23 Temmuz 2018 Pazartesi

36. Bölüm: Berrak Kafe: Eda ve Serra Kardeşler


Önce 35. Bölümü Okuyunuz



Binlerce yıl önceye ait bir fikrin, bir inancın; 
başka fikirlerin içinde, kendini görünmez kılarak, 
sezdirmeden varlığını sürdürdüğünü, 
bir virüs gibi hala yaşadığını keşfederdiniz. 

Büyük kız Eda, ortanca kız Serra; Sarıkent ’teki baraka evlerine geldiklerinde saat üçü geçiyordu. Tepeden aşağıya yürümüş, ter içinde kalmışlardı. Babaları yoktu. “Gelmemiş,” dedi ortanca kız Serra. “Gelir,” dedi Eda. Banyoya girip duş aldılar sonra mutfağa girip akşam için yemek yapma hazırlığına giriştiler. Sabahleyin yukarı evde olanları hiç konuşmuyorlardı.

Kafenin bahçesine bakan kapının tıklatıldığını duyunca irkildiler. Tanıdıklarından birilerinin onları yoklamaya geldiği akıllarına gelmişti hemen. “Hiç rahat bırakmayacaklar,” dedi Serra, “bıktım artık.”

“O cadı buraya gelmiş olabilir,” dedi Eda, teyzesini kastederek. Kapı yeniden tıklatıldı. Gelen gitmek istemiyor, ısrar ediyordu. Serra, hırsla kapıyı açtı. Maya Mor, kapıdaydı. Kızlar, kapıdaki bu kadını tanımadıklarını düşündüler ama gözleri bir yerden ısırıyordu onu. Sanki daha önceden gördükleri biriydi ama kim?

Bu kişi; uzun boylu, üzerinde siyah tişörtü, altında koyu yeşil pantolonu,  sırt çantası, şapkası, kalın kocaman saati, güneş gözlüğü, ayağında bot benzeri ayakkabısı olan genç bir kadındı. Dağ sporları yapan biri gibi giyinmişti.
                             
“Buyurun,” dedi Serra, “ne istemiştiniz? Lokantamız kapalı. Girişe yazı asmıştık.” Bilerek buruşturulmuş bu yüz,  dile getirilmeyen sözleri iletiyordu: “Okuman, yazman yok mu?”

Maya Mor, “konuşmamız lazım,” dedi. Gözlüğünü çıkardı, kemerine astı, şapkasını çıkardı, elinde tutarak içeri girmeye çalışırken Serra eliyle durdurdu onu: “Hey, hey! Seni içeri davet etmedik, dur bakalım!”

Maya, kızın elini sıkı sıkıya tuttu, gözünü kızın gözleriyle birleştirip kırpmadan şöyle dedi: “Ben davetsiz bir misafirim. Baban gelmeden konuşmamız lazım.” Kafasını kaldırıp arkada şaşkın şaşkın dikilip duran büyük kız Eda’ya baktı, “Her şeyi biliyorum. Annenizle de konuşmuştum, Berra’yla da… Artık kim olduğumu anlamışsınızdır sanırım.” Yarattığı şaşkınlıktan yararlanıp doğruca sağdaki küçük odaya girdi. Çantasını çıkardı, şapkasını içine soktu, divana oturdu, ayakkabılarını çıkarmamıştı: “Gelin siz de karşıma oturun, fazla vaktimiz yok.”

Kızlar geldiler ama oturmayıp ayakta dikildiler. Serra öfkeyle konuştu: “Sen o kadınsın. Berra’yı korkutan. Annemle konuştuğunu bilmiyorduk tabii. Berra seni başka türlü tarif etmişti. Sen, o olmazsın.”

Maya Mor güldü,  “valla bir insan karşısındakini görmek istediği gibi görür derler, ne diyebilirim ki, ha şu anda başımda peruğum yok. Kafama o gün gölette vurduğunuz için saçımın o bölgesini kazımışlardı. Ben de çirkin durduğu için tamamen kestirmiştim. Ara sıra peruk takıyorum, o gün de köye giderken takmıştım.” Bekledi. Kızların tepkisini gözlemledi. Bunları tatlı tatlı anlatmıştı.

“Kim kafana vurmuş,” diye bağırdı Serra, “biz öyle bir şey yapmadık!”

“Yaptınız. Serra ve Berra kardeşler… Birlikteydiniz. Birisi bana vururken görmüş sizi, tarif etti.” Maya, geçen gece gizlice edindiği bilgiyi, böyle bir yalanla kullanmaktan memnundu. Bir tanık olduğunu duymak kadar onları rahatsız edecek, itiraf etmelerini kolaylaştıracak başka bir şey olamazdı.

“Neden böyle bir şey yapalım?” dedi Serra. Kızların sesi giderek tizleşiyordu. Korkmuşlardı.

“Nedeni basit değil mi? Siz onu daha iyi biliyorsunuz. Babanızdan hamile kaldığınız bebekleri güya eski bir geleneği devam ettirerek gidip o sırada daha tamamen kurumamış olan balçık haldeki gölete attınız, üstüne çörek otu tohumları attınız. Onları gördüm.  Burada bahçede yetiştirdiklerinizi de görmüştüm.  Ama orası kuruyunca, hayvanlar kazıyıp durdukça, bazısı açığa çıktı. Duyduğuma göre bir kısmını da canlı canlı bırakmışsınız. O gün, onlardan birinin kafatasını bulmuş inceliyorken gördünüz beni, arkadan gelip kürekle başıma vurdunuz. Hanginizdi? Sen mi yoksa Berra mıydı?” Son sözlerini Serra’ya dönerek söylemişti.

Maya, Serra’nın çığlık atarak saldırdığını görüp tam zamanında tekmesini indirdi. Kali-Maya gelmişti. Ayağa kalktı, bekledi. Serra, kapının dibine yuvarlanıp iki büklüm kalırken bu sefer öteki kız vahşi çığlıklar atarak saldırdı Maya’ya. Kali- Maya hızla sağa çekildi zaten divana doğru gitmekte olan kızı eliyle gittiği yere doğru itiverdi. Eda, divanın üstüne yuvarlanmış, kalkmaya çalışırken; Kali-Maya üstüne çıktı, ikisine de hitap ederek konuştu: “Beni dinleyin, daha fazla sert davranmak istemiyorum ama işler kızışırsa neler yapacağımı görmek istemezsiniz.” Kızı çekti, oturttu. Öteki hala yerde inliyordu. “Kalk ayağa sen de, karşıma geçin, şuraya oturun!” Divandaki Eda bir daha saldırınca o da tekmeyi yedi, divanın üzerine yığıldı kaldı. Bu seferki daha sert olmuştu. Kali-Maya onları yanına yaklaştırmak istemiyordu. Tırmalayacaklarını hatta ısıracaklarını biliyordu, attıkları vahşi çığlıklar tam da bunların olabileceğinin işaretlerini veriyordu. Ve dövüşürken saldırganı olabildiği kadar uzak tutmak, yaklaştırmamak; onun birinci kuralıydı.

Kali-Maya, yerdeki Serra’yı hızla kaldırıp, divandaki Eda’nın yanına, divanın üzerine attı. Bunu yaparken kızın iki kolunu da arkaya kıvırıp o şekilde yerde kaldırmıştı. Bu kızlara güvenmiyordu. Her şeyi yapabilirlerdi. Şimdi yerler değişmişti. Kızlar kapının hemen karşısındaki divanda yan yan oturup inliyorlardı. Maya Mor bunun numara olmadığını biliyordu kendi de bir kaç kere midesine tekme yemişti. Şimdi bu andan yararlanması lazımdı. Kali-Maya gitmişti.

Maya içindeki acıma duygusunu bastırdı, Mor soğukkanlılığıyla oradaydı. Maya Mor konuştu: Neden o gün beni öldürmediniz, bayırdan aşağı yola yuvarladınız. Birinci sorum bu.”

“Öldün zannettik. Nereden bilelim ölmediğini, orada ölüp kalacağını düşündük, ta aşağı kadar yuvarlanacağını nereden bilelim.” Bunları çektiği acıdan dolayı ağzını burarak, nefretle söylemişti Serra. Maya Mor bir anda hatırladı. Orada biri daha vardı. Onu en aşağıya kadar yuvarlayan, yola düşmesini sağlayan başka biri. Onu görmüştü Maya. Ve ancak şimdi hatırlıyordu. "Kimdi?"

“Demek ciddi ciddi öldürmek istediniz.” Kızlar sesini çıkarmadı. Sonra, “korkmuşlar,” dedi Eda, zor konuşuyor, midesini tutuyordu. “Dedikodu vardı, oralarda eski eserler varmış, birileri gelip bakacakmış diye. Kardeşlerim o gün oraya, görünen bir şeyler var mı diye bakmaya gitmişlerdi.”

“Yani bebek iskeletlerine…”  Derin bir sessizlik olmuştu şimdi.

“Şimdi ikinci soruma geleyim.” Biraz uzunca bir soru bu.  Neden o bebekleri doğurup sonra da öldürüyorsunuz? Bu saçma değil mi? Yani insan hamile kalmayabilir değil mi, bunun çeşitli usulleri var. Diyelim ki hamile kaldınız, neden onları zamanında aldırmıyorsunuz yani daha bebek tam oluşmadan. Diyelim doğurdunuz ki olan bu, onları neden öldürüyorsunuz? Onlar artık kanlı canlı bir bebek. Yaşayan bir insan. Neden onları baksınlar diye birilerine vermediniz. Yaptıklarınızın bir cinayet olduğunu bilmiyor musunuz?”

Serra çektiği acı yüzünden istediği etkiyi yaratmayan; tuhaf ve hatta acıklı bir gülme sesi çıkararak konuştu: “Bize ait onlar, biz yarattık, biz doğurduk, başkasından çalmadık, ne istersek onu yaparız. Sana ne!”

Maya, Serra’nın bunları inanarak söylediğinin farkındaydı: “Fark etmez, kanuna göre suç işlediniz. Kimse, buna kendi çocuğunuz da dahil, bir başka insanı öldüremez, bu suçtur. Bunun adı cinayettir. Cezası da büyüktür” dedi, demesine ama içi rahat değildi. Onlara yasalardan değil, vicdandan, insan olmaktan bahsetmek isterdi. Ama bunları kızlara söylemenin hiç bir anlamı olmadığını hissetmişti. 

Şimdi; Serra da, Eda da susmuşlardı. Onların gerilmiş bedenlerinde, bu cümlelerden etkilendiklerini belli eden bir belirti yoktu. Kendilerini suçlu hissetmiyorlardı, hiçbir yasa onlara bu duyguyu yaşatamazdı. Küçük yaşlarından itibaren karşılarına çıkan yasaların yarattığı, adına cinayet denilen bu problem; her nasılsa sorun olmaktan çıkmış, bu engeli çoktan aşmış, değişmişlerdi. Dış dünyanın ölçütleri onlara değmiyordu. Maya Mor bunu sezebiliyordu. Ne söylese boştu, ha duvara söylemişti ha onlara. Devam etti: “Şimdi sırayla gidelim. Neden onları doğuruyorsunuz?”

 “Çünkü ona bir oğul vermek istedik. Annemin yapamadığını yapmak istedik. Hem de bizden bir oğlu olacaktı. Kendi canından bir has evlat.”  Bunları Serra söylüyordu. Maya’ya bakan gözleri aşağılama ve nefret doluydu. Gözleriyle; sen ne anlarsın, bilmiş karı, diyordu.

“Babanız mı istedi sizden bunu?” diye gerçek bir hayretle sordu Maya. Kızlar yine sustular. Karya-Maya araya girdi. “Dinleyin beni kızlar,” dedi. “Sizi anlamıyorum. Bana yaptıklarınız için sizi kimseye şikâyet etmeyeceğim. Ama bebek olayı farklı. Ortada öldürülen bir sürü bebek var ve bu en nihayetinde bir cinayettir. Ama sizi anlamaya hazırım, beni ikna edin. Bunu da unutabilirim. Kimseye bir şey söylemem. Zaten yarından sonra buradan gidiyorum. Ama nedenlerinizi anlamaya ihtiyacım var. Buraya da bunun için geldim. İntikam için değil. İsterseniz size yardım da edebilirim.” Bu kadar taviz, Maya Mor’un asla yapmayacağı bir şeydi. Ama Karya karakteri bunu yapardı. Karşı tarafı maniple etmek için mümkün olan, bazen de olmayan her yolu deniyordu. Maya Mor, verilen sözlerin fazla olduğunu düşündü. Bebek cinayetlerinin üstünü örtmek; ne derece doğruydu?

Önce kızlardan Eda konuştu. Önceki tavrına göre daha ılımlı görünüyor,  bir yandan da Maya Mor’daki değişime inanamayarak bakıyordu. Bu biraz önce midesine tekme indiren kadın mıydı? Karya-Maya başını eğdi, Eda’yı dikkatle ve ön yargısız bir şeklide dinlemeye hazırlandı. Kızlar, değişen durumu hissetmişlerdi. Önce tedirgin, sonra kendilerini giderek kaptırdıkları bir iştahla konuştular.

“Ben, ilk önce bilmeden hamile kaldım. On dört yaşımdaydım. Bebek, aldırılmayacak kadar büyüktü. Babam nasıl saklayacağımı gösterdi bana. Zaten son aylara kadar pek bir şey anlaşılmaz, istersen şişmanladım der, kapatırsın konuyu.”  Görmüş geçirmiş biri gibi konuşuyordu. Öyleydi de gerçekten.
“Sonra bir şeyler denedik, işte… Anlarsın...” Burada güldü. “İşte babam bir şeyler denedi. O hamile kalmamı istemiyordu.”

“Hamile kalmamızı.” Düzelten Serra’ydı: “Ama biz kalmak istedik. Çok güzel bir duygu bu. Dokuz ay boyunca babanın bir parçasını içinde taşıyorsun. Bundan daha mutluluk verici bir şey olabilir mi?” Kızın duyguları gerçekse dehşet verici, diye düşündü Maya Mor. Gerçek olmalıydı. Hülyalı, geleceğe dair mutlu tasarımları olan bir genç kız edasıyla anlatmıştı bunları.

Maya Mor’un tüyleri diken diken olmuştu. “Ama onların dokuz ay sonra öleceğini bile bile… Nasıl bir mutluluktur bu. Bu kadar sevgiyle taşınmış bir şey, nasıl yok edilir? Gerçekten anlamıyorum çocuklar.” Konuşan elbette Karya-Maya’ydı.

“Babam istemedi,” dedi Eda. “Dikkat çekeceğimizi söylerdi. Onlara bakamayacağımızı, başkasına da vermek istemediğini… Sonra o yeri bize gösterdi. Bunun bir adet olduğunu anlattı. Yüzlerce yıldır buranın insanları bunu yapıyormuş zaten, istemedikleri çocuklarını doğaya adıyorlarmış. Adak adamak gibi yani. Biz de öyle yaptık.” Maya Mor, burada her şey birbirine karışmış diye düşündü. Ya da bilerek birisi tarafından karıştırılmış: “Baba…”

“Yani aslında babanıza rağmen mi hamile kalıp, o bebekleri rahminizde taşıyordunuz?”

“Evet,” dedi Serra, sesi titriyordu. “Ben dedim; ‘baba başka yere gidelim, bizi tanımadıkları bir yere gidelim, orada büyütürüz çocuklarımızı’ dedim ama dinlemedi.”

“O zaman oğlan çocuğu hikâyesi yalandı, biraz önce bana söylediğiniz.”

“Yoo,”dedi Eda, “ bir kere babam söylemişti. ‘Sevgililerim, ben de isterim bir çocuk ama artık bir oğlan istiyorum. Benim oğlum olmuyor, sizlerden başka kız da istemiyorum. Yapmayın artık’ demişti.”

“Ama siz ondan hamile kalmayı her seferinde başardınız, öyle mi?”

“Neden bu güzel duygudan kendimizi mahrum edelim ki? Kimse bilmiyor. Sen onların yanından geçiyorsun, büyük bir sır taşıyorsun, onların haberi bile yok, hele annem ve teyzemin yanından geçmek, onlarla yaşamak, odamıza kaçıp olanları anlatmak. Köyde öyle dolaşmak, komşulara girip çıkmak. Bundan daha acayip bir şey bilmiyorum. Heyecandan ölürsün ama yine de yaparsın.” Bunları söyleyen de Serra’ydı. Maya Mor, bu farklı ailenin asıl teorisyeninin Serra olduğunu artık öğrenmişti. Yaptıkları sıra dışı her şeyi anlamlandırmışlar, hepsine bir gerekçe, bir neden bulmuşlardı.

“Ona haz diyoruz, hatta…” dedi Maya Mor ama Karya onu susturdu: “Kes sesini! Araya girme, bilgiçlik taslama, yargılama!”

“O zamanda beri, biraz da hedefimiz bu oldu,” dedi Serra, artık rahatlamıştı, gizli sırlarını ifşa etmenin iç titreten heyecanını yaşıyordu. Kendilerine yeni bir ortak bulmuş gibi davranıyorlardı. Nihayet dışarıdan birisine bunları anlatabiliyorlardı.

“Anneniz,” dedi Karya- Maya, “ona anlatmayı düşünmediniz mi? Belki o size yardım edebilirdi.”

Serra sinirlendi: “Neden? Bizim yardıma ihtiyacımız yoktu ki. Hem annem zavallının biridir. Yıllarca sakat numarası yaparak bizi kandırdığını zannetti. Teyzem de onun düzenbazlık arkadaşıydı. Biz kaç yıldır biliyoruz onun yürüyebildiğini.”

Maya Mor hayretle açtı gözlerini bu inanılmaz bir haberdi. “Ne aile,” diye aklından geçmeye başlamış olan cümleyi hemen sildi kafasından. Aslında biraz da bütün aileler için geçerli bir yargıydı bu. Kendi ailesini düşündü, o ailede de sırlar vardı.

“Annem bir karaçalı,” dedi Eda. “O olmasaydı belki buralardan gidebilirdik. Onun varlığı, bizim yeni bir yaşam kurmamamıza engel oldu. Babam onu bırakıp gidemiyordu.”

“Yani hala onu seviyor muydu?”

“Hayır, ”dedi Serra bağırarak, sesi yine tizleşmişti. “Ne sevmesi. Bir şeyler bildiğini düşünüp söyler diye korkuyordu bizce.  Babamın; ‘hiçbir yerde rahat bırakmazlar bizi’ dediğini kaç kere duyduk. Burada kalıp ona baktı, sırf o sussun ve her şey normal görünsün diye. O olmasaydı belki çocuklarımızı rahat rahat doğurabilirdik. Kim, nereden bilecek? Burada ne ıssız koylar var. Gider orada otururduk.”

Karya-Maya, konuşmanın başından beri kafasında evirip çevirdiği, nasıl soracağını hesaplamaya çalıştığı soru için, giriş yapmaya karar verdi: “Babanızla olan ilişkinizi bu kadar rahat kabul etmeniz, bundan çok doğal bir şeymiş gibi söz etmeniz, ne yalan söyleyeyim beni şaşırtıyor. Çok rastladığımız bir şey değil bu ne de olsa. Öyle değil mi? Aranızda bir baba-kız ilişkisi değil de, cinsel bir ilişki var. Bu durumun size neden doğal geldiğini anlayamıyorum. Çevrenizdeki yaşantıya, geleneklere ters bir durum değil mi bu?”

Karya- Maya bu soruyu sorarken, Maya Mor karşısında oturanın kızlar değil de, baba olması durumunda; bu sorunun daha farklı sorulması gerektiğini düşündü. Ama burada karşısında kızlar vardı, yaşları yirmi ve onsekiz olan iki genç kız. Ve reşit sayılan iki kız. Ve olayı doğal gören, aykırı yaşantılarına sahip çıkan iki kız. Ama baba… Baba onları ele geçirdiğinde, bu kızların hepsi çok ufaktı. Bu yüzden babanın durumu farklıydı Maya’ya göre. Ama kızlar… Kızların tek bildiği, zevk aldığı dünya buydu. Onları özel yapan bu dünyayı, farklı dünyalarını korumak için birçok şey yapmışlardı, daha da yapabilirlerdi. Bunu anlamak zor değildi.  

Berra ölmüştü. O öldüğünde Maya her şeyi yeni yeni keşfediyordu. Şüpheleri vardı ama artık şimdi, şüpheye yer bırakmayacak somut kanıtlar ortaya çıkmıştı. Kızlar bebek hikâyelerini sıradan bir olaymış gibi anlatma rahatlığını gösteriyorlardı. Bu şimdiki zamanın normali değildi belki ama onların normali buydu. Farklılaşmışlardı. Çevrelerindeki insanların dışına çıkmalarına yol açan bir süreç yaşamışlardı. Her yeni doğan kız, koşulları baştan belirlenmiş bu ortamda gözlerini açmıştı dünyaya. İlk öğrendikleri gerçeklik şuydu: “Sevgilimiz-Babamız-Sırrımız…  Kimseye söyleme!” O değişim sürecinin bir önemi yoktu artık. Her nasıl olduysa, olmuştu olan. Onların gerçekliği şu anda buydu.  
Serra da, Eda da güldüler. Sorudan rahatsız olmamışlardı. Belki de soruluş şekli onların rahatlamasına imkân tanımıştı. Serra konuştu önce: “Biz özeliz, farklıyız. Başkaları gibi olmak zorunda da değiliz. Babamıza aşığız. Gerçekten. O da bizden başkasını görmez. Başka kadınlara bakmaz, bakamaz.”
Eda kıkırdadı: “Çok kıskancızdır, annemizi bile kıskanırız. Babam bize aittir, biz de ona. Başka bir şeye ihtiyacımız yok. Mecbur muyuz başkaları gibi yaşamaya. Sonra bu konuda okuduk da…”

“Ne gibi?” dedi Karya-Maya.

Serra atladı: “İlk insanlar nasıl üremiştir sanıyorsun sen? Bir avuç insan vardı değil mi? Sonra Tevrat’taki hikâyeleri de okuduk. Babalarıyla yatan iki kızın hikâyesini de biliyoruz. O zamanlar doğru olan bir şey, neden şimdi yanlış olsun. Asıl biz, eski adetleri devam ettiriyoruz. Ben babamın soyunu, kendi soyumu seviyorum. Başkasınınkini değil, onun soyunu devam ettirmek isteriz, kendi soyumuzu, anladın mı?” Cümlesinin sonunu alaycı bir havayla bitirmişti.

Maya Mor’un beyninde birçok kelime uçuşmaya başlamıştı: zaman, değişim, insanlaşma, doğa durumu, Hobbes, Leviathan, yasalar, zamanın ruhu, çocuk, haklar, devlet, koruma, suç, ceza, ensest…
Maya’nın aklından tartışmada kullanabileceği birçok kilit kelime hızla akıp geçerken; Karya, “yuh,” dedi “akademik bir makale mi yazmaya çalışıyoruz burada. Unut onları ve kendini boşuna yorma. Yönümü değiştirme, beni de yorma.”   Bu doğru bir uyarıydı. Uzun uzun ne anlatacak ne de tartışacak bir durum vardı. Maya Mor, ne diyebilirdi. Her şeyin değiştiğini biliyordu, her şey değişirdi. Ama fikirler, özellikle inanç haline gelmiş fikirler; çok zor değişirdi. Değişmez değillerdi ama o değişim için birkaç neslin geçip gitmesi gerekirdi. Belki de daha da uzun bir sürenin. Yine de, yine de bazen öyle şeylerle karşılaşırdınız ki şaşar kalırdınız. Binlerce yıl önceye ait bir fikrin, bir inancın; başka fikirlerin içinde, kendini görünmez kılarak, sezdirmeden varlığını sürdürdüğünü, bir virüs gibi hala yaşadığını keşfederdiniz. Şimdi olduğu gibi (mi?).

Araya giren Maya Mor sadece şunları söyledi: “An, o andı, şimdi başka bir andayız.”

Kızlar hiçbir şey anlamadıkları için bakıp kaldılar Maya’ya. Serra, “ ne demek istiyorsun?” diye dayanamadı sordu. Merak etmişti.

Maya Mor, en uygun nasıl anlatılabilir diye düşündü ve konuştu: “O söyledikleriniz geçmişte olmuş şeyler, şimdi başka bir dünyadayız. Her şey değişti. Geçmişte doğal görünen adetler bu zamanın insanlarına ters geliyor. Kaldı ki verdiğiniz örnekler çok özel durumlara ait örnekler. Yani, bu zamanın insanı bu tür şeylere daha farklı bakıyor ama her şey gibi bunlar da tartışılabilir elbette.” Bu son cümleyi, söyleminin katılığını hafifletmek için araya sıkıştırmıştı. Aslında kızlara, söz söyleyebilecekleri bir boşluk bırakıyordu.

“Geçmişte mi kalmış?” dedi hayretle sordu Serra. “Biz yaşıyoruz. Hem ne demek özel durumlar, onlar olmuş, biz okuduk.”

Maya Mor devam etmek istemedi. Anlamsızdı. “Sihirli kelime: Okudum... Bir iki bir şey okuyunca her şeyi öğrenmiş oluyoruz sanki. Okudum, öğrendim. Oldum!”

Karya mesajı almıştı o kafasındaki planı yeniden devreye soktu: “Berra buradan gitmek istemiş galiba,” Şimdi daha hassas bir konuya gelmişti.

“Nerden biliyorsun?” dedi, Eda. Haşindi.

“Mustafa’ya söylemiş, o da bugün babanıza anlatmış. Babanız Berra’nın buradan gitmek istediğini biliyor. Berra size böyle bir şey söylemedi mi?”

Önce sustular sonra Eda konuştu: Bir iki kere, son zamanlarda…  O oğlan doğunca…”

“Oooo,” dedi Karya- Maya, “onun çocuğu, oğlan mıydı?”

“Evet. Zaten bir kere doğurdu. O zaman sevinmiştik,  nihayet birini elde tutacağız diye ama babam çok sinirlendi. Gidip aynı işi yapmaya zorladı bizi. Berra bunu kabul edemedi. Oğlan olduğu için yaşayacağını düşünmüştü.”

Maya Mor, kızların bambaşka bir âlemde, gerçek olmayan bir dünyada yaşadıklarını düşündü. Dış dünyanın, onları saran dışsal gerçekliğin farkında değillermiş gibi davranıyorlardı. Önce baba yolu açmış, kızlarını oradan buradan çalıp çırptığı derleme değer ve bilgilerle doldurmuş; sonra da kızlar, kendi değerler dünyasını yaratmışlardı. Ama oğlan bebeğin de ölmek zorunda kalmasıyla, sistem gedik vermişti. Demek Berra’nın kırılma noktası buydu.

“Neden kendini öldürdü, bir yolunu bulup buradan gidebilirdi, anlaşılan buradan gitmek için çaba göstermeye başlamış.”

“Sen,” dedi Serra, “sen onun kafasını karıştırdın, korkuttun onu. Bize anlattı gelince. Korkmuştu. ‘Her şey açığa çıkacak,’ diyordu.”

“Bu yüzden mi onu öldürdünüz?” dedi Maya Mor.

İkisi de ayağa fırlamıştı. Aynı anda bir ses duydu Maya Mor, biri dış kapıyı açıyordu. Çantasını alıp arka tarafa açılan, bir kanadı açık pencereye yöneldi, atladı ve gitti.

***
36. Bölümün Sonu

37. Bölüme Devam Ediniz 


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder