Önce Birinci Bölümü Okuyunuz.
“Bu masayı Peker, –ev sahibin adı buydu- Londra’ya istedi, düşünebiliyor musun; buradan oraya, evine kadar gidecek.”
“Masanın künyesi var,” demişti babası, “sen bunu nasıl görebildin, buraya bakmak nereden aklına geldi?”
“Bir gün Peker Bey aradığı zaman telefonda söylemişti.”
***
İkinci Bölümün Sonu
1. Bölüm "AÇILIŞ" Maya Mor: Kuşlu Gölet'te Saldırı
Maya onu kucağına aldı ama o,
hala söylenmeye devam ediyordu.
“Özlemişsin ve bana kızmışsın,” dedi Maya.
hala söylenmeye devam ediyordu.
“Özlemişsin ve bana kızmışsın,” dedi Maya.
Apartman sakinlerinden Tarık Bey’in araştırmalarına göre
burası 1952 yılında yapılmıştı. Mimarı belli değildi. Mimarının belli olmaması
apartmanın öksüz kalmasına, literatüre girmemesine, araştırma konusu olmamasına
yol açmış gibiydi. En azından Tarık Bey böyle düşünüyordu. Tarık Bey, araştırma
sonuçlarını metal bir levha üzerine yazdırıp, güzel giriş kapısının sağdaki
girintisine çiviletmek istemiş ama yeterli bilgiye ulaşamadığı için bunu
yapamamıştı. Henüz.
Çoğu kişi için, cadde üzerinde az sayıda kalmış benzeri
apartmanların da bir kimliği yoktu. Kim yapmış, ne zaman yapılmış belli
değildi. Caddeden geçen insanlar, görmeyen gözlerle geçmiş zaman güzellerinin
önünden geçer giderdi. Tarık Bey’in hesabına göre, sadece bin kişide bir kişi;
kafasını kaldırır, zaman harcıyorum kaygısı yaşamadan doya doya onları seyreder,
cephenin unutulmaması gereken çizgilerini, motiflerini beynine işler, geçmişten
kalan izleri sindirir, ayrıntıları unutacaklarını ama siluetini ve bu anı
unutmayacaklarını bilerek, gözlerine kadar yayılan bir gülümsemeyle
ayrılırlardı oradan.
Yıllanmış bu güzelleri görünmez kılan başka güzeller de
yoktu üstelik ortalıkta. Güya modern, renksiz, zıpçıktı, soğuk bir beton
yığınından ibaret çoğu “yeni” apartman da kimliksizdi. Neydi onlar, bir mimari
tarzları var mıydı? Tarık Bey araştırmış, araştırmış ama bir neticeye
varamamıştı. Bir arkadaşı, bu tip apartmanların esin kaynağının Bauhaus olduğunu iddia edince daha bir
dehşet içinde kalmıştı: “Yok artık, daha
neler!” Öte yandan, irili ufaklı
hatta devasa boyutlardaki tabelalar, caddenin her iki yanındaki bitişik nizam
apartmanları, tabandan tavana kadar sarmıştı. Bu çirkin tabela cangılında
insanların gözlerinin evleri değil de tabelaları görmesi, hiç de şaşılacak bir
durum değildi.
Sebil apartmanı, Taksim’e giderken sol kol üzerindeydi.
Tarık Bey başını pencereden aşağı sarkıttığında, karşı yakadaki, gelen
geçenin yine ne olduğunu bilmediği,
cadde üzerinde tek yeşil kalmış köşke benzeyen gizemli yapının bahçe
duvarlarını görebiliyordu. Burası da çoğunluk için isimsizdi ama kimliksiz
değildi. Burasının Bulgar Eksarhane binası olduğunu bilirdi Tarık Bey: “İyi ki var. İyi ki dini bir yapı, yoksa
çoktan bitirmişlerdi orayı.”
Eskiden dokunulmaz yerleri düşündüğünde üç şey aklına
gelirdi Tarık Bey’in: Askeri yapılar,
dini yapılar ve mezarlıklar. Ama işin içine girdikçe, okudukça, İzmir’de,
İstanbul’da ve daha birçok yerde yerinden sökülüp atılan özellikle Müslüman
olmayanlara ait mezarlıkların hikâyesini öğrendikçe bu fikrini değiştirmiş,
dokunulmaz yapıların listesinden mezarlıkları çıkarmıştı. “Sahipsiz kalmak; yaşarken de ölüyken de beter bir şey. Siliveriyorlar
seni hemen, hiç yaşamamışsın gibi…”
Sebil Apartmanı altı katlı bir apartmandı. Her katı farklı
bir yapıymış gibi düşünülmüştü. Üst üste kondurulmuş farklı cephe
kompozisyonuna ve süslemeye sahip katların bir arada oluşu alışık olmayan
gözleri şaşırtıyordu. Tarık Bey buranın Art Nouveau biçiminde inşa edilmiş bir
yapı olduğunu düşünüyordu. Mimarının belli olmaması yapının mimari tarzını
kesinleştirmekte zorluk yaratmıştı. Aslında Tarık Bey, yapıda Art Deco’nun etkisini bulmuş olsa da
yazdığı tarihçede ana mimari biçimin Art Nouveau olduğunda ısrar etmişti. Bu
ilk araştırma döneminde Şeyh Zafir türbesi ile Botter apartmanını İstanbul’daki
ilk Art Nouveau örnekler olduğu için ziyaret etmiş, bakmak için değil; görmek,
anlamak, hissetmek için yaptığı bu ziyaretler onda yeni bir tutku başlatmış
önce İstanbul’daki sonra da başka yerlerdeki yapıların peşinde koşarken zamanı
unuttuğu, mutluluğu yakaladığını anlar çok olmuştu. Onu en çok şaşırtan, bu
yapıların nasıl yok olduğu değil, sağ kalanların; yağma ve istilalara rağmen bu
zamana kadar nasıl ayakta kaldığıydı.
Sebil Apartmanı’nın zemin katı; giriş kapısı ikiye ayırdığı
için iki küçük daire olarak tasarlanmış, giriş katının üzerine yola doğru taşan
bir çıkma yapılarak üst katlar olarak genişletilmişti. Apartmanın dış cephesi
eşit şekilde kesilmiş taşlarla kaplıydı. Zemin katın ön cephesindeki taşlar,
dışarı doğru çıkık ve işlenmemiş olarak bırakılarak bu kata rustik bir hava
katılmıştı. Geniş ön cephesinin her iki köşesi yarım daireli bir kule gibi dışa
doğru hafif çıkıntı yapılarak
yuvarlatılmıştı. Pencere üstlerinde, katların birleştiği yerde, alçıdan
yapılmış, birbirini tekrar eden; simetrik ve stilize geometrik motiflerinden
oluşan zarif süslemeler bulunuyordu. Giriş kapısı, pencere önlerindeki balkon
izlenimi yaratan parmaklıkları ve merdiven korkulukları; siyah renkli dökme
demirdendi. Ön cepheye açılan pencerelerin aydınlattığı oval biçimli, yumuşak
kıvrımlı merdivenler; ışıltılı bir zarafet içinde yukarı doğru tırmanıyordu.
Eski asansör, yıllar önce değiştirilmişti. Stilize yıldız motifleriyle süslü
büyük giriş kapısından sonra merdiven sahanlığına ulaşmak için, vitray süsü
verilmiş renkli bitki bezemeli, camlı, ahşap bir iç kapıyı daha geçmek
gerekiyordu. Renkli çiçeklerle bezeli, şeffaf kâğıtlardan yapılmış bu sahte
vitraylar; on yıl önce Tarık Bey’in ön ayak olmasıyla yenilenmişti, hala pırıl
pırıldılar. Yüksek tavanlı daireler, tüm cepheyi kapladıkları ve arkaya doğru
uzandıkları için çok genişti, içerileri alçıdan yapılmış geometrik desenlerle
bezeliydi. Aydınlık kapıcı dairesi arka taraftaydı, öne cepheyi görmeyen bu
küçük daire arka bahçeye açılıyordu.
*
Maya Mor Yazgıcı bir yıl önce İstanbul’a geldiği zaman bu
evi eşyalarıyla birlikte kiralamıştı. Sahibi şu anda Londra yaşayan emekli bir
profesördü, babasının eski bir arkadaşıydı. Karısı öldükten sonra Londra’da
yaşamaya karar vermişti, ev iki senedir boştu, ara sıra temizlik yapıldığı,
ihmal edilmediği için tertemiz kalmıştı.
Dairenin ön cephesini kaplayan kocaman salonun, hafif içeri
doğru girintili olan kısmında; tavandan yere kadar uzanan iki kanatlı büyük bir
kapıyla açılan bir süs balkonu vardı.
Salonun solundaki dışa doğru çıkıntı yapan yarım daire şeklindeki kısım,
çalışma veya yemek odası olacak şekilde planlamıştı. Bu oda, dört kanatlı ahşap
bir kapıyla salondan ayrılıyor, kapıların açılmasıyla istenildiğinde devasa bir
salon ortaya çıkartılıyordu. Salonun bitiminde, dairenin ortasına denk gelen,
yan sokağı gören, ışıklı, oldukça büyük bir mutfak vardı. En arkada, biri
banyolu olan iki büyük yatak odası vardı ki onlar da arka tarafı ve hemen
önlerindeki yeşiller içindeki balkonu görüyorlardı. Öndeki balkon bir işe
yaramayan Fransız stili balkon olsa da arkadaki balkon muhteşemdi hatta buraya
teras balkon demek daha yerinde bir isimlendirme olurdu. Ve bu teras-balkon hiç de muhteşem olmayan
bir şehir manzarasına sahipti. Bu durum Maya’yı rahatsız etmemişti hiç bir
zaman, o böyle şehir manzaralarını severdi. Binanın arka cephesi dümdüzdü,
süssüzdü. Binanın sadece arka tarafına bakanlar, bir ara ön cepheyi görseler,
aynı bina olduğuna inanmayabilirlerdi. Maya evini seviyordu, evlerini her zaman
sevmişti.
Geçen aylardan birinde babası bu evi Maya’nın haberi olmadan
arkadaşından satın almış, tapuyu getirerek doğum günü hediyesi olarak Maya’nın
ellerine teslim etmişti. “Belki ben başka bir yer satın almak isterdim? Burayı sevdiğimi de nereden çıkardın, hem
bütün bu eşyalar ne olacak, onları geri alacak mı Peker Bey?” diye söylenmişti
babasına Maya.
Babası ellili yaşların sonundaydı. Tarihçiydi. Bir kısmı
yurt dışında olmak üzere çeşitli üniversitelerde çalıştıktan sonra emekli
olmuştu. Çok seyahat eder, tarihi romanlar yazar, onları da kendi kurduğu bir
yayınevinde bastırırdı. Maya beğenmezdi onları, “roman değil tarih anlatıyorsun
sen,” derdi. Babasının parası vardı. Birazını kendi yapmıştı birazı da
ailesinden gelmişti. Aile mülk alırdı. Bu eski bir Yazgıcı geleneğiydi. Bu
evler değer kazanınca satılır sonra yenileri alınırdı. “Bir evin oldu işte,”
demişti babası. “İstersen burayı satar, başka bir yer alırsın. Ben sana sermaye
fırsatı verdim. Üzerine para koyarak yapacağın her işi, bundan böyle artık sen
yapmak zorundasın. Benden bu kadar.”
Hoş bir adamdı. Orta boyluydu, kendisine çok iyi bakardı. Bu
da vücudundan belli olurdu zaten. Bütün aile İzmir Bostanlı’da kendilerine ait bir
apartmanda oturuyordu. Bostanlı’da sahil üstünde kocaman balkonları olan İzmir
apartmanlarından biriydi bu yapı. En alt katta Büyükbaba ve babaanne otururdu.
Onun üstünde babası ve annesi derken çocuklar yukarı katlara doğru
sıralanmıştı. Ablasının evi, abisinin evi... Ondan sonraki kat küçük erkek
kardeşine aitti ama o yurt dışında olduğu için o katta ve onun üstündekinde
kiracılar vardı. İzmir’de oturmaya karar vermiş olsaydı o katlardan biri
Maya’nın olacaktı. O, “hayır,” demişti, “orası çok sıcak ve İstanbul’u
seviyorum.”
Babasının getirdiği tapuyu elinde sallayarak, eşyaları
düşünen Maya, “ne olacak,” demişti, “bu eşyaları alacak mı?” Babası baharlık
keten takımının pantolonu buruşmasın diye nazikçe oturduğu geniş koltuktan
kalkıp alınacak eşyaları tek tek göstermişti. Onlar eski ve antika sayılan
değerli ahşap mobilyalardı. Gül ağacından muhteşem yazı masası da aralarındaydı
sayılanların. İşte o, Maya’nın gözdesiydi. Gözüne uygun, boyuna uygun, zarif,
kuğu gibi ayakları olan hem de diğer antika çalışma masaları gibi küçük
olmayan, bebek gibi bakılıp korunmuş evin gözdesi.
“Bu masayı Peker, –ev sahibin adı buydu- Londra’ya istedi, düşünebiliyor musun; buradan oraya, evine kadar gidecek.”
“Ahhh,” demişti Maya, “o olmaz, o olmaz!”
Babası gülmüştü, “haremindeki gözdenin o olduğunu biliyorum,
ama adamın istediği tek eşya, işte bu masaydı.” Eliyle masaya dokunup,
okşamıştı. “Gerçekten çok zarif. Bunların 20. yüzyıl başında moda olduğunu
biliyor muydun, bu da muhtemelen yüzyılın başından kalmadır.”
“1920” demişti Maya, “bak, masanın kimliğini alttaki şu
küçük tabelaya yazmışlar.” İkisi de eğilip masanın altına bakmıştı, oraya
güzelce zapt edilmiş ince bir metal levhada yazılar ve sayılar vardı.
“Masanın künyesi var,” demişti babası, “sen bunu nasıl görebildin, buraya bakmak nereden aklına geldi?”
“Bir gün Peker Bey aradığı zaman telefonda söylemişti.”
Diğer eşyaları Peker Bey’in kız kardeşi ve büyük oğlu gelip
alacaklardı. Ya satacaklar ya da evlerine koyacaklardı artık o kadarını
bilmiyordu babası ama alacaklardı. Yatak odası takımları, ceviz masa ve
sandalyeler, porselen yemek takımı ki o da gül masa gibi Avusturya’dan gelmişti
zamanında.
Mayıs ayı böyle geçmişti. Gelip eşyalara bakılmış, bir gün
yemek masası gitmiş, bir gün yatak odası,
başka bir gün yemek takımları ve yemek odası dolabı -ki o da çok güzeldi.
Mayısın sonuna doğru evde birkaç koltuk, günlük kullanıma uygun mutfak araçları
ve takımları, bir tane tek kişilik ahşap dolap, karyola, balkondaki kütük ahşap
masa, rengi solmuş iki berjer koltuk, bir orta, iki yan sehpa kalmıştı ve
elbette gayet değerli olan İran halıları da gitmişti.
Maya günlerce antikacıları, eski eşya satan yerleri dolaşmış,
gül masaya benzer masa aramış ama bulamamıştı. Bulduğu şeyler vardı ama gözdesi
ile kıyaslayınca, onları istemediğini düşünmüş, sonunda aramayı bırakmış, her
şeyi bir arada satan bir mobilya mağazasına giderek bütün ihtiyacını
karşılaşmıştı.
Böyle şeylerle fazla uğraşmaması gerektiğine karar vermişti
ki aslında eskiden beri böyle düşünürdü. Ömür boyu bir yük gibi taşınan,
bağlanılan eşyalar ona göre değildi. Burada ne kadar oturacağını bile
bilmiyordu. Bir gün her şeyi arkada bırakıp gidebilirdi, gidebilmeliydi.
Şimdi salonunda açılınca daha da büyüyen çam ahşap bir masa
ile yine çamdan modern çizgilere sahip yemek odası dolabı vardı. Yatak
odasındaki kocaman ahşap dolap, ahşap çift kişilik karyola, yerlerdeki halılar;
sade, sevimli, işlevsel, minimalist bir moda anlayışını yansıtıyordu. Bütün
eşyalar şimdiyi yansıtıyordu, eskiyi değil.
Peker Bey’in yaptığı en iyi şey kütüphane dolaplarını ona
bırakmasıydı. Ama kitaplarının çoğunu zaman içinde yanına aldığı için, kütüphane epeyce boşalmıştı. Geri kalanları
da Maya bir sahaf çağırarak sattı. Onları İstememişlerdi ama o da istemiyordu.
Çok az kitabı kendine ayırmıştı. Kendinin yeterince kitabı vardı, çok kitap
biriktirmek istemiyordu. Hele her şey artık elektronik olarak mevcutken.
Neredeyse.
Mayısın sonuna gelindiğinde Sebil apartmanının beşinci
katında bulunan 6 numaralı daire artık
tamamen ona aitti, gül masayı ve diğer her şeyi unutmuştu, özlemiyordu.
“Nihayet bir kedi alabilirim,” artık demişti o günlerde. Peker Bey evi kiraya
verirken bir kaç şart koşmuştu ki bunlardan biri de eve kesinlikle bir hayvan
alınmamasıydı. Eşyalara zarar gelmesini istemiyordu.
2 Haziranda kapısı çalınmış, liseden arkadaşı Nazlı Sim elinde
bir sepetle görünmüş, abartılı bir neşeyle elindeki sepeti Maya’ya uzatmış, “Sana
bir arkadaş getirdim,” demişti. “Bak tam sana göre bir yaratık.” Sepetin içinde mavi mavi bakan bir kedi vardı.
“Cinsi ne bunun, nereden buldun?”
“Üzümünü ye bağını sorma.” Sonra muzipçe gülmüştü: “Satın
aldım.”
“Niye aldın ki, ben sağda solda yavru bakıyordum,
bulurdum bir şey.”
“Bu, bir şey, değil,”
demişti Nazlı, “bu bir Siyam kedisi. Laftan anlıyor, evi sahipleniyor,
haklarında bir sürü efsane var.”
“Hadi canım.”
“Valla… Tamam, parayla falan almadım, teyzemin yavrularından
biri bu. Siyam kedisi üretme şubesi gibi çalışır kendisi. Üç ay önce altı tane
doğurdu. Şimdi de onların dağıtım zamanı. Tabii herkese vermiyoruz, sadece
seçkin kişilere veriyoruz canım.”
Maya bir kedi istiyordu bu doğruydu ama şimdi içine bir
sıkıntı girmişti. Onun işi zaman zaman gezmesini gerektiriyordu. Gündüzleri ve
akşamları İstanbul’da da olsa evde olmayabilirdi. O zaman ne olacaktı. “Sorun
değil” demişti Nazlı, “ara sıra biri gelip suyunu ve yemeğini versin yeter.
Kapıcıya söyleyeceksin her gün uğrayıp bakacak ben burada olursam ben de
gelirim ara sıra. Evde kalabiliyorlar. Teyzemin on gün bıraktığı bile olmuştu.
Bunlar köpek değil ki. Bir kedi kendine bakabilir.”
“Ya dışarı çıkmak isterse?”
“İşte,” demişti Nazlı, “bu yüzden bunu getirdim zaten,
sokağa çıkmak istemiyorlar, korkuyorlar.”
“Oraya ait olmadıklarını biliyorlar yani?”
“Aynen öyle şekerim.”
Manalı manalı bakmıştı Maya’ya, “ama annelerini yanlarında
isterler elbette, bu açıdan biraz duygusallar.”
“Anneleri kim?” demişti Maya, gözlerinde muzip bir ışık
vardı.
“Sensin Maya,” demişti Nazlı. “O artık senin bebeğin, sen de
annesisin.” Maya böyle düşünmüyordu. Yine de ağzını açıp bir şey dememişti. İnançlı kişilerle uğraşamazdı. Bunlar
kedilerle ilgili bile olsa, değmezdi.
*
Şimdi, haziran ayının sonlarında Milas’a giden Maya, bir
haftalık o meşum iş çalışmasından
dönüyordu. Kapıcıya döneceğini haber vermişti. Eşyaların taşınmasına yardım
etmek üzere kapıda bekleyen Remzi Bey’i gördü.
Samimi değillerdi. Yalnız ev sahibi olduğundan beri adamın tavrı
değişmişti. Daha bir hürmetkâr davranıyordu. Maya’nın başında eşarp, gözünde
gözlük vardı. Adam bir şey anlamadı ya da kadına belli etmedi ama kadını ilk
defa eşarplı görüyordu.
Maya eski ama bakımlı apartmanın yepyeni asansörü ile yukarı
çıktığında kalbi heyecanla çarpıyordu. “Koruk nasıl?” dedi Remzi Bey’e kedinin
adı buydu, o dişi bir kediydi. Her ne kadar Koruk adı bir erkek kediye daha çok
yakışacak olsa da Maya, “Koruk” koymak istemişti. Ama artık isim kısalmaya
başlamıştı bile ona ara sıra, “Kor” diye sesleniyordu. Kor ve Mor sesleri
ahenkli bir benzerlik oluşturmuştu.
“İyi,” dedi Remzi, “ortaya çıkmıyordu ilk günler, sonra
gelip koklamaya başladı.”
Otuz beş yaşlarında, evli, iki çocuklu, İstanbul doğumlu
Remzi Bey’in babası da bu apartmanın kapıcısıydı, şimdi bu işi o devam
ettiriyordu. Apartman onun da ailesinin apartmanıydı, burada büyümüştü.
Ailesiyle arkadaki dairede oturuyor, kira vermiyordu.
Girişin solundaki dairede bir dişçi, sağında da bir kadın
terzisi vardı. Geri kalan altı daire konuttu. Maya apartmanda kimseyi tanımazdı,
tanımak gibi bir hevesi de olmamıştı. Remzi Bey kapıyı açtı. Bavulları içeri
taşıdı. Kor ortalıkta yoktu.
“Kor,” diye seslendi Maya ama bir şey değişmedi. “Anahtarı
vereyim,” dedi Remzi Bey.
Maya aldı. “Yedeğini çıkarmış mıdır,” diye aklında muzır bir
düşünce belirince hemen kafasından itti o düşünceyi. Bu yaşantısıyla Remzi Bey’e
daha çok anahtar verecekti o. Evde çok da kıymetli bir şey yoktu zaten.
Antikalar gidince evin değeri bir anda düşmüştü.
Remzi Bey gidince Kor ortaya çıktı. Maya’nın etrafında
dolandı durdu. Tuhaf bir şekilde bağırıyor,
konuşur gibi sesler çıkarıyordu. Maya onu kucağına aldı ama o, hala
söylenmeye devam ediyordu. “Özlemişsin ve bana kızmışsın,” dedi Maya.
Yirmi gün boyunca Maya Mor dinlendi, okudu, internette
gezinerek araştırma yaptı, yazdı, geç kalktı, öğlenleri siesta yaptı. On gün
sonra evde yemek yapmaya başlamıştı bu onun sevdiği işlerden biriydi. Tencere
yemeğini severdi, evde olduğu müddetçe her zaman bir kap tencere yemeği olurdu.
Geldikten on beş gün sonra Maçka Parkı’na yürüyerek gitti, her gün yavaş tempolu koşular yaptı. Her sabah sekizde evden çıkıyor yürüyor, saat on gibi eve gelip balkonunda kahvaltı ediyordu. Balkonun kenarları kocaman saksı çiçekleri ve devasa bir asmayla kaplanmıştı. Bu huzur verici bir şeydi, yeşillik, serinlik ve mahremiyet sağlıyordu. Asma en alt kattan geliyordu, yıllar içinde tırmanarak buralara kadar erişmiş, balkon demirlerinden yukarı doğru tutturulan çubuklarla her tarafı boydan boya sarmıştı. Kim bilir kaç yıllıktı.
Geldikten on beş gün sonra Maçka Parkı’na yürüyerek gitti, her gün yavaş tempolu koşular yaptı. Her sabah sekizde evden çıkıyor yürüyor, saat on gibi eve gelip balkonunda kahvaltı ediyordu. Balkonun kenarları kocaman saksı çiçekleri ve devasa bir asmayla kaplanmıştı. Bu huzur verici bir şeydi, yeşillik, serinlik ve mahremiyet sağlıyordu. Asma en alt kattan geliyordu, yıllar içinde tırmanarak buralara kadar erişmiş, balkon demirlerinden yukarı doğru tutturulan çubuklarla her tarafı boydan boya sarmıştı. Kim bilir kaç yıllıktı.
Maya ilk günler neredeyse iki günde bir hastaneye kontrole
gitmiş, yeniden emar çektirmişti. Bir problem yoktu. Sonra sargısı açıldı,
böylece saçlarının durumunu somut olarak görmüş oldu. Kafasının tepesindeki
saçlar tamamen kazınmıştı. Mevcut saçlarının bu açıklığı kapatması
imkânsızdı. Sonra başındaki, bacağındaki
dikişleri aldılar. Bacağında birkaç iz kalacaktı. Diğer çizikler hala belliydi
ama iz kalma ihtimali yok gibiydi. Gözlerinin altındaki morluklar giderek soldu, yok oldu. Yara bölgesindeki
kesilmiş saçların uzamasının epey zaman alacağa belliydi. Bir gün gitti, saçlarını
dört numara diye ifade edilen bir
kısalıkta kestirdi. Peruk takarak ortalıkta dolaşmak istemeyen Maya dışarı
çıkarken genellikle şapka giyiyor veya eşarp takıyordu. Biraz zaman geçince kafasına bir şey takmadan dolaşabilecekti.
Güzel bir kafası vardı, düzgün yuvarlak bir kafa. Kısacık saçlar ona
yakışmış iri gözlerini daha da ortaya çıkarmıştı.
İkinci Bölümün Sonu
Üçüncü Bölüme Devam Ediniz:
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her hakkı saklıdır. Hiç bir yerde yayımlanamaz.
3. Bölüm "AÇILIŞ" İki Sürpriz: Apartmandaki Komşu, Telefondaki Adam
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her hakkı saklıdır. Hiç bir yerde yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder