Önce 34. Bölümü Okuyunuz
Tarık Bey ve Harun, Şeyda Nur’un kızının hastanedeki
işlerini tamamladıklarında saat üçe geliyordu. Harun, mezar yerini dahi
ayarlamıştı. Yarın öğle namazından önce hastaneden alınıp defnedilecekti Şeyda
Nur’un kızı.
Şeyda Nur’un torunu ile karşılaşması herkes için acı verici bir tablo olmuştu. Ölümün taze ve sıcak olduğu yerlerde bulunmak; çoğu insana, sevdiklerinin ölüm anlarını, cenaze anlarını, unutulmuş zannedilen anıları hatırlatır. İnsanlar böyle anlarda kendi ölülerine de ağlarlar, acılarını katmerleşmiş olarak yaşarlar. Kat kat. Ne kadar çok ölü varsa arkalarında, o kadar katlanmıştır acılar. Tarık Bey de hatırladı: Nisan’ın anne ve babasını hatırladı, ölmüş arkadaşlarını, vurulmuşları, yok edilenleri, en çok da anne ve babasıyla, karısını hatırladı.
Boğazında hissettiği yumru midesini bulandırdı, gözleri puslandı; etrafını iyi seçemez oldu. Taşlaşmış bir yüz ifadesiyle öylece ayakta dikilip kalmıştı. Ne ileri gidebiliyordu ne de geri. Ne yapması gerektiğini düşünemeyecek kadar donup kalmıştı. Harun gördü onu, usulca kolundan tutarak yandaki boş sandalyelerden birine oturttu, yanında kaldı, başını öne eğerek yanı başında ayakta bekledi.
35. Bölümün Sonu
34. Bölüm: Teknede Bir konuşma Daha: Selim Baha ve Maya Mor
Bundan sonra işler daha da çatallanacaktı.
İçlerinden birini seçmek zorunda kalacağı
birden çok yol açılacaktı önünde.
Hangisini seçecekti?
Tarık Bey ve Harun, Şeyda Nur’un kızının hastanedeki
işlerini tamamladıklarında saat üçe geliyordu. Harun, mezar yerini dahi
ayarlamıştı. Yarın öğle namazından önce hastaneden alınıp defnedilecekti Şeyda
Nur’un kızı. Şeyda Nur’un torunu ile karşılaşması herkes için acı verici bir tablo olmuştu. Ölümün taze ve sıcak olduğu yerlerde bulunmak; çoğu insana, sevdiklerinin ölüm anlarını, cenaze anlarını, unutulmuş zannedilen anıları hatırlatır. İnsanlar böyle anlarda kendi ölülerine de ağlarlar, acılarını katmerleşmiş olarak yaşarlar. Kat kat. Ne kadar çok ölü varsa arkalarında, o kadar katlanmıştır acılar. Tarık Bey de hatırladı: Nisan’ın anne ve babasını hatırladı, ölmüş arkadaşlarını, vurulmuşları, yok edilenleri, en çok da anne ve babasıyla, karısını hatırladı.
Boğazında hissettiği yumru midesini bulandırdı, gözleri puslandı; etrafını iyi seçemez oldu. Taşlaşmış bir yüz ifadesiyle öylece ayakta dikilip kalmıştı. Ne ileri gidebiliyordu ne de geri. Ne yapması gerektiğini düşünemeyecek kadar donup kalmıştı. Harun gördü onu, usulca kolundan tutarak yandaki boş sandalyelerden birine oturttu, yanında kaldı, başını öne eğerek yanı başında ayakta bekledi.
O da bin bir düşünceyle kıvranıyordu. Aile ocağı diye bir
şey pek bilmiyordu, onun bildiği aile, başkalarının bildiklerinden farklıydı.
Daha çok onun bunun yanında yetişmiş, acımasız
ortamlarda bulunmuş; onu, acımasız ve sert gösteren yüz maskesini kullanmayı
çok küçük yaşta öğrenmiş, ondan sonra da rahat etmişti. İçindeki sıcak, hakiki
insanı pek göstermezdi çevresine ama öyleydi. Polis olarak çalıştığı sekiz yıl
boyunca; olanlar, yapılanlar üzerine çok düşünmüş, çok okumuş, bulabildiği
herkesle konuşmuştu. Ona, bu kadar düşünme, diyordu arkadaşları: “Sen sadece
sana ne derlerse onu yap. Biz emir kuluyuz. Düşünmek, tartışmak için bize para
vermiyorlar.” Vermemişlerdi zaten. En son travesti bir kadına meslek arkadaşları
tarafından yapılan muamele meslek
hayatında katlanmak zorunda kaldığı son nokta olmuştu. Araya girmiş, kadını
kurtarmış, dayaktan o da payını almış, kadını hastaneye götürmüş ve açılan
soruşturma sonunda yine dilini tutmayı bilemediği, kendini neden haklı
gördüğünü açıklamaya çalıştığı ve arkadaşlarını suçladığı için; iş iyice
büyümüş, bu bilmem kaçıncı vakası olduğu için de kovulmuştu. Uyumsuz, agresif,
asi, başı bozuk, çatlak, korkak, hain gibi lakaplar meslek arkadaşlarının ona
taktığı lakaplardı, dahası da vardı. Onlar artık birer küfürdü: Orospu çocuğu,
piç, taşaksız… gibi. Elbette daha daha ağırları da vardı. Bunları söyleyenler kendilerini haklı
buluyordu ve her zaman da haklı bulacaklardı. Onların deyimiyle Harun denilen piç; gaz bombasını
havaya sıkıyordu, bazen hiç sıkmıyordu, uyarılara da aldırmıyordu.
Bir kere bir gösteri sonrası, yakalayıp otobüse
doldurdukları insanların üstüne gaz sıkmışlar, ‘hadi bakalım bir de buradan
buyurun’ diyerek dışarı çıkıp, kapıyı da kapatmışlardı. Harun, elleri kelepçeli olarak arabada
bekleyenlerin öğürtü ve çığlıklarına dayanamamış, şoföre zorla kapıyı açtırmış,
içeridekileri bağıra çağıra dışarı çıkarmaya çalışırken yüzünde maskesi
olmadığı için kendisi de gazdan etkilenmiş, hınçla arabaya doluşan alfa polislerin
onu tutup arabadan aşağı atmalarına bir şey yapamamış; yere kapaklanarak,
öksürerek, gazın etkisinin geçmesini beklemişti. Şimdi hatırlamadığı polislerden
bazıları yüzünü suyla temizlemiş, muhtemelen göstericilerde buldukları
limonlardan birini sıkarak gözlerinin yaşarmasını durdurmaya çalışmışlardı. İçeridekiler
hala öksürürken bir alfa polisin yanında dikilip şöyle dediğini duymuştu: ‘Ne oldu
len hırto, çok ezik gördüm seni.’ Sonra da eğilip, Harun’un kulağına şunu
fısıldamıştı: “Yediğin kaba sıçma!”
Böyle olaylar özellikle bazı dönemlerde, kolaycacık unutulup
gitmez, kimse bunların üstünü çizmez, çizemez. Harun için de ötekiler için de bu
böyleydi. Olayı yaşayan, sonradan duyan birçok polis ve amir bu sıradışı
girişimi, kara kaplı defterlerine yazmışlardı. Bir kısmı Harun’a hak veriyordu
ama bunu yüksek sesle ifade edemiyor, gelip gizlice Harun’a söylüyorlardı ama
çoğu şöyle şeylerdi: “Haklısın yapılan biraz aşırı bir şey ama bunu neden
herkesin içinde yaptın ki, sonra rapor yazardın olur biterdi. Biz birlik
halinde görünmek zorundayız. Motivasyonumuzu bozma.” Bunlara karşı Harun’un
söyledikleri şunlardı: “Aşırı bir şey dediğiniz durum, açıkça zalimliktir. Müdahale
ettim çünkü birileri ölebilirdi. Yaptım çünkü vicdanım böyle yap, dedi. Motivasyon
dediğiniz şey, şiddet uygulamaktan zevk almaya alıştırmaktır. Birlik dediğiniz
şey; birlikte vahşet yapmanın verdiği hazdan doğan, duygudaşlıktır. Haz biter,
akıl geri gelir. O zaman yaptıkları işi bir de vicdanlarına sorsunlar. Bunun
cehennemlik bir iş olup olmadığını da sorsunlar.”
Bir kere sokakta yakaladıkları uyuşturucu müptelası genç bir
çocuğun belden aşağısını sıyırıp, apış arasına
uyuşturucu saklayıp saklamadığını güya inceleyen beş altı polisin bulunduğu odaya
dalmış, çocuğa pantolonunu çektirmiş, sonra onu dışarı çıkarmıştı. Ona engel
olamamışlardı çünkü orası bir polis merkeziydi. Dışarı da olsalardı onun canına
okurlardı, tıpkı travesti olayında olduğu gibi. Polis şiddeti karakollardan
sokağa taşmıştı. Karakolda, polis merkezlerinde dikkatli davranan çoğu polis,
bu cezalandırma işini daha çok olay yerinde, sokakta halletmeye çalışıyordu. Döve
döve öldürebilirsin ama bunu iş yerinde
yapma çünkü yakalanırsan yandın. İşin raconu buydu.
Harun, Tarık Bey’i, Yasemin’i hastaneye götürdüğünde tanımıştı,
travesti kadının adı buydu aslında kendine Yasmin denmesini istiyordu. Yasmin bir
zamanlar kendisiyle söyleşi yapmış olan Tarık Bey’i aramış, hastaneye
çağırmıştı. Harun yanında bekliyordu. Gitmemişti. Aslında ne yapması
gerektiğini bilemediği için orada kalakalmıştı. Yaptığı işin yankılarının
olacağını biliyordu. Bundan sonra işler daha da çatallanacaktı. İçlerinden birini seçmek zorunda kalacağı
birden çok yol açılacaktı önünde. Hangisini seçecekti? İçeri telaş içinde
sevimli bir adam girdiğini görünce, önüne açılan yollardan birinin o olduğunu
anlamadı ilk önce.
Yasmin, Tarık Bey’e kâh küfrederek kâh ağlayarak olanları
anlatmış, bu polis hayatımı kurtardı, diyerek Harun’u tanıtmıştı. “Adam gibi bir
adam bu Tarık Amca.” Tarık Amca, diyordu, kısa bir müddet sonra Harun da, Tarık
Amca diyecekti.
Tarık Bey, o sıralarda daha otuzlarında bile olmayan gencecik,
uzun ve zayıf adama ilgiyle, daha çok da hayretle bakmıştı. Sonra karşısında
sanki endemik bir bitki varmış gibi, nadir bir türe yaklaşır gibi; özenle,
hayranlıkla elini uzatmıştı. Harun da
ayağa kalkmış, resmi bir ifadeyle elini sıkmıştı Tarık Bey’in. Harun’un yüzü;
allak bullak olmuşluk durumunu, ben ne yaptım ve bundan sonra ne olacak
sorusunu yansıtıyordu. Tarık Bey bunu görmüş, onu anlamıştı.
Eve gidince Harun’u karısına anlatmış, fiziksel görünümünü
şöyle özetlemişti: Zayıf ama kuvvetli bir bedeni var. Çok uzun boylu, bir
doksan gibi. Yüzü ince uzun. Elmacık kemikleri çıkık, gözleri iri, uzun kirpikleri
kahverengi kara gözlerini gölgeleyerek daha koyu görünmesine neden oluyor.
Gülünce gözlerinin içiyle gülen türden biri, o anda yüzü değişiyor. O halleri
dışında sert hatta ürkütücü görünüyor. Saçları siyah ve dalgalı, burnu ince ve
keskin olarak aşağı iniyor. Dudakları kalınca, gülünce sağ yanağında minik bir
gamze oluşuyor, çenesinde de çukur var. Mimiklerini iyi kullanıyor, duygularını
istediği gibi yansıtabiliyor. O kadar çok ayrıntıya girmişti ki sonunda karısı
gülmüş, “ressam olsaydım bu bilgilerle senin çocuğu çok iyi çizerdim Tarık’ım,”
demişti. Ama Tarık Bey aynı fikirde değildi. “Çizemezsin,” demişti, “bir insanın
fiziksel özelliklerini birebir tarif etmek imkânsız bir şey. Her bir kişi o
kadar benzersiz ki, o insanı farklı kılan öz niteliği bulup çıkarmak ve bunu
dille ifade etmek neredeyse imkânsız…”
Tarık Bey, Harun’u karısına uzun uzadıya anlatmıştı çünkü bu
onun için de farklı bir olaydı. Yeni bir insanla, polislik mesleğinin bozamadığı
bir insanla karşılaşmıştı.
İlk tanıştıkları gün Tarık Bey sormuş, Harun anlatmıştı. Hastaneden
birlikte çıkıp bir yere gidip oturmuşlar uzun uzadıya konuşmalardı. Harun kimseye
anlatmadığı şeyleri anlatmış, kafasına takılan soruları ortaya dökmüş, durmadan
konuşmuştu. Konuşmaya, dertleşmeye, cevap bulmaya, anlaşılmaya açtı. Şimdi ilk
defa, hayatında ilk defa; kendini önyargısız
bir şekilde dinleyen birini bulmuştu karşısında. Tarık Bey’in sevgiyle bakan
gözleriyle, Harun’un nadir gülen gözleri, konuşmanın orta yerinde buluşuyor,
kimi zaman birbirinden ayrılıyor ve uzaklara bakarak dinleyen, düşünen, dalgın
gözlere dönüşüyordu. Dışarıdan bakan birileri; sevgiyle hayatlarını paylaşan
baba oğul zannederdi onları.
Sonraki günlerde Tarık Bey, Harun’u eve çağırmış, hasta
karısıyla tanıştırmış, bir daha da
birbirlerini hiç bırakmamışlardı. Nysa da tanımıştı Harun’u sonradan. Polislikten
el çektirilince Tarık Bey ona çeşitli araştırma görevleri vermiş, gerektiğinde
hem Nysa’nın hem de başkalarının işlerine bakmıştı. Resmi olarak özel bir dedektif
değildi ama yaptığı işe kabaca bu isim verilebilirdi. Ve Nysa’nın verdiği borç
parayla bir spor salonu açmıştı. Burada daha çok kadınlara ve isteyen erkeklere
savunma sporları gösteriliyor ayrıca fizik tedavinin gerektirdiği bazı aletli
jimnastik çalışmaları yapılıyordu. Küçük bir yerdi ama belli çevrelerde ismi
bilinen, muteber bir yerdi. Harun, hala okuyor, hala düşünüyor, hala Tarık Bey’le
dertleşiyordu. Başka arkadaşı da yoktu zaten.
Şeyda Nur’un torunu görevlilerin ısrarına rağmen hastaneden
ayrılmamış, anneannesine söz verdiği gibi annesini bırakmamıştı. Annesinin
öldüğünü bilmiyordu ama bir tuhaflık olduğunun farkındaydı. Ne kadar ısrar etse
de annesini ona göstermemişlerdi. Birbirlerini çok az tanısalar da anneanne ve
torunun birbirlerine sarılmaları, ağlamaları herkesin sessizlikle izlediği bir
gösteriye dönüştüğünde; Harun, Şeyda Nur’un yanına gidip kulağına, “onu buradan
götürelim artık,” dedi. Şeyda Nur kafasını salladı, torununa, “Ceren,” dedi -
küçük kızın adı buydu- “gitmemiz lazım.”
“Hayır,” dedi Ceren, “annemi görmek istiyorum, neden onu
bana göstermiyorlar.” Şeyda Nur kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Başlarında
dikilip duran hemşireye, “kızımı göreceğim,” dedi “o da annesini görecek.”
“Olmaz,” dedi kadın. “Aşağıda, soğuk odada… Bu doğru olmaz.”
Morg diyememişti. Tarık Bey de yanlarına gelmişti. Kadının omuzuna elini koydu:
“Şeyda Hanım ortamı düşünün, orayı yani, doğru bir karar olmayabilir bu. Yarın
daha uygun bir ortam yaratırız, orada görürsünüz.”
“Dışarı çıkalım,” dedi Harun. “Önce onunla konuşmanız
lazım.” Gözleriyle Ceren’i işaret etmişti.
Bahçeye çıktılar. Şeyda Nur, Ceren’le birlikte bir sıraya oturdu.
Harun’la, Tarık Bey hemen biraz uzaktan onları izliyordu. Şeyda Nur aklının
başında olmadığını hissediyor, bu küçük kıza annesinin ölüm haberini hangi
uygun kelimeyi bulsam da anlatsam diye kıvranıyor, aklına hiçbir şey
gelmiyordu. Ağlamaya başlamıştı, ağzından “kurtaramamışlar,” kelimesi çıktı. Ceren
anlamıştı anlamasına ama o bir çocuktu. “Ölmüş mü!” dedi bağırarak. Şeyda Nur
konuşamıyor, hem ağlıyor hem de kafasını sallıyordu. Ceren, Şeyda Nur’u
bıraktığı gibi gerisin geriye, “anne!” diye bağırarak hastanenin giriş kapısına
doğru koşarken, Harun onu yakaladı, ağlayıp çırpınmasına, yumruklamasına izin
verdi. Yan tarafta Şeyda Nur’un iç paralayıcı hıçkırıkları duyuluyordu. Tarık
Bey hastaneye gitti bir hemşireye haber verdi. Hemşire, Şeyda Nur’a bir iğne
yaptı, Ceren’e de şurup içirdi. Bu müdahaleyi Tarık Bey’in ısrarı üzerine
bahçede yapmayı güç bela kabul etmişti.
Şeyda Nur’u ve Ceren’i alıp eve geldiklerinde saat üçtü.
Arabayı Harun kullanıyordu. Harun’un niyeti, onları apartmanın önünde indirip,
arabayı otaparka park etmek üzere oradan ayrılmaktı. Sonra geri gelecekti. Tarık
Bey, “sen de gel, bu akşam burada kal. Yalnız kalmak istemiyorum,” demişti.
Daha arabadan inmeden apartmanın önündeki kalabalığı gördüler. İkisi de dikkat
kesilmişti. Küçük kız sakinleştiricinin etkisiyle uyukluyordu aynı durum Şeyda
Nur için de geçerliydi. Sivil ve resmi görevli olduğu anlaşılan bazı kişiler
apartmana girip çıkıyor, yol kenarında iki polis arabası duruyordu. Harun, “siz
burada kalın,” dedi ve ne olduğunu sormaya gitti. Geldiğinde yüzünde endişeli
bir ifade olduğunu gördü Tarık Bey. Şeyda Nur olanların farkında değildi.
Torununa sarılmış, başını kucağındaki küçük kızın başına dayamıştı. Harun,
Tarık Bey’i dışarı çağırdı. Tarık Bey, kalbinin gümbür gümbür attığını duyarak
dışarı çıktı, aklında tek bir isim vardı: Nisan…
“Nisan’a bir şey mi olmuş?”
Bu soru Harun’u şaşırttı, “neden, o burada mı ki?”
“Yo, evet değil, tabii canım, değil… Ee o zaman?”
“Senin evde bir şeyler olmuş Tarık Amca.”
“Nasıl?”
“Biri eve girmiş. O sırada Sedef eve gelmiş, içerideki kişi onu
bıçaklamış ve kaçmış.”
Sedef kapıcılık yapan Remzi’nin karısıydı. Apartmandaki dairelerden çoğuna haftada bir veya iki kere temizliğe giderdi. Tarık Bey’e de haftada bir gün gelir, evi temizler, çamaşırları yıkar, ütüyü yapar, bazen de bir iki kap yemek pişirir, giderdi.
Tarık Bey yerinde sallandı, Harun kolunu yakaladı, tuttu: “Tarık Amca
bırakma kendini. Havaalanına giderken anlattığın o kapıcı vakasıyla ilgili olabilir bu olay. Basit
bir hırsızlık olayı olmayabilir.”
“Ölmüş mü?” Bu fısıltı halinde çıkmış soruydu. Nefesini tutarak cevabı bekledi.
“Ağır değil diyorlar ama yine de emin değiller.”
“Yapanı görmüş mü Sedef?”
“O kadarını bilmiyorum. Nisan’ın evine gidelim, sen de orada
kal. Ben yukarı çıkıp kapıyı kontrol ettim. Bir anormallik yoktu ama içeri
girip bakmak lazım. Sen bana Nisan’ın anahtarını ver. Sonra senin eve girip
inceleyeceğim, komşularla konuşacağım, daha sonra hastaneye gider Sedef’in
durumuna bakarım. Remzi de oradadır, onunla da konuşurum. Bu aralar başka bir
şey olmaz. En azından evin içinde. Bu akşam kararlaştırdığımız gibi sende
kalırım. Ben gelmeden evine girme.”
Tamam, dedi Tarık Bey. Belli etmemeye çalışsa da korkmuştu. “Yaşlandıkça direncim azalıyor.” Ne oluyordu. Yaptığı bir hata, Sedef’in
hayatına mı mal olacaktı. Olur muydu böyle bir şey. Bu korkunç bir şeydi. “Hırsız olsun, bu işi yapan hırsız olsun.” Aklına Nisan’a
telefon etmek geldi ama bu onu çok telaşlandırırdı. Arabaya döndü, açık
pencereden eğilip dili döndüğünce kendi evinde bir problem çıktığını, bir hırsızlık
olayı olduğunu anlattı Şeyda Nur’a. O, olan biteni anlayacak durumda değildi, iğne etkisini iyice göstermeye başlamıştı. Bir ara aklına Tarık Bey’in zor
durumda olduğu, buradan gitmesi gerektiği fikri geldi. İstanbul’da oturan arkadaşlarını
düşünmeye başladı, kime gidebilirdi. Aklına sadece bir iki isim gelmişti.
Onların da nerede oturduklarını hatta yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyordu. Dilini
ağzında zorla döndürerek, fısıltıyla konuştu: “Biz bir otele gidelim Tarık Bey, buraya gelirken de öyle planlamıştım
zaten. Yarın cenazeden sonra Ceren’i alıp dönerim ben. Burada daha fazla
kalmamızı gerektirecek bir şey yok.”
“Yok canım,” dedi Tarık Bey, “zaten hırsızlık benim evimde
olmuş. Ben sizi kızım Nisan’ın evine yerleştirecektim.” Sonra tekrar arabaya bindi. Polisler arabanın kaldırım
kenarında park halinde kalmasına bir şey demiyorlardı çünkü Harun onlara durumu
açıklamıştı. “Biraz daha bekleyeceğiz; Harun, Nisan’ın evine bakmaya gitti.”
Beş dakika sonra Harun geldi: “Gidebiliriz, her şey normal.”
Arka kapıyı açtı. Şeyda Nur’un kucağındaki Ceren’i kucağına
aldı. Tarık Bey de Şeyda Nur’un koluna girmişti. Ağır ağır apartmana girdiler,
asansöre binip yukarı çıktılar.
Harun kapıyı açtı. Tarık Bey, Şeyda Nur’u içinde banyosu da
olan misafir odasına götürdü. “Hemen yatıp dinlenin bence. Küçük de uyuyor zaten
ama açsanız hemen bir şeyler yaparız.”
Şeyda Nur yola çıktığından beri hiçbir şey yememişti ama hiç
açlık hissetmediğini düşündü. “Hayır, biraz uzansam iyi olur Tarık Bey.” Küçük
kızı yatağa yatırıp, gözleri kapanan kadının küçük valizini de odaya götürüp
bıraktılar. Şeyda Nur içeri girip kapıyı kapattı.
Ev sessizdi. İşte tam o anda, Nisan’ın gizli odası aklına
geldi Tarık Bey’in. Onu Harun bilmezdi. Bu Nisan’ın sırrıydı, bunu başkalarına söylemeye
hakkı yoktu. Odaya bakmak için Harun’un mutfağa gitmesinden yararlandı. Kapıyı
kapatan panoyu kaldırdı. Kapıyı eliyle açmaya çalıştı, kilitli görünüyordu.
“Orayı açmak lazım.”
“Sen… Sen burayı biliyor musun?” Tarık Bey korkuyla zıplayıp
geri dönmüş, şaşkınlık içinde bunları söyleyen Harun’a bakıyordu.
“Buraya geldiğim bir sefer keşfetmiştim. Benim gibi gözü
olan birisinin bu tip ayrıntıları gözden kaçıracağını nasıl düşünürsün. Evin
planını düşündüğün an anlarsın zaten bir odanın kayıp olduğunu. Bu haliyle
dikdörtgenin bir parçası eksik duruyor.” Harun gülüyordu. O artık eski Harun
değildi. Son yıllarda çok değişmişti. Huzuru buldukça içinden yeni bir Harun
doğmuştu. Suratına yayılan sırıtmaya şu karışık ortamda bile engel olamıyordu. “Orada
ne olduğunu bilmiyorum ama merak etmedim de değil hani. Fırsatını bulsaydım
açar bakardım. Belki de senin kız içeride ceset falan saklıyordur.”
Tarık Bey, Harun’u tanıyordu; şimdi o, Tarık Bey’i
konuşturmak için ortaya yem atıyordu. Tarık Bey, önce bir şey demedi, yere
baktı, düşündü: “Daha doğrudan söyle diyeceğini Harun. Dolanma…”
“Peki, o zaman. O odaya bakmamız lazım. Biri içeri girmiş, sonra
da kilitleyip, gitmiş olabilir. Nisan’ın işlerine az çok bulaşmış bir kişi
olarak soruyorum, o odada ne var? Benim bilmem gerekebilir. Özellikle sizin
güvenliğinizi tehdit eden bir şey var mı, onu öğrenmek istiyorum. Hadi Tarık
Bey, çok işim var.” Bey lafı çok şey
anlatıyordu. Harun kızınca hemen samimiyeti bırakır, resmi konuşma biçimine
geçer, suratı mahkeme duvarı gibi olurdu. Yine öyleydi.
“Nisan’ın araştırmaları var. Yıllardır topladığı tüm
bilgiler. Oda dolusu arşiv.”
Harun bir ıslık çaldı. “Arşiv… Kızıl Cek’le ilgili…”
“Evet, ben bir iki kere gördüm. Odada şu dizilerde
gördüğümüz türden bir pano var. Üzerinde gazete kesikleri, fotoğraflar,
bağlantılar…”
Harun kesti: “O zaman açmamız lazım. Birisinin içeri girip
girmediğini anlamamız artık şart oldu.”
Tarık Bey şifreli kilidi çevirdi. Kapının kilidinin
açıldığını duyuran tık sesi geldi. Başı, neredeyse başına değecek kadar üzerine
eğilmiş duran, aslında şifreyi ezberleyen Harun’a sağ omuzundan bakıp fısıldadı: “Kapıdan bakıp
kapatalım, Nisan içeride tuzak olduğunu söylemişti bana. İçeri girilebilirmiş
ama çıkılamazmış.”
Harun pozisyonunu bozmadan başını iki yana salladı, gözleri
dehşetle irileşmiş, kocaman olmuştu. “Valla şu kadından korktuğum kadar
kimseden korkmadım bu hayatta.” O da bunu fısıldayarak söylemişti, ciddiydi.
Harun öne geçip kapıyı itip açmaya çalıştı ama kapı, arkada
duran bir engel yüzünden açılmıyordu. Odadan dışarı kokulu bir hava sızarak onlara
ulaşınca; Harun da, Tarık Bey de, kendilerini geniş holün en dip noktasına
kadar atıp, gerilediler. Kaçmadan saniyeler önce hızla kapıyı kapatmıştı Harun.
“Gaz kokusu bu,” dedi
Tarık Bey. “Odaya gaz dolmuş. Ama nereden. Evde bu koku yoktu. Kapıyı açınca
duyardık.”
“Yok, vardı,” dedi Harun, “ama bu kokuyu evin kapalı
kalmasına yormuştum. Biraz önce mutfağa da doğal gaz vanasına bakmak için
girmiştim. Orada bir problem göremedim. Sorun bu odada.” Eliyle meşum odayı
işaret ediyordu.
Yoğun koku ve gaz eve yayılmaya devam ediyordu. Harun’la,
Tarık Bey, ilk anın verdiği şaşkınlığı atıp pencereleri açmaya koştular. Tarık
Bey salonda bulunan klimayı çalıştırarak içerdeki havayı temizleme moduna getirdi.
Harun, “sorun bu odada, kapıyı açıp bu gaz nereden geliyorsa
kapatmalıyız, elektriği de sakın yakma,”
diye bağırarak kapıya yüklendi. Kapı tekrar kapanmıştı. Tarık Bey’in şaşkın
bakışları arasında hızla numaraları tuşladı, şifreyi çoktan ezberlemişti. Sonra
bütün gücüyle kapıya abanıp biraz yerinden oynatınca yerde bir şey görür gibi
oldular. Harun biraz daha yüklendi. Yerde bir şey vardı; şimdilik sadece bir
kısmı görülebilen bir erkek ayakkabısı.
“Siktir! Gerçekten de biri içeri girmiş ama çıkamamış.”
O anda Tarık Bey’in telefonu çaldı arayan Nysa’ydı. “Nisan
arıyor.”
“Tarık Amca, oda açıldı…” Nysa’nın dediklerinin gerisini
dinleyemedi Tarık Bey, Harun telefonu elinden kapmıştı: “Nisan beni dinle.
Odayı biz açtık. Bizden önce biri odaya girmiş ama çıkamamış, içeride gaz
birikmiş. Onu kapatmam lazım. Eve gaz doluyor. Bir, nereden ve nasıl
kapatacağım? İki, burada daha başka ne
gibi tuzaklar var? Söyle de ona göre içeri girelim. Ve üç; sen... Sen bir manyaksın!” Üçüncü madde hayret ve şiddetle söylenmişti.
Tarık Bey de kulağını telefona dayamış ne dediğini anlama
gayreti içine düşünce Harun konuşmayı hoparlöre aktardı. Bu arada, salonun ön
tarafındaki küçük balkona atmışlardı kendilerini.
Soğukkanlı bir ses Harun'un sorularını yanıtladı: “Bir, kapatmaya gerek yok zaten gaz şimdiye kadar bitmiş
olmalı, bendeki kayıt odanın ilk olarak bir saat önce açıldığını gösteriyor. Maalesef
yeni gördüm; iki, evi havalandırın; üç, cesedi yok edin ama önce fotoğraflarını
çekin ve dört, hemen çıkın oradan, Tarık amcanın evine gidin.”
Normal bir zamanda olsalardı Harun bu talimatlara çok gülerdi
ama şu anda içinden gülmek gelmiyordu. “A, yalnız önemli sorunumuz var Nisan
Hanım, Tarık Amca’nın evi olmaz, çünkü başka birisi de oraya girmiş. Üstelik
eve gelen Sedef’i yaralamış ve kaçmış. Bu arada odadaki cesedi saymıyorum bile.
Pardon şimdi aklıma geldi, içerde yatan Şeyda Hanımla torununu ne yapacağımız problemini
de…”
Nysa keserek araya girdi: “Çıkarın onları evden hemen. Alt
katımdaki Maya’nın evine götürün. Remzi de anahtar var. Hemen oradan çıkın!”
“Remzi mi? Anlamadın galiba, zavallı Remzi, zavallı karısının başında,
hastanede.”
Bu konuşmalar yapılırken Tarık Bey, Şeyda Nur adını duyar
duymaz, aman aman, diye fırlamış,
içeriye koşturmuştu. Harun, onun yerdeki kilimi, koltuğun üstündeki battaniyeyi
toplayıp yatak odasına doğru koşuşturduğunu görmüştü. Olanlardan bihaber Şeyda
Nur’un yattığı odanın kapısının altını tıkayacağı anlaşılıyordu.
Bu arada Nysa ve Harun’un olay yeri değerlendirmesi devam
ediyordu. Tarık Bey nefes nefese geri geldiğinde telefon konuşması hala devam
ediyordu. Hırsla telefonu Harun’un elinden almaya çalıştı, Harun kaçırdı, onun
üzerine Tarık Bey’in bağırtısı tüm salonu inletti: “Kapat şu telefonu, hadi ne
yapacaksak yapalım!”
Harun telefonu şak diye kapattı Nysa’nın suratına. O Tarık amcasının
sözünü dinlerdi, tabii işine geldiği zamanlarda. Şu anda bunu zevkle yapmıştı.
“Maya diye birisinden bahsediyor. Yedek anahtarı holdeki
dolapta duruyormuş, aşağı inin, diyor.”
Tarık Bey şüphe dolu bir sesle sordu, “Maya’nın haberi var
mıymış bundan?”
Harun sol gözünü kısarak: “Benim de aklıma geldi, sordum, o da
boş verin şimdi bunu, dedi. Bundan anladığım…” derken, birden Tarık Bey’i iterek
hole doğru fırlayıp, holdeki gölgenin üstüne atladı, gölge sertçe yere
yapışmıştı. Ölü kalkmış, giderken yakalanmıştı.
Tarık Bey kendini koltuklardan birine attı. “Çok şükür, ölmemiş. Ölmemiş olanı, Harun öldürmese
bari.” Tarık Bey, zorlukla yerinden kalkıp hole gitti. Harun adamın
ellerine cebinden çıkardığı plastik bir kelepçe takıyordu. Hala eski alışkanlığını
sürdürüyor, diye düşündü Tarık bey. Adam bu sefer de bayılmıştı, Harun
yerdekinin yüzünü çevirdi Tarık Bey’e, yüzünde soru vardı: “Tanıyor musun?”
Tarık Bey, başını iki yana salladı: “Tanımıyorum.”
Harun ayağa kalktı: “Ne
gün be! Tarık Amca’ya inme falan iner mi acaba? Harun, Tarık Bey’e eğilip
yüzünü dikkatle incelerken yumuşakça konuştu: “Tarık Amca şu aşağı kata seni
indireyim,” cevabı beklemeden döndü, girişin hemen sağındaki minik dolabı açtı,
acil durum malzemeleri olan bir dolaptı bu. İçinde iki tane biber gazı, bir
tane şok aleti, iki plastik kelepçe, bir gaz maskesi, kocaman bir çekiç, bir
tane falçata, ince ve sert bir yumak ip, kalın bir koli bandı, bir fener, bir
pilli radyo, bir litrelik su, ne olduğu belli olmayan ama üzerinde minik
yazılar olan bazı küçük şişeler, ilk yardım malzemesi ve dolabın sağ kapak içindeki
çivilere asılmış beş anahtar... Maya’nın evinin anahtarı belliydi çünkü anahtarın
asılı olduğu çivinin üzerine Mor yazılmıştı. Ama Harun elbette bunu anlayamazdı.
Hemen arkasında duran Tarık Bey, Harun’u itip Mor yazan ikili anahtarı aldı.
Elinde sallayarak konuştu, sinirden titriyor, dişleri birbirine çarpıyordu.
“Hiçbir yere gidilmeyecek. Ölsek zaten ölürdük, adam bile
ölmemiş be! Sonra bu ne ha, bu ne!”
Elindeki anahtarı Harun’un burnuna kadar
kaldırmış, sallıyordu. Harun’un içinden, anahtar
diye cevap vermek geçti ama sustu, şu anda Tarık Bey şaka kaldıracak durumda
değildi. Adamı sakinleştirmek için, haklısın der gibi kafa sallamaya
başlamıştı, biraz önce aklına gelen inme meselesine, acaba kalp krizi geçirir mi,
korkusu da eklenmişti. Tarık Bey öfkeyle döndü koridora girdi, bir yandan da bağırarak
konuşmaya devam ediyordu.
“Tarık Amca yavaş ol, sakin ol, evde misafir var unutma,
onlara sezdirmeden şu adamı ortadan kaldırmam lazım.”
Adam dehşetle döndü, gözleri yuvaların ha fırladı ha fırlayacaktı.
“Ne, ne! Ne demek ortadan kaldırmak?”
“Şşş, sadece buradan götürmeyi kast etmiştim. Bizi
duymasınlar, bak çok gürültü oluyor.”
Tarık Bey birden durdu. Uyuyanların uyanma ihtimali ve hatta
apartmandakilerin kokuyu duyarak merakla üst kata gelme ihtimali bir anda aklına
düşmüştü. Fısıltıyla sordu: “Ağzını kapattın mı sen onun. Ya kendine gelir de
bağırırsa.”
İkisi birlikte tekrar hole koştular. Harun acil eşyalar
dolabından koli bandını aldı, adam gerçekten de kendine gelmeye çalışıyor,
hafif hafif inliyordu. Harun üzerine eğilip bir çırpıda adamın ağzını bantladı.
İşlem biter bitmez, Tarık Bey’in biraz önceki hey heyleri
geri geldi. Bu sefer bağırmıyordu. Sesi
fısıltılı ama kulağı delip geçen tizlikteydi: “Bu anahtar illegaldir. Anladın
mı illegal. Yok edilmeli ve Maya’nın bundan haberi olmamalı.” Koşarak tuvalete giderken,
Harun da onu takip etti. Tarık Bey anahtarları klozete attı, sifonu çekti. Burnundan
soluyarak Harun’un yanından geçerek salona yöneldi. Arkada kalan Harun, suyun
gidişini ve pırıl pırıl parlayarak dipte kalan anahtarı sırıtarak izledi,
eğildi anahtarı aldı. Sakin sakin lavabo musluğunu açtı, sabunla bir güzel yıkadı,
tuvalet kâğıdı koparıp bir güzel silip cebine attı.
Sonra Tarık Bey’in yanına, salona gitti. Tarık Bey kendini
divana upuzun bırakmıştı. Harun ayakucuna oturdu. “İlacını al ve biraz yat Tarık
amca. Ben bu adamı buradan götüreceğim. Merak etme, sadece kim olduğunu ve
buraya neden geldiğini soracağım. Sonrasını bilmiyorum, duruma göre davranırım.
Hastaneye gitmem, senin eve göz atmam, birilerinden bilgi almam ve komşularla
konuşmam lazım. Sen yatmadan gitmem. Akşam gelirim, onlar da uyanır bu arada,
yemek yeriz, hiçbir şey olmamış gibi davranırız.”
“Burada uyurum,” dedi Tarık Bey ama Harun ona izin vermedi: “Yok
sen Nisan’ın odasına geç, orada yat, burası kokuyor.”
Nisan’ın odasına
gittiler, o adam buraya girmiş olsa bile hiçbir şey anlaşılmıyordu. Her şey çok
düzgündü. Tarık Bey yatağın örtüsünü kaldırmadan üstüne yattı, dolapları
karıştıran Harun bir pike bulup üstünü örttü adamcağızın. Kapıyı çekti, çıktı.
Sonra yerdeki adamın yanına geldi, sokak kapısını açarak apartmanı dinledi. En
alt katlardan bazı sesler geliyordu ama bunlar normal seslerdi. Aşağı kata inip
anahtarların Maya’nın kapısını açıp açmadığını denedi, kapı açılmıştı. Kapıyı hafif
aralık bırakıp yukarı çıktı, asansörü çağırıp adamı zorla yerden kaldırıp, kulağına
da gerekli tehdit cümlelerini fısıldayıp asansöre bindirdi, alt kata indiler. Adamı
bir çuval gibi hole atıp, kapıyı kapattı. Bu adamı geç vakte kadar burada saklamayı,
gecenin bir vakti de alıp buradan götürmeyi planlamıştı. Birden bir tıslama duyup
korkuyla geri döndü. Bu Kor’du. Hala ufaktı, hala bebekti ama o, bir Siyam
kedisiydi. Eve yabancılar girmişti ve burası ona ait bir yerdi. Ona ve şu anda
hayal meyal hatırladığı birine…
Harun, karşısına geçmiş tıslayan Kor’a bakarak güldü: “Sen
de mi kedicik? Bir uğursuzluk var bugün.”
Kor onu dinledi ama etkilenmedi. Tıslamalarını
yüksek perdeden fırlatırken; tüylerini kabartmış, incecik kuyruğunu bile
kocaman yapmıştı. Kendinin yarattığı bir merkez etrafında dönerek daireler
çiziyordu. Bu nasıl bir kedi böyle, diye düşündü Harun, tedirgin olmuştu. Saldırırsa
tekmeyi patlatacaktı ve adı Maya olan ve kod adı Mor olan kadına bunun hesabını
nasıl verecekti. Özellikle Nisan’a… O sırada telefonu çaldı arayan Nysa’ydı.
“Beni görüyor.”
Etrafına bakınıp, kamera ararken telefonunu açtı. Nysa’nın sesi ciddiydi,
hızlıydı.
“Maya’nın evindesin.”
“Görüyorsun! İnanamıyorum Nisan, arkadaşının haberi var mı
bundan?”
“Boş ver onu Harun, acil işlerim var. Görüyorum ki benim
hırsız ölmemiş, bu iyi bir haber, ondan bilgi alabiliriz. Onu çok net olmasa da
görüyorum, tanıdığım biri değil o. Kim
olduğunu öğrendin mi?”
“Daha fırsatım olmadı,” dedi Harun bıkkınlıkla. “Bir şeyler
öğrenince sana dönerim, bir daha arama, çok işim var. Ha burada bir kedi var ve
saldırgan görünüyor. Kedinin başına bir şey gelirse...”
“Sakın,” diye kesti Nysa: “Sakın! Ve bu durumu Mor bunları öğrenmemeli.
Çıkarken evi temiz bırak. Manyağın biridir hemen anlar. Kedinin adı Koruk,
kısaca Kor diyoruz ona. O yokmuş gibi davran. Sakın sevmeye kalkma. Daha bebek
o, büyük olsaydı tehlikeli olurdu. Mamasına bak, eksikse tamamla, suyunu değiştir
ama iyi su koy, sakın çeşme suyu koyma, Remzi bu karışıklıkta ona bakamaz.
Kapatıyorum. Acil işlerim var. Aradığında mesaj bırak, burada bazı yerlerde
telefon çekmiyor. Ben seni ararım. Ha, son bir şey, şekerpareme de iyi bak.”
Harun’un bu söylenenlere verecek cevabı çoktu da, hemen şu
anda ne diyebilirdi. Söyleyeceklerini
sonra söylemek üzere aklına yazdı.
Harun eldivenlerini giydi, biraz önce dokunduğu yerleri
unutmadan sildi, Kor’un yemek kapları holün bir köşesinde duruyordu. Mama torbası
da oradaydı. Harun mamayı tamamladı, suyu değiştirdi. Kor söylenmeyi kesmiş,
salon kapısının arkasına saklanmış, oradan Harun’u gözetliyordu. Ne yemek
yemeye, ne de su içmeye gelmişti. Harun adamı holden alıp salona sokarken Kor, tekrar
bağırmaya başlamış sonra bir sıçrayışta salondaki içi kitap dolu, kısa dolabın
üstüne atlamıştı. Harun’un, adamı üzerine attığı koltuk, apartman merdivenlerinden
en uzakta, dış cephenin çıkıntısına yerleştirilmiş bir köşe koltuğuydu. Harun orta sehpasını çekerek adama yaklaştırdı,
üzerine oturdu, cebinden bıçağını çıkardı adama gösterdi sonra Kor’a işaret
parmağını dudağına götürerek tatlılıkla, “şşş!” dedi, adamın ağzını açtı. “Nihayet… Şimdi biraz konuşalım bakalım. Önce ismini
söyle.”
*
Akşam yedi gibi Şeyda Nur uyandı, küçük Ceren hala yanında
uyuyordu. Ev sessizdi. Telaş içinde dışarı fırladı. Salonda küçük bir ışık
yanıyordu. Harun’u divana uzanmış uyurken buldu. Tarık Bey ortalıkta yoktu. Başı
ağrıyor, ağlamak istiyordu. Ne yapacağını bilemeden Harun’u seyretti bir süre.
Sigara içmek istiyordu. Sigaranın yanında içki de fena olmazdı. Kendini
kaybedecek derecede içmek istiyordu. Harun, kollarıyla kapattığı yüzünü açtı,
Şeyda Nur’a baktı: “Uyandınız mı?”
“Bir sigara ve içki içmek istiyorum. Burada bir şeyler var
mıdır? Evde sigara içiliyor mu?” Harun
bu isteği doğal karşıladı onun da canı sigara ve içki içmek istiyordu. Bu evde
sigara içildiğini hiç görmemişti, zaten Nisan da sigara içmezdi. Biraz düşündü,
birkaç saat önce evin içi gazla dolup taşmıştı, eh bir iki sigaradan ne zarar gelebilirdi
ki. Ama sonra aklına arkadaki teras- balkon geldi. Hava daha kararmamıştı ama
birazdan güzel bir yaz akşamı olacaktı. “Siz rahat olun, burada için bir tane
hatta ben de bir tane yakacağım sonra arka balkona çıkarız, yemeği de orada
yiyebiliriz, kocaman sera gibi bir yer orası.” Şeyda Nur, salonun dolaplarını
içki var mı diye kurcalamaya başlamıştı bile. Harun onu durdurdu: “Durun Şeyda Hanım
her şeyi sırayla yapacağız. Önce sigara içeceğiz. Sonra yemek yiyeceğiz,
gelirken bir şeyler almıştım. İşte o zaman bir iki kadeh içeriz. Aç karnına
olmaz. İşin aslı ben de bir şeyler içmek istiyorum.”
Şeyda Nur’un kafasında böyle bir sıra yoktu. Ama o bir
misafirdi ısrar etmedi, bir sigara yaktı: “Tarık Bey nerede?”
“Ha, önce onu ve senin torunu uyandırmalıyız. Kaç saattir
uyuyor belki tuvalete falan götürmek gerekir.”
Şeyda Nur hayretle baktı Harun’a, “senin çocuğun var galiba
bu işlerden anlıyor gibisin.”
“Yok,” dedi Harun, “ hiç evlenmedim. Zaten beni kim alır ki,
ben kadınların evlenmek isteyeceği biri değilim.”
“Doğru diyorsun,” dedi Şeyda Nur. Hiç lafını esirgemeden
konuşuyor, bir yandan da kıstığı gözleriyle Harun’u inceliyordu. “Senle kimse
evlenmez, maceracı biri değilsin aslında ama belli ki başka dünyalara vermişsin
kendini. Küçük bir dünya sana yetmez. Benim sütü bozuk damat, aksine tam
evlenilecek bir adam gibi görünüyordu. Küçücük bir kafası, o kafanın ancak
kaldırabileceği kadar da küçücük bir dünyası vardı. Ev ve iş, o kadar. Belki de sorunu buydu.”
Harun, Şeyda Nur’un rahatlığına şaştı, bilgece yorumlarını
dinledi. “Bu sabahtan beri gördüğüm kadın değil, başka birini içinde gizliyormuş.”
Sevmişti bu kadını.
“Bu evin sahibi olan kadın, Nisan Hanım yani, sevgilin mi o?”
Harun şaşaladı, hem sorudaki doğrudanlık onu irkiltmişti hem
de Nysa ile kendisini sevgili olarak hiç düşünmemişti. “ O, benim eski bir müşterim, arkadaşım, patronum, Tarık amcanın manevi
kızı daha bir sürü bir şey…”
Sigara içtikleri müddetçe bunları konuştular, Harun birkaç
saat önce olanlar hakkında elbette hiçbir şey anlatmamıştı. Sonra Tarık Bey’i
uyandırmaya gitti. Tarık Bey çoktan uyanmış gözlerini tavana dikmiş düşünüyordu: “Bu kız başımıza çok işler açıyor daha da
açacak. Nasıl atlatacağız bunları…”
Harun kapıyı tıklatıp içeri girdi. Tarık Bey’i o vaziyette
bulunca kaşlarını çattı. “Hadi bırak artık kurmayı, bu gece bir şey düşünmeyeceğiz.
Bir sürü yiyecek aldım, bir de rakımızı açtık mı tamamdır. Şeyda Hanım da içmek istiyor.”
Hayretle kırpıştırdı gözlerini Tarık Bey, “o küçük çocuk ne
olacak biz içerken. Daha bugün kızını kaybetti. Düşünmeden hareket ediyorsun
Harun oğlum.”
“Düşünerek,” dedi Harun. Elinden tutmuş Tarık Bey’i kaldırıyordu,
“çocuk için buluruz bir şeyler, sekiz yaşında kocaman bir kız o. Bebek değil.”
Tarık Bey, adamı ne yaptın diye sormaya cesaret etti
sonunda, alacağı cevaptan ürkerek sormuştu bunu.
“Merak etme adam sağlam. Bıraktım gitti. Biraz konuştuk. Adam
profesyonel biri, onu tutanı tanımıyor. Bu evi araştırmasını istemişler ondan. İş için iki bin lira almış, işi bitince
bir o kadar daha alacakmış. Çok para. Her şeyin fotoğrafını çekmesini istemişler.
Bütün ilişkiyi telefonla kurmuş, hiç bir şey bilmiyor. Elimde kimlik bilgisi
var, takip edeceğiz tabii. Bakalım bundan sonra ne olacak… Sedef’i gördüm,
bilinci açık, iyi olacak ama adamı görmemiş, yüzünde maske varmış, apartmandakilerle
konuştum dişe dokunur tek bir şey bile anlatan olmadı. Senin eve baktım.
Görünürde somut bir şey yok, iz sürmemiz gerekecek. Hepsi bu. Hadi şimdi kalkıp
bu berbat günü en az hasarla atlatmamızı kutlayalım. Şeyda Hanım’ın da buna
ihtiyacı var.”
***
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder