o da ben hapse girdikten sonra öldü. Sanıyorum onun ölümünden dolayı da suçlandım. Çocukları var elbette ama ben kimseyi görmedim. Onlar aramadı, benim de arayacak psikolojim yoktu. Bir amcam vardı Boston’da yaşıyordu. Ondan hiç haber alamadım. Babamla, annem; evi de diğer bir iki mülkü de kendileri almıştı, tek mirasçı bendim. Nişantaşı’nda bir yer var, dükkân olarak kirada, orasının geliri çok yüksek. Sapanca’daki evi sattım. Bozcaada’da bir bağ aldım. Oraya küçük bir ev yaptırdım. Arada gidiyorum. Keyfim yerinde yani.”

“Ya apartmandakiler nasıl kabul ettiler seni?”

Nysa duymamış gibi devam etti. “Evdeki eşyaları birilerini ayarlayıp sattırdım. Her şeyi. Evi baştan aşağı boyattım, pencereleri, panjurları değiştirdim. Yeni mutfak yaptırdım. Parkeleri bile değiştirdim. Olayın geçtiği parkeleri ve hepsini… Hatta holdeki mermer, mutfağın mermeri, her şeyi değiştirdim. Eski hiçbir şey bırakmadım. Sonra canımın isteğine göre eşya aldım, yavaş yavaş sindire sindire yaptım bu işleri. Çok zevk aldım bundan.”

“Unutma ilacını içiyordun aslında.”

Nysa durdu: “Bunu hiç düşünmemiştim. Evet, sanki…” Gözleri daldı. Bitirmek istiyordu. “Sonra bir akşam bütün apartmanı buraya davet ettim. Hepsi geldi. Hepsi eskidir biliyor musun? Zaten az kişi var. Hatta burada oturmayan akrabaları bile geldi. Beni eskiden tanıyanlar. Onlara da o gece şimdi sana anlattıklarımı anlattım.”

“Yine bir yüzleşme.”

“Evet, bunu öğrenmiştim ve iyi geliyordu.”

“Ne dediler?”

Nysa "bir dakika" diyerek içeri gitti. Üzerinde uzun basma, çiçek desenli bir pantolon etek vardı. Evde dikilmişe benziyordu. Bir defterle geri geldi, sarı kapaklı bir defterdi bu. Biraz karıştırıp ciddiyetle okumaya başladı. “Bak işte, şunları demişler; seçerek, kısaltarak okuyorum, isimleri boş ver…

Biri: Geçmiş olsun kızım. Küçüktün aslında.

Bir diğeri: Çok küçük de değildi.

Bir başka diğeri: Hepimiz hata yaparız.

Bir başka başka diğeri: Cinayet basit bir hata değildir.

Biri: Cezasını çekti. Gençliğinden on sene yitip gitti.

Bir diğeri: Vay ölene!

Bir başka diğeri: Hayat devam ediyor.

Ve sonra biri: Unutulacak bir olay değil ama her an hatırlamamız da şart değil. Acı çekenlere, pişman olanlara şans vermek hayırlı bir iştir.

İşte bu son cümleyle buraya giriş biletimi almış oldum.”

“Kimdi onu söyleyen?”

“2 numaradaki Lena Hanım. Terzi.

“Sonra alıştılar işte.” diyerek noktayı koydu Nysa.

“Kolay değil,” dedi Maya , “bütün bunlardan sonra yaşam kurmak. Ama sen başarmış görünüyorsun.” Gülerek ekledi: “Sağlammışsın!”

“Sağlamım,” dedi Nysa, “ben hapishanede büyüdüm.”

Bütün bunları hazmetmek isteyen Maya kalkmak istiyordu. Ayrıca hazırlanmak zorundaydı, aklında bir sürü başka şey de vardı.

“Gideyim ben,” dedi, “ yedek anahtarımı Remzi’ye bırakacağım. Cep telefonumun numarasını vereyim, seninkini de alayım.”

“Ne zaman geleceksin?”

“Bilmiyorum,” dedi Maya.

“Ne bulacağını zannediyorsun?”

“Niye bana vurduklarını ve orada ne olduğunu öğreneceğimi umuyorum.”

*

Maya Mor yola çıkmadan önce Koruk'un aşılarını yaptırdı. Daha sonra annesini arayarak planını anlattı. Kabataslak anlatmıştı ama annesi için daha fazla ayrıntıya girmesine gerek yoktu, o anlardı. Bir sürü soru sorarak ağzından laf almaya çalışacak olan babasını aramamıştı. Ertesi gün Nysa arabasıyla Maya’yı havaalanına götürdü. Bunun için çok ısrar etmişti. Bir ara, “ben de seninle geleyim, hem bana da değişiklik olur,” demişti ama Maya kabul etmemişti. Yalnız gitmek istiyordu ve Nysa onun için hala bir yabancıydı.

“Bana haber ver,” dedi Nysa, “her gece en azından bir mesaj at, sadece iyiyim desen bile yeterlidir.”

“Yapamam” dedi Maya,“ böyle bir sorumluk alamam. Bu bir yüktür. Bu tür şeyler düşünmek istemiyorum.” Bunları başkasına söylemiş olsa karşısındaki insan kırılabilirdi ama Nysa anlayışla başını sallamakla yetinmişti. Bu da Maya’nın içini rahatlattı ama Nysa’yı tanımadığını yakında anlayacaktı.
***
Üçüncü Bölümün Sonu

Dördüncü Bölüme Devam Ediniz: 



Dilara K. Tüfekçioğlu
Her hakkı saklıdır. Hiç bir yerde yayımlanamaz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder