Önce 6. bölümü okuyunuz.
Maya, Şeyda Nur ile konuşurken Nysa da evinden çıkmaya karar vermişti. Sabahtan beri Maya’yı birkaç kere aramış, mesaj bırakmıştı ama sonuç yoktu. Maya telefonunu kapatmıştı. O aramadıkça, ulaşması imkânsızdı.
Kahvaltısını çoktan etmiş, haberleri dinlemiş, gazetelerini okumuştu. Can sıkıntısıyla çalışma odasına girdi. Lacivert kaplı defteri eline aldı. Bir saat kadar yazdıktan sonra defteri kapatıp, çalışma masasının çekmecesine kaldırdı. Deftere şunları yazmıştı:
Nysa’nın çalışma odası loştu. Burasının storlarını hiçbir zaman açmazdı. O nedenle özellikle kışın, gündüz vakti bile ışıkları açmak zorunda kalırdı. Apartmanın dışarıdan da görünen sağ cephedeki yuvarlak çıkıntısı buradaydı. Dışarıya doğru çıkıntı yapan bu yere yumuşak ikili koltuk yerleştirmişti Nysa. Maya da çalışma odası için bu kısmı seçmişti ama onun masası bu nişe yerleştirilmiş, çıkıntıyla uyumlu elips bir masaydı. Maya masada oturup çalışırken, kafasını kaldırıp dışarısını seyrederdi. Her ne kadar dışarıda görülecek ilginç bir şey yoksa da çünkü pencereden baktığında karşıdaki binaların bir kaç katı görünüyordu sadece. Maya’nın çalışma odası ferah, geniş ve aydınlıktı. Odayı salona bağlayan aradaki kapıların iki kanadı daima açıktı. Oysa Nysa, odayı salona bağlayan dört kanatlı kapıları kaldırmış, araya duvar ördürmüştü.
Nysa’nın masası küçük bir masaydı, girişin hemen sol yan duvarına yerleştirilmişti. Bütün duvarlar köpük panoyla kaplıydı. Bunları bizzat Nysa duvarlara monte etmişti. Panoların üstüne gazete ve dergilerden kesilmiş kesikler, basılmış fotoğraflar, kartpostallar tutturulmuş; kesikler ve resimler, renkli oklarla birbirine bağlanmış; okların üzerine yapıştırılan post-itlere, bağlantının ne olduğunu açıklayan notlar iliştirilmişti. Orta penceresinin yanındaki ara duvara bir kitaplık yerleştirilmişti. Kitaplığın içi kalın, çoğu İngilizce kitapla doluydu. Ve bunlar; kimya, biyoloji, tıp ve psikolojiyle ilgiliydi. Bunun yanı sıra suç konusunu inceleyen çeşitli araştırma kitapları da dikkati çekiyordu. Çoğu, ancak uzmanlarının anlayabileceği türden kitaplardı.
Nysa, her akşam burada en az üç saat kitapları inceler, okur, bir öğrenci gibi notlar alarak çalışırdı. Tutkuyla bağlandığı bu işine hapishanedeyken başlamıştı. Beş yıldır aralıksız olarak her gece bunu yapıyordu. Masanın üstünde iki tane notebook vardı. Bir tanesi daktilo gibi kullandığı; en gizli, en önemli araştırmalarını yazdığı, internet bağlantısı olmayan ve hiç bir zaman da olmayacak olan bir makineydi. Diğeri koltukta duruyordu. Onunla internete girer, her yere onu götürürdü ama masanın üstündeki bilgisayar odanın dışına asla çıkmazdı. Bu odayı sadece Nysa temizlerdi. Kendisi dışında bu odaya sadece bir kişi girmişti.
Nysa, Koruk’a bakmak için aşağı inmeye karar verdi sonra da Tarık Bey’e uğrayacaktı. Çalışma odasının kapısından çıktı, şifreli kilidine belli numaralar girerek kapıyı kilitledi. Kapının üstünde bulunan melek çocuklarla süslü storu çekerek aşağı indirdi. Aşağıda özel olarak yapılmış yerine sabitledi. Böylece kapı görünmüyordu. Dışarıdan bakan ve orada bir oda bulunduğunu bilmeyen birisi, melek çocuklu panonun duvarı süslemek için yerleştirildiğini zannederdi.
Maya'nın dairesinin anahtarını Remzi’den istemesine gerek yoktu. Cebinden çıkardığı bir anahtarla kapıyı açtı. Koruk’un mamasını tazeledi. Biraz sevdi. Sevilmeye itiraz etmiyordu ama guruldamıyordu da. Guruldadığı tek bir kişi vardı o da Maya’ydı.
Maya’dayken telefonunu kullanarak, Selim Baha Birgili’nin telefonu numarasını ve adresini araştırdı. Bu arada Maya’nın internetine bağlanmıştı. Selim’in işyeri telefonunu buldu. Ev telefonundan işyerini aradı ama onu bulamadı, telefona çıkan kişi, Selim Bey’in tatile çıktığını söylemişti. Bir süre orada olmayacaktı. Nysa heyecanlandı, Selim’in cep telefonunun numarasını istedi ama vermediler. Operatörleri arayarak numarayı öğrenmeye çalıştı ama bulamadı. Bir şey elde edememişti. “Acaba Maya’nın yanına mı gitti?” Aklına bu düşünce gelince yerinde duramaz oldu. İçini bir kıskançlık kaplamıştı. Çift yönlü bir kıskançlıktı bu. Maya’yı Selim’den; Selim’i, Maya’dan kıskanıyordu. Biraz düşündü sonra birisini aradı, ondan Selim’in telefon numarasını bulmasını istedi. “Üstüne gitmemek için numarasını istememiştim ama bu iyi bir fikir değilmiş. Olsun, en nihayetinde ben o numarayı bulurum.”
*
Nysa, Tarık Bey’in 5 numaralı dairesine geldi, kapıyı çaldı. Tarık Nesimi Akgül, eski bir gazeteciydi. Şimdilerde yetmişlerinin başında, orta boylu, zayıf, gri saçlı, güzel yeşil gözlü, hala zarif, yakışıklı, ellerinde az çok yaşlılık lekeleri olan, kendi işini kendi görebilecek kadar dinç, cana yakın, Nysa’ya göre; “badem şekeri” bir adamdı. Badem şekeri, Nysa’nın en sevdiği şekerdi. Aslında o, bütün şeker türlerini, tatlıları severdi. Bir tek pamuk helva hariç. Sebebini sadece kendisinin bildiği bir nedenden ötürü onu görmeye bile tahammül edemez, ezkaza karşısına çıkarsa midesi bulanır, hatta kusardı.
Nysa, gazeteci Tarık amcasını küçüklüğünden tanırdı. Evlerine her gelişinde Tarık Bey’in cebinde küçük Nisan için aldığı bir paket badem şekeri olur, badem şekeri getirmediği günlerde de karısı veya kendisinin yaptığı özel kokulu reçeller getirirdi. Reçeller, küçük kavanozlara yerleştirilmiş, şeffaf jelatin kâğıdına renkli kurdelelerle bağlanarak, süslenmiş olarak gelirdi. Onu hapishanede ziyaret eden tek komşu, tek tanıdıktı. İlk iki yıl gelememişti çünkü kendisi de hapisteydi. Bir gün, “ziyaretçin var,” demişlerdi Nisan’a. Onu ziyaret eden genellikle avukatı olduğu için, o da belli zamanlarda geldiği için Nisan şaşırmış, karşısında Tarık amcasını bulduğunda utancından ne yapacağını bilememiş, dakikalarca yere bakmış, konuşmamıştı. “Tekrar geleceğim,” demişti Tarık Bey ve gelmişti. Her seferinde de bir tatlı getirmişti hediye olarak. Nisan ancak dördüncü görüşmede kafasını kaldırıp Tarık Bey’e, ‘badem şekeri’nin gözlerine bakabilmişti. O gün, anılarında saklı kalmış Tarık Amca bakışını; artık unutulmaya yüz tutmuş film karelerinin aniden berraklaşıp, canlanmasına benzer bir iç görüyle hatırlamış, karşısındaki kişide yine o eski bakışı aramış ama bulamamıştı. Hüznün gölgelediği bir bulanıklıkla bakıyordu Tarık Bey ona. Aynı değildi. Anılarının Tarık amcası gitmişti.
Bu apartmana gelmesinin en önemli nedenlerinden biriydi o. Karısı üç yıl önce ölmüştü, yaşlanıyordu, çocukları olmamıştı, belki de istememişlerdi, yalnızdı. Nysa hayattaki tek dostu, sevdiği ‘badem şekeri’ni yalnız bırakamayacağını biliyordu. İlk yıl başka yerde yaşarken de buraya sık sık gidip geliyordu. “Merhaba badem şekerim,” dedi adamın yanaklarından öperken.
O da, “merhaba Nisan kızım,” dedi. Bu konuşma ikisi arasında yıllardır ritüel haline gelmişti, hapishanede bile. Nysa, en az otuz yılık eşyalarla tıklım tıklım dolu bu evi, o bildik yaşlı eşya kokusuna rağmen severdi, çünkü burası, ‘badem şekeri’nin eviydi.
“Yok mu, bir haber?” dedi adam içeri doğru yürürken. “Yok” dedi Nysa. Maya’dan bahsediyorlardı. Maya’nın hiçbir şeyden haberi yoktu ama Maya buraya taşındığından beri onu adım adım takip eden Nysa sayesinde Badem Şekeri Tarık Bey, Maya hakkındaki her şeyi biliyordu. Sarıkent’teki saldırıyı dahi. “Aramıyor,” dedi Nysa, sesi gergindi: “Oraya gitmeyi düşünüyorum. Şu Selim de oraya gitti sanırım. Bugün telefon ettim işyerine, izne çıktı dediler, bir hafta sonra dönecekmiş.”
Nysa, Selim Baha da dahil her şeyi anlatmıştı, zaten hep anlatırdı. Çalışma odasını, nelerle meşgul olduğunu her şeyi bilirdi Tarık Bey. O odaya giren tek kişiydi o.
Nysa, düşünceli düşünceli durdu bir süre: “Yarın yola çıkacağım. Sarıkent’e gidersem Mor’u bulurum, onu orada bulmak kolay.” Bunları kendi kendine konuşur gibi söylemişti.
“Olabilir,” dedi Tarık Bey. Bu konularda Nysa’yla tartışmazdı. Onu kararından döndüremeyeceğini çoktan öğrenmişti. Pencereye gidip ayakta durdu, dışarı baktı. Her an yağmur yağabilirdi. Hava kararmış, mavi gökyüzü siyaha dönmüştü. “Tuhaf bir yaz geçiriyoruz, her an yağmur yağabilir, şimşekler çakabilir, hatta hortumlar bile görülebilir. Tuhaf bir yaz,” dedi.
“Her açıdan tuhaf,” dedi Nysa. “Çalışman nasıl gidiyor?” diye sordu arkasından. Kararını çoktan vermiş birisinin rahatlığıyla konuşuyordu.
“İyi gitmiyor,” dedi Tarık Bey. Tarık Bey, beş yıldır Sebil Apartmanı’nın bulunduğu caddenin, apartmanların ve cadde sakinlerinin tarihini yazmakla meşguldü. Kendi deyimiyle bir tür yerel tarih çalışmasıydı bu yaptığı. Halaskargazi caddesinin Osmanbey bölümünün tarihi. O kadar. Bu kadarla sınırlamıştı tarihini. “Tarihi bir çalışmayı sınırlandırmak lazım,” diyordu. Onun da sınırı buydu. Fiziksel bir sınırdı bu. Penceresinden baktığında gördüğü alanla sınırlandırmıştı yerel tarihini.
Önce bulduğu kaynakları okumuş, caddenin fotoğraflarını çekmiş, eski kartpostal ve fotoğrafları toplamış, o görüntüleri günümüzdeki halleriyle kıyaslayarak görsel analiz çalışması yapmıştı. Kitabı A3 boyutlarında olacaktı. Özellikle ilk bölüm; bol resimli, karşılaştırmalı bir çerçeve sunacaktı okuyucuya. Sonra tek tek apartmanlara, bazı eski ailelerin tarihlerine sıra gelecekti. Bunun için üç yıldır insanlarla konuşuyor yine kendi deyişiyle bir tür sözlü tarih çalışması yapıyordu.
Caddede cereyan eden önemli olaylar da yer alacaktı bu tarihte. Her türlü gösteriyi, mitingi, yürüyüşü evinin penceresinden çekmişti çünkü gözlem noktası, hareket noktası evinin penceresiydi.
“Otuz yıldır penceremden bakıyor, tarihin gözümün önünden akıp gittiğini seyrediyorum,” derdi.
“Bugün, Hrant’ın öldüğü günkü anılarımı yazdım,” dedi Nysa’ya. “Sonra başka bir şey yapamadım. Buraya dikildim kaldım, sen gelene kadar penceremden bakmaya devam ettim. Aslında yazacak çok şey vardı ama nedense başka bir şey bulamadım. Ne yaptığımı anlattım sadece. O ânı nasıl yaşadığımı.”
Nysa bir şey demedi. Tarık Bey’in yazdıklarını anlatmak istediğini biliyordu, her zaman anlatırdı, o da dinlerdi. Zevkle dinler, endişeyle beklerdi. Caddenin Tarihi… Orada kendi tarihi de vardı. Bir gün Tarık Bey onu da yazacaktı. Söylemişti bunu Nysa’ya.
“Sana hiç anlatmadım değil mi o günü?” dedi.
“ Hayır,” dedi Nysa.
“Şurada duruyor, düşünüyordum.” Pencerede durduğu yeri gösteriyordu. “Hastaneden yeni gelmiştik. Biliyorsun Yıldız teyzen… Yine ilaç almıştı. Çok yorgundu, onu yatırdım. Gizlice sigara içmek için buraya geldim, pencereyi açtım. Salonun kapısını da kapatmıştım. Sigaramı yaktım, aklım Yıldız’la meşguldü.”
Nysa, “nerede yazdıkların?” dedi. Tarık Bey, yazdıklarının daima çıktısını alır, düzeltmelerini onların üzerinde yapardı.
Masanın üzerindeki kâğıt yığınından en üstteki birkaç sayfayı seçti Tarık Bey: “İşte. Bu da benim sözlü tarihim. Sen oku, ben de sütlü kakao yapmaya gideyim.” Bu da onların alışkınlarından biriydi. Tarık Bey yolu açar; Nysa, “getir okuyayım,” derdi. Nysa, geniş üçlü koltuğa yatar gibi yayıldı, Tarık Bey’in anlatısına kaldığı yerden devam etti:
“Bir ara aşağıdaki insanların Taksim yönüne doğru koştuklarını gördüm. Ama tersi yönde koşan insanlar da vardı. Korku doluydular. Bir şey olmuştu. Tabanca sesi duymadım. İnsanlar bir garipti. Bana bir filmi hatırlattı bu. Şu kıyamet filmlerinden birini, ismini hatırlayamadım o anda. Hala da bilmiyorum. Sanki öyle bir filmin içindeymişim gibi hissetmiştim kendimi. Mecidiyeköy’e doğru koşanlar, sürekli arkalarına bakıyorlardı. Onlar da ne olduğunu anlamamıştı sanırım sadece korkup olayın merkezinden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Daha uzaktaki insanların doğal halleri bozulmamıştı. Her şey dar bir alanda olup bitmişti. Bunların hepsini sonradan düşüne düşüne buldum. İmgeleri hatırlamak için uğraşmak lazım. İnsan görür, unutur ama sonra hatırlar. İsterse hatırlar.
Hemen makinemi alarak aşağıya koşturdum. Yanıma bir tek cep telefonumu ve anahtarı almıştım. Remzi dış kapıdaydı, ‘ne olmuş?’ dedim, ‘bilmiyorum, birini vurmuşlar aşağı tarafta,’ dedi. Yıldız’ı unutmuşum. Onu öylece, o hasta haliyle yalnız başına bırakıp fırlamışım. Kırk küsur yıl gazetecilik yapmıştım, içimde hala sönmemiş bir ateş vardı, sanki yine bir şey yakalayabilirmişim gibi hissediyordum. Coşku doluydum.
Beş dakika sonra oradaydım. Yerde biri yatıyordu. Etrafında insanlar vardı. Bağırışlar, çığlıklar vardı. Polis yeni geliyordu. Siren seslerini duyuyordum. Ambulans da olabilirdi. Sonra, onu tanıdım. Çünkü tanıyordum. Çalıştığı binayı biliyordum, birkaç kere oraya gitmiştim. Etraftan, ‘Ermeni’, ‘Hrant’, ‘gazeteci’ diyenlerin sesleri kulağıma çarpıp, beynime ulaşıyordu. Duyduğum seslerle, yerdeki görüntüyü birleştirmiş olmalıyım. Sonuca ulaşmak kolaydı: O Hrant’tı… ‘Güzelim insanı vurmuşlar,’ dedim.
Yere çökmüş, kalmışım. Az sonra polisler gelip bizi uzak bir yerlere ittiler. Oradan seyrettim. Donmuş kalmıştım. Sürekli, ‘bu güzel insanı vurdular,’ diyordum. Orada ne kadar kaldım, bilmem. Çok kalabalık olduk. Orada öylece bekledik. Sloganlar atılıyordu. Ben sadece, ‘güzel insanı vurdular,’ kelimesinin beynimde dolanıp durduğunu biliyorum. Sonra, ‘Taksim’e gidiliyor’ dedi birileri, onlarla birlikte Taksim’e yürüdüm. Etrafta tanıdığım birçok insan vardı. Hiç kimseyle konuşmadım. Kimse, kimseyle konuşmuyordu. Onlarla göz göze gelmemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Selam verme, gibi sıradan bir davranışı dahi yapmak istemiyordum. Normal davranamadım. Normal değildi hiçbir şey. Sıradan, bir olay değildi bu. Hrant da, sıradan bir insan değildi.
Yürüdük, durduk. Durduk, yürüdük. Ara sıra tanıdıklarla yan yana düştük. Kolum yanımdaki arkadaşıma değiyordu ama konuşmuyorduk. Ara sıra gözlerimizin karşılaştığı arkadaşlarımız oluyordu. Birbirimizin gözünün içine derin derin, gözümüzü kırpmadan bakıp, başımızı çeviriyorduk.
Bazı anlar vardır o anlarda konuşulmaz, konuşulamaz. Bu da o anlardan biriydi. Tarihin o anda değişmekte olduğunu hissedersiniz. Domino taşlarından ilki yerinden oynatılmıştır, bunu bilirsiniz. Hava soğuktu, geceydi, ama ben dışarının değil içimin soğuğunu, ağır atmosferin ürkütücü gerginliğini hissediyordum.
Taksim’den geriye doğru yürüdük, aynı yere geri dönüp geldik. Agos’un önüne. Çoğu kimse yerini bile bilmezdi. İlk kez o gece öğrendi. Gecenin bir vaktiydi, çok kalabalıktık. İlk kez orada duydum: ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ cümlesini. Bu sloganın benzerlerini sanki hatırlıyordum. Bildiğim, ayrımcılığa uğramış halkları savunmak için; özdeşlik yaratmak için; empati duygusunu ifade etmek için; ötekileştirmeyi kırmak için bulunmuş, muhteşem bir dile getirme olduğuydu. Ama o gece orada bu cümlenin, derinlere itilmiş bir gerçekliği de yansıttığını keşfettim. Hepimiz bir parça Ermeni’ydik, benim ailemde de Müslümanlaştırılmış bir, ‘büyükanne’ vardı. Zaten Hrant’ı da bu nedenle tanımıştım. Büyükannemin akrabalarını arıyordum. Ermeni akrabalarımı. Sloganı atamadım. Boğazım düğümlendi, donukluğum geçmeye başladı, içim hüzün doldu. Şimdi ağlama zamanıydı.
Eve geldiğimde saat oniki gibiydi. Aslında çok da iyi bilmiyorum ama geç bir saatti. Anahtarı deliğe sokmadan Yıldız, kapıyı açtı. Televizyon açıktı, haberleri dinliyordu. Hiçbir şey sormadı. Her şeyi anlamıştı. Birbirimize baktık, sarıldık. Kapının önünde hıçkıra hıçkıra ağladık. Ertesi gün fark ettim: Tek bir kare fotoğraf dahi çekememiştim.”
Elindeki iki büyük bardakla sessizce Nysa’ya baktı Tarık Bey. Nysa sessizce ağlıyordu. Kıpırtısız yüzünden sessiz gözyaşları iniyordu. O şimdi bütün ölülerine ağlıyordu. “Başkasının ölümünde, kendi ölülerimizi hatırlarız,” diye düşündü Tarık Bey, “Yok! Ben artık ağlamıyorum. Şimdi öfke zamanı!” Ama bu düşüncesini Nysa’ya söylemedi.
Nysa, Tarık Bey’in elindeki fincanlardan birini alarak duygularını gemleyerek konuştu: “Beğendim, o anı yaşamış gibi oldum.”
“Duygusal oldu, mesafeli bir anlatı tutturmak istedim ama ne yapsam olmadı. Kısaltmak gerekebilir. Belki daha sonra…”
“Bırak böyle kalsın.”
Nysa, acısını elinde olmadan hissettiren biri gibi konuşmuştu. Sonra da Tarık Bey’in hala ayakta dikilen bedenine bakıp, sevgiyle boş elini tutup yanına oturttu onu. Tarık Bey de daha fazla üstelemedi, Nisan beğenmişse sorun yoktu.
“Gazetecilik çok riskli bir meslek,” dedi kadın, düşünceli düşünceli.
“Pöh!” diye patladı adam. “Hepsi için değil. Gazetecilik pekâlâ da köpeklik olabilir. Herkes için risk yok! Emin ol yok!”
“Biliyorum,” dedi kadın. “Ama özellikle savaş ve çatışma bölgelerinde bu mesleği yapmak çok tehlikeli.”
“Sıcak çatışma olması şart değil. Ana akımın dışındaysan, bir sürü pisliği açığa çıkartmak için, gerçeği yazmak için çabalıyorsan, dürüstsen, boyun eğmiyorsan; burnunu sürtmek için ellerinden geleni yaparlar.” “Bunun için iki yıl hapis yattım, neydi sebebi, sadece Diyarbakır cezaevinde olanları yazdım diye. Oysa çoktan bilinen bir gerçekti artık onlar.” Gerçi bu düşündüğünden daha fazlası vardı yazdıklarında ama Tarık Bey öyle düşünmüyordu.
“Dün bir gazeteci daha öldürdüler,” dedi kadın. “Sen Hrant’ı anlatırken ben ona da ağladım.” “Adını aklımda tuttum ama ne fotoğraflara baktım, ne de ayrıntıları okudum. Ama bir görüntü takıldı kaldı aklımda. ‘Her yerde o görüntü. Kaçamıyorsun.’ Ömür boyu unutamayacağım bir şekilde aklıma yazıldı. Artık hep orada kazılı olarak kalacak. Belki de gün gelecek, onlar bir efsaneye dönüşecekler.” Bunu öfkeyle değil, kararlı bir ifadeyle dile getirmişti.
“Günümüzde efsanelere de, kahramanlara da artık rastlanmıyor.” dedi adam. “Kahramanlık çağını geçtik, efsanelere de masal olarak bakıyoruz artık.”
“Hayır,” dedi Nysa: “İnsan türü için efsane yaratma arzusu içgüdüsel bir şey. Hiçbir zaman geçmez biz de yeni kahramanlarımızı, efsanelerimizi yaratacağız. Şimdi buna ihtiyaç var. Bir büyük hesaplaşmaya daha doğru gidiyor insanlık…”
Tarık Bey, Nysa’nın bu teorisini biliyordu. Ona sarıldı başını okşadı. “Buna inanıyorsun gerçekten, ben de inanmak istiyorum.” Tarık Bey, kahramanları kastediyordu. Yoksa yeni bir hesaplaşmaya doğru gidildiği konusunda o Nysa’dan tamamen farklı düşünüyordu. Ona göre insanlık tarihinde çatışma, hesaplaşma; her zaman var olan, sürekli bir durumdu, değişimi de bu sağlıyordu.
“Ama bu çağda kahramanlar yaratılamaz, artık çok geç, modern dünyada bu dediğin olmaz!”
Nysa, “Hiç geç değil,” dedi. “Yaparsın olur, söylersin izi kalır. İzler silinmez. Sildirmeyecek insanlar olduğu sürece, izler silinmez. Bize; yapan, söyleyen, yazan, yayan insanlar lazım.” Gülerek ekledi: “Bunların aynı kişiler tarafından yapılması şart değil tabii.”
“Biz kim? Hayal âleminde…” Tarık Bey böyle düşünüyordu. Ama Nysa’nın bu hallerini, başkalarına göstermediği bu yüzünü çok seviyordu. “Hala umutlu.”
Birbirlerinin kollarından tutup gözlerinin içine baktılar. Onlar birbirini anlıyordu.
Nysa, mutfağı kontrol etti biraz ortalığı sildi, süpürdü. Bunu hep yapardı. Evinden getirdiği çorbayı, etli bamyayı ısıtıp, güzel bir salatayla birlikte sofra hazırladı. Birlikte sessizce yediler. Nysa, bulaşıkları çalkalayıp, makineye dizdi. “Benden habersiz bir şey yapma!” dedi Tarık Bey. “Tamam,” dedi Nysa ve hazırlanmak üzere dairesine çıktı.
Tarık Bey hüzünle kapattı kapıyı. Tarık Bey’in bu apartmanın da hikâyesini yazacağını Nysa biliyordu ama Nysa’nın bilmediği Tarık Bey’in onu çoktan yazdığıydı.
***
7. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
6. Bölüm: Sarıkent: Şeyda Nur’un Seçimi
Bazı anlar vardır o anlarda konuşulmaz, konuşulamaz.
Bu da o anlardan biriydi.
Tarihin o anda değişmekte olduğunu hissedersiniz.
Domino taşlarından ilki yerinden oynatılmıştır,
bunu bilirsiniz.
Maya, Şeyda Nur ile konuşurken Nysa da evinden çıkmaya karar vermişti. Sabahtan beri Maya’yı birkaç kere aramış, mesaj bırakmıştı ama sonuç yoktu. Maya telefonunu kapatmıştı. O aramadıkça, ulaşması imkânsızdı.
Kahvaltısını çoktan etmiş, haberleri dinlemiş, gazetelerini okumuştu. Can sıkıntısıyla çalışma odasına girdi. Lacivert kaplı defteri eline aldı. Bir saat kadar yazdıktan sonra defteri kapatıp, çalışma masasının çekmecesine kaldırdı. Deftere şunları yazmıştı:
“Mor, aramadı. Bana kızdı, biliyorum. Yalnızlığına başkalarının dokunmasını istemiyor. Özellikle orada. Saldırıya uğradığı yere yalnız başına gitti. Endişelenmek neden yanlış olsun, endişeleniyorum işte. Bugün üçüncü gün. Müzevirlik yaptığımı, nerede olduğunu Selim’e söylediğimi itiraf edecektim ama o, izin vermedi.
Selim… Çok etkilendim ondan. Acaba Mor da etkilenmiş midir? Onu düşününce içim ısınıyor. Uzun zamandır bir erkeğe karşı böyle bir yakınlık hissetmemiştim. Uzun zamandır: on üç yıldır…
Oysa o adam garip biri. Dost olamayacak kadar mesafeli. Arkadaş olamayacak kadar hesaplı. Bedeni uzak dururken gözleri acıtıyor. Yine de kimi zaman; hesaplı, mesafeli duruşuyla çelişen bakışı, sesi ve konuşması var. Etkileyici ama bu durumunun farkında değilmiş gibi davranıyor. Âşık olamayacak kadar yorgun, sevişemeyecek kadar tembel görünüyor. Öyle mi gerçekten?
Bunları görüyorum, ama yine de onu sevdim. Güven verici, huzur verici kocaman bir bedeni var. Fırtına sonrası sığınılacak bir liman gibi o. Böyle bir adama ihtiyacım vardı. Var mı gerçekten?
Ama…
Kadınlara acı çektirmiştir o adam. Hiçbir şeyin farkında olmadan ona âşık olan, çaresizce tutulan birçok kadın olmuştur. Ama o salak, bunu anlamayıp kendini uzak tutarken; ışıltılı, iç titreten, duyguları kabartan, delip geçen bakışları ile o zavallı kadına bakmayı sürdürmüştür. Acaba? Oynadığı oyunun gerçekten farkında değil mi? Ya farkındaysa? Eğer öyleyse bu adamın bir sadist olduğuna hükmedebilirim. Kışkırtıcı bir şey bu yaptığı. Biri bunları ona söylemeli. Eh, o biri de ben oluyorum elbette.”
Nysa’nın çalışma odası loştu. Burasının storlarını hiçbir zaman açmazdı. O nedenle özellikle kışın, gündüz vakti bile ışıkları açmak zorunda kalırdı. Apartmanın dışarıdan da görünen sağ cephedeki yuvarlak çıkıntısı buradaydı. Dışarıya doğru çıkıntı yapan bu yere yumuşak ikili koltuk yerleştirmişti Nysa. Maya da çalışma odası için bu kısmı seçmişti ama onun masası bu nişe yerleştirilmiş, çıkıntıyla uyumlu elips bir masaydı. Maya masada oturup çalışırken, kafasını kaldırıp dışarısını seyrederdi. Her ne kadar dışarıda görülecek ilginç bir şey yoksa da çünkü pencereden baktığında karşıdaki binaların bir kaç katı görünüyordu sadece. Maya’nın çalışma odası ferah, geniş ve aydınlıktı. Odayı salona bağlayan aradaki kapıların iki kanadı daima açıktı. Oysa Nysa, odayı salona bağlayan dört kanatlı kapıları kaldırmış, araya duvar ördürmüştü.
Nysa’nın masası küçük bir masaydı, girişin hemen sol yan duvarına yerleştirilmişti. Bütün duvarlar köpük panoyla kaplıydı. Bunları bizzat Nysa duvarlara monte etmişti. Panoların üstüne gazete ve dergilerden kesilmiş kesikler, basılmış fotoğraflar, kartpostallar tutturulmuş; kesikler ve resimler, renkli oklarla birbirine bağlanmış; okların üzerine yapıştırılan post-itlere, bağlantının ne olduğunu açıklayan notlar iliştirilmişti. Orta penceresinin yanındaki ara duvara bir kitaplık yerleştirilmişti. Kitaplığın içi kalın, çoğu İngilizce kitapla doluydu. Ve bunlar; kimya, biyoloji, tıp ve psikolojiyle ilgiliydi. Bunun yanı sıra suç konusunu inceleyen çeşitli araştırma kitapları da dikkati çekiyordu. Çoğu, ancak uzmanlarının anlayabileceği türden kitaplardı.
Nysa, her akşam burada en az üç saat kitapları inceler, okur, bir öğrenci gibi notlar alarak çalışırdı. Tutkuyla bağlandığı bu işine hapishanedeyken başlamıştı. Beş yıldır aralıksız olarak her gece bunu yapıyordu. Masanın üstünde iki tane notebook vardı. Bir tanesi daktilo gibi kullandığı; en gizli, en önemli araştırmalarını yazdığı, internet bağlantısı olmayan ve hiç bir zaman da olmayacak olan bir makineydi. Diğeri koltukta duruyordu. Onunla internete girer, her yere onu götürürdü ama masanın üstündeki bilgisayar odanın dışına asla çıkmazdı. Bu odayı sadece Nysa temizlerdi. Kendisi dışında bu odaya sadece bir kişi girmişti.
Nysa, Koruk’a bakmak için aşağı inmeye karar verdi sonra da Tarık Bey’e uğrayacaktı. Çalışma odasının kapısından çıktı, şifreli kilidine belli numaralar girerek kapıyı kilitledi. Kapının üstünde bulunan melek çocuklarla süslü storu çekerek aşağı indirdi. Aşağıda özel olarak yapılmış yerine sabitledi. Böylece kapı görünmüyordu. Dışarıdan bakan ve orada bir oda bulunduğunu bilmeyen birisi, melek çocuklu panonun duvarı süslemek için yerleştirildiğini zannederdi.
Maya'nın dairesinin anahtarını Remzi’den istemesine gerek yoktu. Cebinden çıkardığı bir anahtarla kapıyı açtı. Koruk’un mamasını tazeledi. Biraz sevdi. Sevilmeye itiraz etmiyordu ama guruldamıyordu da. Guruldadığı tek bir kişi vardı o da Maya’ydı.
Maya’dayken telefonunu kullanarak, Selim Baha Birgili’nin telefonu numarasını ve adresini araştırdı. Bu arada Maya’nın internetine bağlanmıştı. Selim’in işyeri telefonunu buldu. Ev telefonundan işyerini aradı ama onu bulamadı, telefona çıkan kişi, Selim Bey’in tatile çıktığını söylemişti. Bir süre orada olmayacaktı. Nysa heyecanlandı, Selim’in cep telefonunun numarasını istedi ama vermediler. Operatörleri arayarak numarayı öğrenmeye çalıştı ama bulamadı. Bir şey elde edememişti. “Acaba Maya’nın yanına mı gitti?” Aklına bu düşünce gelince yerinde duramaz oldu. İçini bir kıskançlık kaplamıştı. Çift yönlü bir kıskançlıktı bu. Maya’yı Selim’den; Selim’i, Maya’dan kıskanıyordu. Biraz düşündü sonra birisini aradı, ondan Selim’in telefon numarasını bulmasını istedi. “Üstüne gitmemek için numarasını istememiştim ama bu iyi bir fikir değilmiş. Olsun, en nihayetinde ben o numarayı bulurum.”
*
Nysa, Tarık Bey’in 5 numaralı dairesine geldi, kapıyı çaldı. Tarık Nesimi Akgül, eski bir gazeteciydi. Şimdilerde yetmişlerinin başında, orta boylu, zayıf, gri saçlı, güzel yeşil gözlü, hala zarif, yakışıklı, ellerinde az çok yaşlılık lekeleri olan, kendi işini kendi görebilecek kadar dinç, cana yakın, Nysa’ya göre; “badem şekeri” bir adamdı. Badem şekeri, Nysa’nın en sevdiği şekerdi. Aslında o, bütün şeker türlerini, tatlıları severdi. Bir tek pamuk helva hariç. Sebebini sadece kendisinin bildiği bir nedenden ötürü onu görmeye bile tahammül edemez, ezkaza karşısına çıkarsa midesi bulanır, hatta kusardı.
Nysa, gazeteci Tarık amcasını küçüklüğünden tanırdı. Evlerine her gelişinde Tarık Bey’in cebinde küçük Nisan için aldığı bir paket badem şekeri olur, badem şekeri getirmediği günlerde de karısı veya kendisinin yaptığı özel kokulu reçeller getirirdi. Reçeller, küçük kavanozlara yerleştirilmiş, şeffaf jelatin kâğıdına renkli kurdelelerle bağlanarak, süslenmiş olarak gelirdi. Onu hapishanede ziyaret eden tek komşu, tek tanıdıktı. İlk iki yıl gelememişti çünkü kendisi de hapisteydi. Bir gün, “ziyaretçin var,” demişlerdi Nisan’a. Onu ziyaret eden genellikle avukatı olduğu için, o da belli zamanlarda geldiği için Nisan şaşırmış, karşısında Tarık amcasını bulduğunda utancından ne yapacağını bilememiş, dakikalarca yere bakmış, konuşmamıştı. “Tekrar geleceğim,” demişti Tarık Bey ve gelmişti. Her seferinde de bir tatlı getirmişti hediye olarak. Nisan ancak dördüncü görüşmede kafasını kaldırıp Tarık Bey’e, ‘badem şekeri’nin gözlerine bakabilmişti. O gün, anılarında saklı kalmış Tarık Amca bakışını; artık unutulmaya yüz tutmuş film karelerinin aniden berraklaşıp, canlanmasına benzer bir iç görüyle hatırlamış, karşısındaki kişide yine o eski bakışı aramış ama bulamamıştı. Hüznün gölgelediği bir bulanıklıkla bakıyordu Tarık Bey ona. Aynı değildi. Anılarının Tarık amcası gitmişti.
Bu apartmana gelmesinin en önemli nedenlerinden biriydi o. Karısı üç yıl önce ölmüştü, yaşlanıyordu, çocukları olmamıştı, belki de istememişlerdi, yalnızdı. Nysa hayattaki tek dostu, sevdiği ‘badem şekeri’ni yalnız bırakamayacağını biliyordu. İlk yıl başka yerde yaşarken de buraya sık sık gidip geliyordu. “Merhaba badem şekerim,” dedi adamın yanaklarından öperken.
O da, “merhaba Nisan kızım,” dedi. Bu konuşma ikisi arasında yıllardır ritüel haline gelmişti, hapishanede bile. Nysa, en az otuz yılık eşyalarla tıklım tıklım dolu bu evi, o bildik yaşlı eşya kokusuna rağmen severdi, çünkü burası, ‘badem şekeri’nin eviydi.
“Yok mu, bir haber?” dedi adam içeri doğru yürürken. “Yok” dedi Nysa. Maya’dan bahsediyorlardı. Maya’nın hiçbir şeyden haberi yoktu ama Maya buraya taşındığından beri onu adım adım takip eden Nysa sayesinde Badem Şekeri Tarık Bey, Maya hakkındaki her şeyi biliyordu. Sarıkent’teki saldırıyı dahi. “Aramıyor,” dedi Nysa, sesi gergindi: “Oraya gitmeyi düşünüyorum. Şu Selim de oraya gitti sanırım. Bugün telefon ettim işyerine, izne çıktı dediler, bir hafta sonra dönecekmiş.”
Nysa, Selim Baha da dahil her şeyi anlatmıştı, zaten hep anlatırdı. Çalışma odasını, nelerle meşgul olduğunu her şeyi bilirdi Tarık Bey. O odaya giren tek kişiydi o.
Nysa, düşünceli düşünceli durdu bir süre: “Yarın yola çıkacağım. Sarıkent’e gidersem Mor’u bulurum, onu orada bulmak kolay.” Bunları kendi kendine konuşur gibi söylemişti.
“Olabilir,” dedi Tarık Bey. Bu konularda Nysa’yla tartışmazdı. Onu kararından döndüremeyeceğini çoktan öğrenmişti. Pencereye gidip ayakta durdu, dışarı baktı. Her an yağmur yağabilirdi. Hava kararmış, mavi gökyüzü siyaha dönmüştü. “Tuhaf bir yaz geçiriyoruz, her an yağmur yağabilir, şimşekler çakabilir, hatta hortumlar bile görülebilir. Tuhaf bir yaz,” dedi.
“Her açıdan tuhaf,” dedi Nysa. “Çalışman nasıl gidiyor?” diye sordu arkasından. Kararını çoktan vermiş birisinin rahatlığıyla konuşuyordu.
“İyi gitmiyor,” dedi Tarık Bey. Tarık Bey, beş yıldır Sebil Apartmanı’nın bulunduğu caddenin, apartmanların ve cadde sakinlerinin tarihini yazmakla meşguldü. Kendi deyimiyle bir tür yerel tarih çalışmasıydı bu yaptığı. Halaskargazi caddesinin Osmanbey bölümünün tarihi. O kadar. Bu kadarla sınırlamıştı tarihini. “Tarihi bir çalışmayı sınırlandırmak lazım,” diyordu. Onun da sınırı buydu. Fiziksel bir sınırdı bu. Penceresinden baktığında gördüğü alanla sınırlandırmıştı yerel tarihini.
Önce bulduğu kaynakları okumuş, caddenin fotoğraflarını çekmiş, eski kartpostal ve fotoğrafları toplamış, o görüntüleri günümüzdeki halleriyle kıyaslayarak görsel analiz çalışması yapmıştı. Kitabı A3 boyutlarında olacaktı. Özellikle ilk bölüm; bol resimli, karşılaştırmalı bir çerçeve sunacaktı okuyucuya. Sonra tek tek apartmanlara, bazı eski ailelerin tarihlerine sıra gelecekti. Bunun için üç yıldır insanlarla konuşuyor yine kendi deyişiyle bir tür sözlü tarih çalışması yapıyordu.
Caddede cereyan eden önemli olaylar da yer alacaktı bu tarihte. Her türlü gösteriyi, mitingi, yürüyüşü evinin penceresinden çekmişti çünkü gözlem noktası, hareket noktası evinin penceresiydi.
“Otuz yıldır penceremden bakıyor, tarihin gözümün önünden akıp gittiğini seyrediyorum,” derdi.
“Bugün, Hrant’ın öldüğü günkü anılarımı yazdım,” dedi Nysa’ya. “Sonra başka bir şey yapamadım. Buraya dikildim kaldım, sen gelene kadar penceremden bakmaya devam ettim. Aslında yazacak çok şey vardı ama nedense başka bir şey bulamadım. Ne yaptığımı anlattım sadece. O ânı nasıl yaşadığımı.”
Nysa bir şey demedi. Tarık Bey’in yazdıklarını anlatmak istediğini biliyordu, her zaman anlatırdı, o da dinlerdi. Zevkle dinler, endişeyle beklerdi. Caddenin Tarihi… Orada kendi tarihi de vardı. Bir gün Tarık Bey onu da yazacaktı. Söylemişti bunu Nysa’ya.
“Sana hiç anlatmadım değil mi o günü?” dedi.
“ Hayır,” dedi Nysa.
“Şurada duruyor, düşünüyordum.” Pencerede durduğu yeri gösteriyordu. “Hastaneden yeni gelmiştik. Biliyorsun Yıldız teyzen… Yine ilaç almıştı. Çok yorgundu, onu yatırdım. Gizlice sigara içmek için buraya geldim, pencereyi açtım. Salonun kapısını da kapatmıştım. Sigaramı yaktım, aklım Yıldız’la meşguldü.”
Nysa, “nerede yazdıkların?” dedi. Tarık Bey, yazdıklarının daima çıktısını alır, düzeltmelerini onların üzerinde yapardı.
Masanın üzerindeki kâğıt yığınından en üstteki birkaç sayfayı seçti Tarık Bey: “İşte. Bu da benim sözlü tarihim. Sen oku, ben de sütlü kakao yapmaya gideyim.” Bu da onların alışkınlarından biriydi. Tarık Bey yolu açar; Nysa, “getir okuyayım,” derdi. Nysa, geniş üçlü koltuğa yatar gibi yayıldı, Tarık Bey’in anlatısına kaldığı yerden devam etti:
“Bir ara aşağıdaki insanların Taksim yönüne doğru koştuklarını gördüm. Ama tersi yönde koşan insanlar da vardı. Korku doluydular. Bir şey olmuştu. Tabanca sesi duymadım. İnsanlar bir garipti. Bana bir filmi hatırlattı bu. Şu kıyamet filmlerinden birini, ismini hatırlayamadım o anda. Hala da bilmiyorum. Sanki öyle bir filmin içindeymişim gibi hissetmiştim kendimi. Mecidiyeköy’e doğru koşanlar, sürekli arkalarına bakıyorlardı. Onlar da ne olduğunu anlamamıştı sanırım sadece korkup olayın merkezinden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Daha uzaktaki insanların doğal halleri bozulmamıştı. Her şey dar bir alanda olup bitmişti. Bunların hepsini sonradan düşüne düşüne buldum. İmgeleri hatırlamak için uğraşmak lazım. İnsan görür, unutur ama sonra hatırlar. İsterse hatırlar.
Hemen makinemi alarak aşağıya koşturdum. Yanıma bir tek cep telefonumu ve anahtarı almıştım. Remzi dış kapıdaydı, ‘ne olmuş?’ dedim, ‘bilmiyorum, birini vurmuşlar aşağı tarafta,’ dedi. Yıldız’ı unutmuşum. Onu öylece, o hasta haliyle yalnız başına bırakıp fırlamışım. Kırk küsur yıl gazetecilik yapmıştım, içimde hala sönmemiş bir ateş vardı, sanki yine bir şey yakalayabilirmişim gibi hissediyordum. Coşku doluydum.
Beş dakika sonra oradaydım. Yerde biri yatıyordu. Etrafında insanlar vardı. Bağırışlar, çığlıklar vardı. Polis yeni geliyordu. Siren seslerini duyuyordum. Ambulans da olabilirdi. Sonra, onu tanıdım. Çünkü tanıyordum. Çalıştığı binayı biliyordum, birkaç kere oraya gitmiştim. Etraftan, ‘Ermeni’, ‘Hrant’, ‘gazeteci’ diyenlerin sesleri kulağıma çarpıp, beynime ulaşıyordu. Duyduğum seslerle, yerdeki görüntüyü birleştirmiş olmalıyım. Sonuca ulaşmak kolaydı: O Hrant’tı… ‘Güzelim insanı vurmuşlar,’ dedim.
Yere çökmüş, kalmışım. Az sonra polisler gelip bizi uzak bir yerlere ittiler. Oradan seyrettim. Donmuş kalmıştım. Sürekli, ‘bu güzel insanı vurdular,’ diyordum. Orada ne kadar kaldım, bilmem. Çok kalabalık olduk. Orada öylece bekledik. Sloganlar atılıyordu. Ben sadece, ‘güzel insanı vurdular,’ kelimesinin beynimde dolanıp durduğunu biliyorum. Sonra, ‘Taksim’e gidiliyor’ dedi birileri, onlarla birlikte Taksim’e yürüdüm. Etrafta tanıdığım birçok insan vardı. Hiç kimseyle konuşmadım. Kimse, kimseyle konuşmuyordu. Onlarla göz göze gelmemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Selam verme, gibi sıradan bir davranışı dahi yapmak istemiyordum. Normal davranamadım. Normal değildi hiçbir şey. Sıradan, bir olay değildi bu. Hrant da, sıradan bir insan değildi.
Yürüdük, durduk. Durduk, yürüdük. Ara sıra tanıdıklarla yan yana düştük. Kolum yanımdaki arkadaşıma değiyordu ama konuşmuyorduk. Ara sıra gözlerimizin karşılaştığı arkadaşlarımız oluyordu. Birbirimizin gözünün içine derin derin, gözümüzü kırpmadan bakıp, başımızı çeviriyorduk.
Bazı anlar vardır o anlarda konuşulmaz, konuşulamaz. Bu da o anlardan biriydi. Tarihin o anda değişmekte olduğunu hissedersiniz. Domino taşlarından ilki yerinden oynatılmıştır, bunu bilirsiniz. Hava soğuktu, geceydi, ama ben dışarının değil içimin soğuğunu, ağır atmosferin ürkütücü gerginliğini hissediyordum.
Taksim’den geriye doğru yürüdük, aynı yere geri dönüp geldik. Agos’un önüne. Çoğu kimse yerini bile bilmezdi. İlk kez o gece öğrendi. Gecenin bir vaktiydi, çok kalabalıktık. İlk kez orada duydum: ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ cümlesini. Bu sloganın benzerlerini sanki hatırlıyordum. Bildiğim, ayrımcılığa uğramış halkları savunmak için; özdeşlik yaratmak için; empati duygusunu ifade etmek için; ötekileştirmeyi kırmak için bulunmuş, muhteşem bir dile getirme olduğuydu. Ama o gece orada bu cümlenin, derinlere itilmiş bir gerçekliği de yansıttığını keşfettim. Hepimiz bir parça Ermeni’ydik, benim ailemde de Müslümanlaştırılmış bir, ‘büyükanne’ vardı. Zaten Hrant’ı da bu nedenle tanımıştım. Büyükannemin akrabalarını arıyordum. Ermeni akrabalarımı. Sloganı atamadım. Boğazım düğümlendi, donukluğum geçmeye başladı, içim hüzün doldu. Şimdi ağlama zamanıydı.
Eve geldiğimde saat oniki gibiydi. Aslında çok da iyi bilmiyorum ama geç bir saatti. Anahtarı deliğe sokmadan Yıldız, kapıyı açtı. Televizyon açıktı, haberleri dinliyordu. Hiçbir şey sormadı. Her şeyi anlamıştı. Birbirimize baktık, sarıldık. Kapının önünde hıçkıra hıçkıra ağladık. Ertesi gün fark ettim: Tek bir kare fotoğraf dahi çekememiştim.”
Elindeki iki büyük bardakla sessizce Nysa’ya baktı Tarık Bey. Nysa sessizce ağlıyordu. Kıpırtısız yüzünden sessiz gözyaşları iniyordu. O şimdi bütün ölülerine ağlıyordu. “Başkasının ölümünde, kendi ölülerimizi hatırlarız,” diye düşündü Tarık Bey, “Yok! Ben artık ağlamıyorum. Şimdi öfke zamanı!” Ama bu düşüncesini Nysa’ya söylemedi.
Nysa, Tarık Bey’in elindeki fincanlardan birini alarak duygularını gemleyerek konuştu: “Beğendim, o anı yaşamış gibi oldum.”
“Duygusal oldu, mesafeli bir anlatı tutturmak istedim ama ne yapsam olmadı. Kısaltmak gerekebilir. Belki daha sonra…”
“Bırak böyle kalsın.”
Nysa, acısını elinde olmadan hissettiren biri gibi konuşmuştu. Sonra da Tarık Bey’in hala ayakta dikilen bedenine bakıp, sevgiyle boş elini tutup yanına oturttu onu. Tarık Bey de daha fazla üstelemedi, Nisan beğenmişse sorun yoktu.
“Gazetecilik çok riskli bir meslek,” dedi kadın, düşünceli düşünceli.
“Pöh!” diye patladı adam. “Hepsi için değil. Gazetecilik pekâlâ da köpeklik olabilir. Herkes için risk yok! Emin ol yok!”
“Biliyorum,” dedi kadın. “Ama özellikle savaş ve çatışma bölgelerinde bu mesleği yapmak çok tehlikeli.”
“Sıcak çatışma olması şart değil. Ana akımın dışındaysan, bir sürü pisliği açığa çıkartmak için, gerçeği yazmak için çabalıyorsan, dürüstsen, boyun eğmiyorsan; burnunu sürtmek için ellerinden geleni yaparlar.” “Bunun için iki yıl hapis yattım, neydi sebebi, sadece Diyarbakır cezaevinde olanları yazdım diye. Oysa çoktan bilinen bir gerçekti artık onlar.” Gerçi bu düşündüğünden daha fazlası vardı yazdıklarında ama Tarık Bey öyle düşünmüyordu.
“Dün bir gazeteci daha öldürdüler,” dedi kadın. “Sen Hrant’ı anlatırken ben ona da ağladım.” “Adını aklımda tuttum ama ne fotoğraflara baktım, ne de ayrıntıları okudum. Ama bir görüntü takıldı kaldı aklımda. ‘Her yerde o görüntü. Kaçamıyorsun.’ Ömür boyu unutamayacağım bir şekilde aklıma yazıldı. Artık hep orada kazılı olarak kalacak. Belki de gün gelecek, onlar bir efsaneye dönüşecekler.” Bunu öfkeyle değil, kararlı bir ifadeyle dile getirmişti.
“Günümüzde efsanelere de, kahramanlara da artık rastlanmıyor.” dedi adam. “Kahramanlık çağını geçtik, efsanelere de masal olarak bakıyoruz artık.”
“Hayır,” dedi Nysa: “İnsan türü için efsane yaratma arzusu içgüdüsel bir şey. Hiçbir zaman geçmez biz de yeni kahramanlarımızı, efsanelerimizi yaratacağız. Şimdi buna ihtiyaç var. Bir büyük hesaplaşmaya daha doğru gidiyor insanlık…”
Tarık Bey, Nysa’nın bu teorisini biliyordu. Ona sarıldı başını okşadı. “Buna inanıyorsun gerçekten, ben de inanmak istiyorum.” Tarık Bey, kahramanları kastediyordu. Yoksa yeni bir hesaplaşmaya doğru gidildiği konusunda o Nysa’dan tamamen farklı düşünüyordu. Ona göre insanlık tarihinde çatışma, hesaplaşma; her zaman var olan, sürekli bir durumdu, değişimi de bu sağlıyordu.
“Ama bu çağda kahramanlar yaratılamaz, artık çok geç, modern dünyada bu dediğin olmaz!”
Nysa, “Hiç geç değil,” dedi. “Yaparsın olur, söylersin izi kalır. İzler silinmez. Sildirmeyecek insanlar olduğu sürece, izler silinmez. Bize; yapan, söyleyen, yazan, yayan insanlar lazım.” Gülerek ekledi: “Bunların aynı kişiler tarafından yapılması şart değil tabii.”
“Biz kim? Hayal âleminde…” Tarık Bey böyle düşünüyordu. Ama Nysa’nın bu hallerini, başkalarına göstermediği bu yüzünü çok seviyordu. “Hala umutlu.”
Birbirlerinin kollarından tutup gözlerinin içine baktılar. Onlar birbirini anlıyordu.
Nysa, mutfağı kontrol etti biraz ortalığı sildi, süpürdü. Bunu hep yapardı. Evinden getirdiği çorbayı, etli bamyayı ısıtıp, güzel bir salatayla birlikte sofra hazırladı. Birlikte sessizce yediler. Nysa, bulaşıkları çalkalayıp, makineye dizdi. “Benden habersiz bir şey yapma!” dedi Tarık Bey. “Tamam,” dedi Nysa ve hazırlanmak üzere dairesine çıktı.
Tarık Bey hüzünle kapattı kapıyı. Tarık Bey’in bu apartmanın da hikâyesini yazacağını Nysa biliyordu ama Nysa’nın bilmediği Tarık Bey’in onu çoktan yazdığıydı.
***
7. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder