Önce 35. Bölümü Okuyunuz
35. Bölüm Osmanbey: Tarık Bey’in Evinde Olay Var
Binlerce yıl önceye ait bir fikrin, bir inancın;
başka fikirlerin içinde, kendini görünmez kılarak,
sezdirmeden varlığını sürdürdüğünü,
bir virüs gibi hala yaşadığını keşfederdiniz.
Büyük kız Eda, ortanca kız Serra;
Sarıkent ’teki baraka evlerine geldiklerinde saat üçü geçiyordu. Tepeden
aşağıya yürümüş, ter içinde kalmışlardı. Babaları yoktu. “Gelmemiş,” dedi
ortanca kız Serra. “Gelir,” dedi Eda. Banyoya girip duş aldılar sonra mutfağa girip
akşam için yemek yapma hazırlığına giriştiler. Sabahleyin yukarı evde olanları
hiç konuşmuyorlardı.
Kafenin bahçesine bakan kapının
tıklatıldığını duyunca irkildiler. Tanıdıklarından birilerinin onları yoklamaya
geldiği akıllarına gelmişti hemen. “Hiç rahat bırakmayacaklar,” dedi Serra, “bıktım
artık.”
“O cadı buraya gelmiş olabilir,”
dedi Eda, teyzesini kastederek. Kapı yeniden tıklatıldı. Gelen gitmek
istemiyor, ısrar ediyordu. Serra, hırsla kapıyı açtı. Maya Mor, kapıdaydı.
Kızlar, kapıdaki bu kadını tanımadıklarını düşündüler ama gözleri bir yerden
ısırıyordu onu. Sanki daha önceden gördükleri biriydi ama kim?
Bu kişi; uzun boylu, üzerinde
siyah tişörtü, altında koyu yeşil pantolonu, sırt çantası, şapkası, kalın kocaman saati, güneş
gözlüğü, ayağında bot benzeri ayakkabısı olan genç bir kadındı. Dağ sporları
yapan biri gibi giyinmişti.
“Buyurun,” dedi Serra, “ne
istemiştiniz? Lokantamız kapalı. Girişe yazı asmıştık.” Bilerek buruşturulmuş bu yüz, dile getirilmeyen sözleri iletiyordu: “Okuman, yazman yok mu?”
Maya Mor, “konuşmamız lazım,”
dedi. Gözlüğünü çıkardı, kemerine astı, şapkasını çıkardı, elinde tutarak içeri
girmeye çalışırken Serra eliyle durdurdu onu: “Hey, hey! Seni içeri davet
etmedik, dur bakalım!”
Maya, kızın elini sıkı sıkıya tuttu,
gözünü kızın gözleriyle birleştirip kırpmadan şöyle dedi: “Ben davetsiz bir
misafirim. Baban gelmeden konuşmamız lazım.” Kafasını kaldırıp arkada şaşkın
şaşkın dikilip duran büyük kız Eda’ya baktı, “Her şeyi biliyorum. Annenizle de
konuşmuştum, Berra’yla da… Artık kim olduğumu anlamışsınızdır sanırım.”
Yarattığı şaşkınlıktan yararlanıp doğruca sağdaki küçük odaya girdi. Çantasını
çıkardı, şapkasını içine soktu, divana oturdu, ayakkabılarını çıkarmamıştı:
“Gelin siz de karşıma oturun, fazla vaktimiz yok.”
Kızlar geldiler ama oturmayıp
ayakta dikildiler. Serra öfkeyle konuştu: “Sen o kadınsın. Berra’yı korkutan.
Annemle konuştuğunu bilmiyorduk tabii. Berra seni başka türlü tarif etmişti.
Sen, o olmazsın.”
Maya Mor güldü, “valla bir insan karşısındakini görmek
istediği gibi görür derler, ne diyebilirim ki, ha şu anda başımda peruğum yok.
Kafama o gün gölette vurduğunuz için saçımın o bölgesini kazımışlardı. Ben de çirkin
durduğu için tamamen kestirmiştim. Ara sıra peruk takıyorum, o gün de köye
giderken takmıştım.” Bekledi. Kızların tepkisini gözlemledi. Bunları tatlı
tatlı anlatmıştı.
“Kim kafana vurmuş,” diye bağırdı
Serra, “biz öyle bir şey yapmadık!”
“Yaptınız. Serra ve Berra
kardeşler… Birlikteydiniz. Birisi bana vururken görmüş sizi, tarif etti.” Maya,
geçen gece gizlice edindiği bilgiyi, böyle bir yalanla kullanmaktan memnundu.
Bir tanık olduğunu duymak kadar onları rahatsız edecek, itiraf etmelerini kolaylaştıracak
başka bir şey olamazdı.
“Neden böyle bir şey yapalım?”
dedi Serra. Kızların sesi giderek tizleşiyordu. Korkmuşlardı.
“Nedeni basit değil mi? Siz onu
daha iyi biliyorsunuz. Babanızdan hamile kaldığınız bebekleri güya eski bir
geleneği devam ettirerek gidip o sırada daha tamamen kurumamış olan balçık
haldeki gölete attınız, üstüne çörek otu tohumları attınız. Onları gördüm. Burada bahçede yetiştirdiklerinizi de
görmüştüm. Ama orası kuruyunca, hayvanlar
kazıyıp durdukça, bazısı açığa çıktı. Duyduğuma göre bir kısmını da canlı canlı
bırakmışsınız. O gün, onlardan birinin kafatasını bulmuş inceliyorken gördünüz
beni, arkadan gelip kürekle başıma vurdunuz. Hanginizdi? Sen mi yoksa Berra
mıydı?” Son sözlerini Serra’ya dönerek söylemişti.
Maya, Serra’nın çığlık
atarak saldırdığını görüp tam zamanında tekmesini indirdi. Kali-Maya gelmişti.
Ayağa kalktı, bekledi. Serra, kapının dibine yuvarlanıp iki büklüm kalırken bu
sefer öteki kız vahşi çığlıklar atarak saldırdı Maya’ya. Kali- Maya hızla sağa
çekildi zaten divana doğru gitmekte olan kızı eliyle gittiği yere doğru itiverdi.
Eda, divanın üstüne yuvarlanmış, kalkmaya çalışırken; Kali-Maya üstüne çıktı, ikisine
de hitap ederek konuştu: “Beni dinleyin, daha fazla sert davranmak istemiyorum
ama işler kızışırsa neler yapacağımı görmek istemezsiniz.” Kızı çekti, oturttu.
Öteki hala yerde inliyordu. “Kalk ayağa sen de, karşıma geçin, şuraya oturun!”
Divandaki Eda bir daha saldırınca o da tekmeyi yedi, divanın üzerine yığıldı
kaldı. Bu seferki daha sert olmuştu. Kali-Maya onları yanına yaklaştırmak istemiyordu.
Tırmalayacaklarını hatta ısıracaklarını biliyordu, attıkları vahşi çığlıklar tam
da bunların olabileceğinin işaretlerini veriyordu. Ve dövüşürken saldırganı
olabildiği kadar uzak tutmak, yaklaştırmamak; onun birinci kuralıydı.
Kali-Maya, yerdeki Serra’yı hızla
kaldırıp, divandaki Eda’nın yanına, divanın üzerine attı. Bunu yaparken kızın
iki kolunu da arkaya kıvırıp o şekilde yerde kaldırmıştı. Bu kızlara
güvenmiyordu. Her şeyi yapabilirlerdi. Şimdi yerler değişmişti. Kızlar kapının
hemen karşısındaki divanda yan yan oturup inliyorlardı. Maya Mor bunun numara
olmadığını biliyordu kendi de bir kaç kere midesine tekme yemişti. Şimdi bu
andan yararlanması lazımdı. Kali-Maya gitmişti.
Maya içindeki acıma duygusunu
bastırdı, Mor soğukkanlılığıyla oradaydı. Maya Mor konuştu: Neden o gün beni
öldürmediniz, bayırdan aşağı yola yuvarladınız. Birinci sorum bu.”
“Öldün zannettik. Nereden bilelim ölmediğini,
orada ölüp kalacağını düşündük, ta aşağı kadar yuvarlanacağını nereden bilelim.”
Bunları çektiği acıdan dolayı ağzını burarak, nefretle söylemişti Serra. Maya Mor bir anda hatırladı. Orada biri daha vardı. Onu en aşağıya kadar yuvarlayan, yola
düşmesini sağlayan başka biri. Onu görmüştü Maya. Ve ancak şimdi hatırlıyordu. "Kimdi?"
“Demek ciddi ciddi öldürmek
istediniz.” Kızlar sesini çıkarmadı. Sonra, “korkmuşlar,” dedi Eda, zor
konuşuyor, midesini tutuyordu. “Dedikodu vardı, oralarda eski eserler varmış,
birileri gelip bakacakmış diye. Kardeşlerim o gün oraya, görünen bir
şeyler var mı diye bakmaya gitmişlerdi.”
“Yani bebek iskeletlerine…” Derin bir sessizlik olmuştu şimdi.
“Şimdi ikinci soruma geleyim.” Biraz
uzunca bir soru bu. Neden o bebekleri
doğurup sonra da öldürüyorsunuz? Bu saçma değil mi? Yani insan hamile
kalmayabilir değil mi, bunun çeşitli usulleri var. Diyelim ki hamile kaldınız,
neden onları zamanında aldırmıyorsunuz yani daha bebek tam oluşmadan. Diyelim
doğurdunuz ki olan bu, onları neden öldürüyorsunuz? Onlar artık kanlı canlı bir
bebek. Yaşayan bir insan. Neden onları baksınlar diye birilerine vermediniz. Yaptıklarınızın bir
cinayet olduğunu bilmiyor musunuz?”
Serra çektiği acı yüzünden
istediği etkiyi yaratmayan; tuhaf ve hatta acıklı bir gülme sesi çıkararak
konuştu: “Bize ait onlar, biz yarattık, biz doğurduk, başkasından çalmadık, ne
istersek onu yaparız. Sana ne!”
Maya, Serra’nın bunları inanarak
söylediğinin farkındaydı: “Fark etmez, kanuna göre suç işlediniz. Kimse, buna
kendi çocuğunuz da dahil, bir başka insanı öldüremez, bu suçtur. Bunun adı
cinayettir. Cezası da büyüktür” dedi, demesine ama içi rahat değildi. Onlara yasalardan değil, vicdandan, insan olmaktan bahsetmek isterdi. Ama bunları kızlara söylemenin hiç bir anlamı olmadığını hissetmişti.
Şimdi; Serra da, Eda da susmuşlardı. Onların
gerilmiş bedenlerinde, bu cümlelerden etkilendiklerini belli eden bir belirti
yoktu. Kendilerini suçlu hissetmiyorlardı, hiçbir yasa onlara bu duyguyu
yaşatamazdı. Küçük yaşlarından itibaren karşılarına çıkan yasaların yarattığı,
adına cinayet denilen bu problem; her
nasılsa sorun olmaktan çıkmış, bu engeli çoktan aşmış, değişmişlerdi. Dış dünyanın
ölçütleri onlara değmiyordu. Maya Mor bunu sezebiliyordu. Ne söylese boştu, ha
duvara söylemişti ha onlara. Devam etti: “Şimdi sırayla gidelim. Neden onları
doğuruyorsunuz?”
“Çünkü ona bir oğul vermek istedik. Annemin
yapamadığını yapmak istedik. Hem de bizden bir oğlu olacaktı. Kendi canından
bir has evlat.” Bunları Serra
söylüyordu. Maya’ya bakan gözleri aşağılama ve nefret doluydu. Gözleriyle; sen
ne anlarsın, bilmiş karı, diyordu.
“Babanız mı istedi sizden bunu?”
diye gerçek bir hayretle sordu Maya. Kızlar yine sustular. Karya-Maya araya
girdi. “Dinleyin beni kızlar,” dedi. “Sizi anlamıyorum. Bana yaptıklarınız için
sizi kimseye şikâyet etmeyeceğim. Ama bebek olayı farklı. Ortada öldürülen bir
sürü bebek var ve bu en nihayetinde bir cinayettir. Ama sizi anlamaya hazırım,
beni ikna edin. Bunu da unutabilirim. Kimseye bir şey söylemem. Zaten yarından
sonra buradan gidiyorum. Ama nedenlerinizi anlamaya ihtiyacım var. Buraya da
bunun için geldim. İntikam için değil. İsterseniz size yardım da edebilirim.”
Bu kadar taviz, Maya Mor’un asla yapmayacağı bir şeydi. Ama Karya karakteri
bunu yapardı. Karşı tarafı maniple etmek için mümkün olan, bazen de olmayan her
yolu deniyordu. Maya Mor, verilen sözlerin fazla olduğunu düşündü. Bebek
cinayetlerinin üstünü örtmek; ne derece doğruydu?
Önce kızlardan Eda konuştu. Önceki
tavrına göre daha ılımlı görünüyor, bir
yandan da Maya Mor’daki değişime inanamayarak bakıyordu. Bu biraz önce midesine
tekme indiren kadın mıydı? Karya-Maya başını eğdi, Eda’yı dikkatle ve ön
yargısız bir şeklide dinlemeye hazırlandı. Kızlar, değişen durumu
hissetmişlerdi. Önce tedirgin, sonra kendilerini giderek kaptırdıkları bir
iştahla konuştular.
“Ben, ilk önce bilmeden hamile
kaldım. On dört yaşımdaydım. Bebek, aldırılmayacak kadar büyüktü. Babam nasıl
saklayacağımı gösterdi bana. Zaten son aylara kadar pek bir şey anlaşılmaz,
istersen şişmanladım der, kapatırsın konuyu.”
Görmüş geçirmiş biri gibi konuşuyordu. Öyleydi de gerçekten.
“Sonra bir şeyler denedik, işte…
Anlarsın...” Burada güldü. “İşte babam bir şeyler denedi. O hamile kalmamı
istemiyordu.”
“Hamile kalmamızı.” Düzelten
Serra’ydı: “Ama biz kalmak istedik. Çok güzel bir duygu bu. Dokuz ay boyunca
babanın bir parçasını içinde taşıyorsun. Bundan daha mutluluk verici bir şey
olabilir mi?” Kızın duyguları gerçekse dehşet verici, diye düşündü Maya Mor.
Gerçek olmalıydı. Hülyalı, geleceğe dair mutlu tasarımları olan bir genç kız
edasıyla anlatmıştı bunları.
Maya Mor’un tüyleri diken diken
olmuştu. “Ama onların dokuz ay sonra öleceğini bile bile… Nasıl bir mutluluktur
bu. Bu kadar sevgiyle taşınmış bir şey, nasıl yok edilir? Gerçekten anlamıyorum
çocuklar.” Konuşan elbette Karya-Maya’ydı.
“Babam istemedi,” dedi Eda. “Dikkat
çekeceğimizi söylerdi. Onlara bakamayacağımızı, başkasına da vermek istemediğini…
Sonra o yeri bize gösterdi. Bunun bir adet olduğunu anlattı. Yüzlerce yıldır
buranın insanları bunu yapıyormuş zaten, istemedikleri çocuklarını doğaya
adıyorlarmış. Adak adamak gibi yani. Biz de öyle yaptık.” Maya Mor, burada her
şey birbirine karışmış diye düşündü. Ya da bilerek birisi tarafından
karıştırılmış: “Baba…”
“Yani aslında babanıza rağmen mi
hamile kalıp, o bebekleri rahminizde taşıyordunuz?”
“Evet,” dedi Serra, sesi titriyordu.
“Ben dedim; ‘baba başka yere gidelim,
bizi tanımadıkları bir yere gidelim, orada büyütürüz çocuklarımızı’ dedim
ama dinlemedi.”
“O zaman oğlan çocuğu hikâyesi
yalandı, biraz önce bana söylediğiniz.”
“Yoo,”dedi Eda, “ bir kere babam söylemişti.
‘Sevgililerim, ben de isterim bir çocuk
ama artık bir oğlan istiyorum. Benim oğlum olmuyor, sizlerden başka kız da
istemiyorum. Yapmayın artık’ demişti.”
“Ama siz ondan hamile kalmayı her
seferinde başardınız, öyle mi?”
“Neden bu güzel duygudan kendimizi
mahrum edelim ki? Kimse bilmiyor. Sen onların yanından geçiyorsun, büyük bir
sır taşıyorsun, onların haberi bile yok, hele annem ve teyzemin yanından geçmek,
onlarla yaşamak, odamıza kaçıp olanları anlatmak. Köyde öyle dolaşmak,
komşulara girip çıkmak. Bundan daha acayip bir şey bilmiyorum. Heyecandan
ölürsün ama yine de yaparsın.” Bunları söyleyen de Serra’ydı. Maya Mor, bu
farklı ailenin asıl teorisyeninin Serra olduğunu artık öğrenmişti. Yaptıkları
sıra dışı her şeyi anlamlandırmışlar, hepsine bir gerekçe, bir neden
bulmuşlardı.
“Ona haz diyoruz, hatta…” dedi
Maya Mor ama Karya onu susturdu: “Kes
sesini! Araya girme, bilgiçlik taslama, yargılama!”
“O zamanda beri, biraz da hedefimiz
bu oldu,” dedi Serra, artık rahatlamıştı, gizli sırlarını ifşa etmenin iç
titreten heyecanını yaşıyordu. Kendilerine yeni bir ortak bulmuş gibi davranıyorlardı.
Nihayet dışarıdan birisine bunları anlatabiliyorlardı.
“Anneniz,” dedi Karya- Maya, “ona
anlatmayı düşünmediniz mi? Belki o size yardım edebilirdi.”
Serra sinirlendi: “Neden? Bizim
yardıma ihtiyacımız yoktu ki. Hem annem zavallının biridir. Yıllarca sakat
numarası yaparak bizi kandırdığını zannetti. Teyzem de onun düzenbazlık
arkadaşıydı. Biz kaç yıldır biliyoruz onun yürüyebildiğini.”
Maya Mor hayretle açtı gözlerini
bu inanılmaz bir haberdi. “Ne aile,”
diye aklından geçmeye başlamış olan cümleyi hemen sildi kafasından. Aslında
biraz da bütün aileler için geçerli bir yargıydı bu. Kendi ailesini düşündü, o
ailede de sırlar vardı.
“Annem bir karaçalı,” dedi Eda. “O
olmasaydı belki buralardan gidebilirdik. Onun varlığı, bizim yeni bir yaşam
kurmamamıza engel oldu. Babam onu bırakıp gidemiyordu.”
“Yani hala onu seviyor muydu?”
“Hayır, ”dedi Serra bağırarak,
sesi yine tizleşmişti. “Ne sevmesi. Bir şeyler bildiğini düşünüp söyler diye
korkuyordu bizce. Babamın; ‘hiçbir yerde rahat
bırakmazlar bizi’ dediğini kaç kere duyduk. Burada kalıp ona baktı, sırf o
sussun ve her şey normal görünsün diye. O olmasaydı belki çocuklarımızı rahat
rahat doğurabilirdik. Kim, nereden bilecek? Burada ne ıssız koylar var. Gider
orada otururduk.”
Karya-Maya, konuşmanın başından
beri kafasında evirip çevirdiği, nasıl soracağını hesaplamaya çalıştığı soru
için, giriş yapmaya karar verdi: “Babanızla olan ilişkinizi bu kadar rahat
kabul etmeniz, bundan çok doğal bir şeymiş gibi söz etmeniz, ne yalan
söyleyeyim beni şaşırtıyor. Çok rastladığımız bir şey değil bu ne de olsa. Öyle
değil mi? Aranızda bir baba-kız ilişkisi değil de, cinsel bir ilişki var. Bu
durumun size neden doğal geldiğini anlayamıyorum. Çevrenizdeki yaşantıya,
geleneklere ters bir durum değil mi bu?”
Karya- Maya bu soruyu sorarken,
Maya Mor karşısında oturanın kızlar değil de, baba olması durumunda; bu sorunun
daha farklı sorulması gerektiğini düşündü. Ama burada karşısında kızlar vardı,
yaşları yirmi ve onsekiz olan iki genç kız. Ve reşit sayılan iki kız. Ve olayı
doğal gören, aykırı yaşantılarına sahip çıkan iki kız. Ama baba… Baba onları
ele geçirdiğinde, bu kızların hepsi çok ufaktı. Bu yüzden babanın durumu
farklıydı Maya’ya göre. Ama kızlar… Kızların tek bildiği, zevk aldığı dünya
buydu. Onları özel yapan bu dünyayı, farklı dünyalarını korumak için birçok şey
yapmışlardı, daha da yapabilirlerdi. Bunu anlamak zor değildi.
Berra ölmüştü. O öldüğünde Maya
her şeyi yeni yeni keşfediyordu. Şüpheleri vardı ama artık şimdi, şüpheye yer bırakmayacak
somut kanıtlar ortaya çıkmıştı. Kızlar bebek hikâyelerini sıradan bir olaymış
gibi anlatma rahatlığını gösteriyorlardı. Bu şimdiki zamanın normali değildi
belki ama onların normali buydu. Farklılaşmışlardı. Çevrelerindeki insanların
dışına çıkmalarına yol açan bir süreç yaşamışlardı. Her yeni doğan kız, koşulları
baştan belirlenmiş bu ortamda gözlerini açmıştı dünyaya. İlk öğrendikleri gerçeklik
şuydu: “Sevgilimiz-Babamız-Sırrımız… Kimseye söyleme!” O değişim sürecinin bir
önemi yoktu artık. Her nasıl olduysa, olmuştu olan. Onların gerçekliği şu anda
buydu.
Serra da, Eda da güldüler.
Sorudan rahatsız olmamışlardı. Belki de soruluş şekli onların rahatlamasına
imkân tanımıştı. Serra konuştu önce: “Biz özeliz, farklıyız. Başkaları gibi
olmak zorunda da değiliz. Babamıza aşığız. Gerçekten. O da bizden başkasını
görmez. Başka kadınlara bakmaz, bakamaz.”
Eda kıkırdadı: “Çok kıskancızdır,
annemizi bile kıskanırız. Babam bize aittir, biz de ona. Başka bir şeye
ihtiyacımız yok. Mecbur muyuz başkaları gibi yaşamaya. Sonra bu konuda okuduk
da…”
“Ne gibi?” dedi Karya-Maya.
Serra atladı: “İlk insanlar nasıl
üremiştir sanıyorsun sen? Bir avuç insan vardı değil mi? Sonra Tevrat’taki
hikâyeleri de okuduk. Babalarıyla yatan iki kızın hikâyesini de biliyoruz. O
zamanlar doğru olan bir şey, neden şimdi yanlış olsun. Asıl biz, eski adetleri
devam ettiriyoruz. Ben babamın soyunu, kendi soyumu seviyorum. Başkasınınkini değil,
onun soyunu devam ettirmek isteriz, kendi soyumuzu, anladın mı?” Cümlesinin
sonunu alaycı bir havayla bitirmişti.
Maya Mor’un beyninde birçok
kelime uçuşmaya başlamıştı: zaman,
değişim, insanlaşma, doğa durumu, Hobbes, Leviathan, yasalar, zamanın ruhu,
çocuk, haklar, devlet, koruma, suç, ceza, ensest…
Maya’nın aklından tartışmada
kullanabileceği birçok kilit kelime hızla akıp geçerken; Karya, “yuh,” dedi “akademik bir makale mi yazmaya çalışıyoruz burada. Unut onları ve kendini
boşuna yorma. Yönümü değiştirme, beni de yorma.” Bu doğru bir uyarıydı. Uzun uzun ne
anlatacak ne de tartışacak bir durum vardı. Maya Mor, ne diyebilirdi. Her şeyin
değiştiğini biliyordu, her şey değişirdi. Ama fikirler, özellikle inanç haline
gelmiş fikirler; çok zor değişirdi. Değişmez değillerdi ama o değişim için
birkaç neslin geçip gitmesi gerekirdi. Belki de daha da uzun bir sürenin. Yine
de, yine de bazen öyle şeylerle karşılaşırdınız ki şaşar kalırdınız. Binlerce
yıl önceye ait bir fikrin, bir inancın; başka fikirlerin içinde, kendini
görünmez kılarak, sezdirmeden varlığını sürdürdüğünü, bir virüs gibi hala yaşadığını keşfederdiniz. Şimdi olduğu gibi (mi?).
Araya giren Maya Mor
sadece şunları söyledi: “An, o andı, şimdi başka bir andayız.”
Kızlar hiçbir şey anlamadıkları
için bakıp kaldılar Maya’ya. Serra, “ ne demek istiyorsun?” diye dayanamadı
sordu. Merak etmişti.
Maya Mor, en uygun nasıl
anlatılabilir diye düşündü ve konuştu: “O söyledikleriniz geçmişte olmuş
şeyler, şimdi başka bir dünyadayız. Her şey değişti. Geçmişte doğal görünen
adetler bu zamanın insanlarına ters geliyor. Kaldı ki verdiğiniz örnekler çok
özel durumlara ait örnekler. Yani, bu zamanın insanı bu tür şeylere daha farklı
bakıyor ama her şey gibi bunlar da tartışılabilir elbette.” Bu son cümleyi,
söyleminin katılığını hafifletmek için araya sıkıştırmıştı. Aslında kızlara, söz
söyleyebilecekleri bir boşluk bırakıyordu.
“Geçmişte mi kalmış?” dedi
hayretle sordu Serra. “Biz yaşıyoruz. Hem ne demek özel durumlar, onlar olmuş,
biz okuduk.”
Maya Mor devam etmek istemedi.
Anlamsızdı. “Sihirli kelime: Okudum...
Bir iki bir şey okuyunca her şeyi öğrenmiş oluyoruz sanki. Okudum, öğrendim.
Oldum!”
Karya mesajı almıştı o
kafasındaki planı yeniden devreye soktu: “Berra buradan gitmek istemiş galiba,”
Şimdi daha hassas bir konuya gelmişti.
“Nerden biliyorsun?” dedi, Eda.
Haşindi.
“Mustafa’ya söylemiş, o da bugün
babanıza anlatmış. Babanız Berra’nın buradan gitmek istediğini biliyor. Berra size
böyle bir şey söylemedi mi?”
Önce sustular sonra Eda konuştu:
Bir iki kere, son zamanlarda… O oğlan
doğunca…”
“Oooo,” dedi Karya- Maya, “onun
çocuğu, oğlan mıydı?”
“Evet. Zaten bir kere doğurdu. O
zaman sevinmiştik, nihayet birini elde tutacağız
diye ama babam çok sinirlendi. Gidip aynı işi yapmaya zorladı bizi. Berra bunu
kabul edemedi. Oğlan olduğu için yaşayacağını düşünmüştü.”
Maya Mor, kızların bambaşka bir âlemde,
gerçek olmayan bir dünyada yaşadıklarını düşündü. Dış dünyanın, onları saran dışsal
gerçekliğin farkında değillermiş gibi davranıyorlardı. Önce baba yolu açmış, kızlarını
oradan buradan çalıp çırptığı derleme değer ve bilgilerle doldurmuş; sonra da
kızlar, kendi değerler dünyasını yaratmışlardı. Ama oğlan bebeğin de ölmek
zorunda kalmasıyla, sistem gedik vermişti. Demek Berra’nın kırılma noktası buydu.
“Neden kendini öldürdü, bir
yolunu bulup buradan gidebilirdi, anlaşılan buradan gitmek için çaba göstermeye
başlamış.”
“Sen,” dedi Serra, “sen onun kafasını
karıştırdın, korkuttun onu. Bize anlattı gelince. Korkmuştu. ‘Her şey açığa
çıkacak,’ diyordu.”
“Bu yüzden mi onu öldürdünüz?”
dedi Maya Mor.
İkisi de ayağa fırlamıştı. Aynı
anda bir ses duydu Maya Mor, biri dış kapıyı açıyordu. Çantasını alıp arka
tarafa açılan, bir kanadı açık pencereye yöneldi, atladı ve gitti.
***
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder