Önce 32. Bölümü Okuyunuz
Maya Mor, Nysa’ya, “hadi gidelim, geç oldu,” diyerek ayağa
kalkmıştı ki, Derviş onu durdurdu. “Artık burada yaşayamayacağıma göre buraya
ait bazı sırları açık etmem de bir sakınca görmüyorum. Size bir armağan vermek
isterim Mor.”
***
32. Bölüm: Baba Kasım'ın Soruşturması
“Sen buraya geldiğinden beri hayatım değişti Maya Mor.
Bir taşı harekete geçirdin.
Ondan sonra onun çarptığı başka taşlar da harekete geçti,
şu anda bütün taşlar yıkılıyor.”
Maya anlamıştı. Kalakalmış, heyecanlanmıştı. Bu, şu sıralar
en fazla istediği bir şeydi. Burayı keşfettiğinden beri bu alanı araştırmak
için zor zapt ettiği delice bir istek duyuyor, Derviş’in buradan gitmesini dört
gözle bekliyordu. Başkaları buraya girmeden didik didik araştırmayı kafasına
koymuştu. Sarıkent’e ikinci kez gelişinin altında yatan en önemli nedenlerden
biri de buydu zaten. Burası keşfedilmeye hazır hazineydi, bir mirastı,
bilinmeyen bir yerdi. Hangi arkeolog, hangi antropolog böyle bir gizemli yerden
etkilenemezdi ki… Maya’nın karşısına çıkan hayatının fırsatıydı bu.
Maya’nın gözleri parlarken, Mor'un soğukkanlılığı öne geçti:
“Bana bir şeyler göstereceksin anladığım kadarıyla,” dedi Derviş’e.
“Gel,” dedi Derviş. Davranışlarında, kıymetli ve gizli
hazinesini görücüye çıkarmış bir koleksiyoncuda rastlanabilecek türden bir heyecan,
gizleyemediği bir haz alma hali vardı. Kitaplığı gösterdi: “Yalnız bunu kenara
çekmeniz lazım.”
“Ama bu çok ağır,” dedi Nysa. “İçi kitap dolu, bunu çekemeyiz.”
“Onları indirmeniz lazım elbette,” dedi Derviş. Gülmüştü. "Ben de epeydir açmıyordum burayı, bazen Selo amcam yapardı bunu.”
Maya Mor, hemen işe girişmişti
bile hızla kitapları alıyor, masanın üzerine yerleştiriyordu. Kitapların konulara
göre sınıflandırıldığını anlamıştı. Sırayı bozmamaya dikkat ederek onları yerleştirirken
bunun anlamsız bir gayret olduğunu düşünmeden yapamadı. Burası iki gün içinde tamamen
dağılacak, buradaki her şeye el konulacak, incelenmek üzere bir yerlere gidecekti
belki de. Burası böyle bir süre daha kalsa bile araştırma için buraya gelecek
olan uzmanlar burayı böyle bırakamazlardı. Maya Mor, bunları düşünmesine
rağmen yine de kitapları sırasına göre düzgünce masaya yerleştirmeye devam
etti. Nysa da ona katılmıştı. On dakika içinde bütün kitapları masaya dizmişlerdi,
zaten en fazla dört raflık, bir buçuk metre genişliğinde ahşap bir üniteden
ibaretti kitaplık.
Nysa ile Maya, kitaplığı Derviş’in söylediği şekilde dibe doğru
sürükleyip götürdüler. Ahşap kitaplık, arkasını göstermeyen bir kontrplakla kapatılmış olduğu için
şimdiye kadar görmedikleri bir manzara çıkmıştı karşılarına. Şimdi orada;
insanın biraz eğilerek içeri girmesini sağlayacak yükseklikte, en fazla bir
metre eninde bir boşluk vardı. Burası yuvarlak bir kemere sahip düzgünce açılmış
bir giriş yeriydi.
“Sen önden buyur
Derviş, ne de olsa burası senin mekânın,” dedi Maya, sonra da fenerini çıkardı. Çok
iyi ışık veren bir fenerdi bu. Aynı şeyi Nysa da yaptı o da çantasından fenerini
çıkarmıştı. Derviş’in öne düşerek rehberlik etmesini bekleyen Maya, Derviş’in tereddüdünü
görünce durakladı. İçeriden Kali’nin ona ulaşmaya çalışan sesine kulak verdi.
Kali bir tehlike uyarısında bulunuyordu. Buradaki tecrübeleri ona; Derviş’e
güvenmemesi gerektiğini öğretmişti bir kere. Karanlık, yeraltı, dehliz kelimeleri, imgeleri ve bütün olanlar
şimşek hızında, kesik kesik, kare kare geçti Maya’nın akılgözünden. Bunları aklına düşüren Kali’ydi. Kali’nin bunu
yapması normaldi o böyle anlar için yaratılmış bir karakterdi.
“Neden tereddüt ediyorsun?” dedi Maya Mor önce. Ve sonra da aklına
geleni eğip bükmeden söyledi: “Umarım bizi buraya hapsedip, kaçma planları
yapmıyorsundur.”
Nysa, “ne!” diye bağırdı, “yok artık!” Dolanmadan sorulmuş bu
soru, Derviş’i de şaşırtmıştı. Maya Mor denilen kadının tehlikeli biri olduğunu
bir kere daha kendine hatırlattı Derviş. Kafasını kaldırabildiği kadar kaldırıp
Maya’ya baktı. Gözleri dipten gelen bir ışıkla aydınlatılmış gibi parlıyordu: “Sadece
sen olsaydın yapardım. Ama Nysa’yı orada bırakamam.”
“Neler söylüyorsun!” dedi Nysa.
Maya Mor sesini çıkarmadı. Derviş’in konuşmasının bitmesini bekledi.
Anlık bir bakışmanın ardından Derviş konuştu: “Sen buraya geldiğinden beri hayatım değişti
Maya Mor. Bir taşı harekete geçirdin. Ondan sonra onun çarptığı başka taşlar da
harekete geçti, şu anda bütün taşlar yıkılıyor.”
Maya’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Başka bir zaman
ve yerde olsaydı; bunları söyleyen bir çocuğa sevgiyle bakar, çocuğun bu mantık
dışı ama aynı zamanda sıra dışı akıl yürütmesini ona duyduğu sevgiyi belli
ederek zevkle tartışırdı. Ama şimdinin bu anında, bu yerde; Maya Mor’un
bilincinde dört ses birden konuşuyor ve farklı şeyler söylüyorlardı. Maya;
Derviş’i anlıyor, onun yaşadıklarını
içinde hissediyor, acıyor, üzülüyor ama kızıyordu da. Mor; analiz ediyor, Derviş’in
davranışlarının nedenlerini ve sonuçlarını değerlendiriyor, nedenler ile
sonuçlar arasında doğru orantı
olduğunu düşünse de; o sonuçların yıkıcı olabileceğini öngörüyordu. Kali’nin
söylediği tek bir şey vardı: “Ona
güvenme!” Karya ise: “Onu korkutma!
Senden korkuyor, korkan insan tehlikelidir. Ona farklı davran, duygularının
yönünü değiştir,” diyordu.
Maya Mor, Karya’nın önerisini dinledi. Bu çocuk domino
teorisinden bahsediyordu. İlginçti, düşünmeye değerdi, Maya’nın hoşuna gitmişti
ama ortada bir yanlışlık da vardı. Nysa, bir şey söylemeden bekledi, sahne
Maya’nın sahnesiydi, sustu ve izledi.
Maya Mor, Karya’nın önerdiği gibi davrandı, bedenini
yumuşattı, dudaklarındaki gülümseme gözlerine kadar yayıldı ve şöyle başladı
konuşmaya: “Sanırım Domino Teorisinden
bahsediyorsun. Biliyorsun o oyunda taşlar birbirine yakındır, hepsi aynı
mekândadır, birbirlerine değmezler ama biri düşünce diğerine değecek
mesafededirler. Yani bütün taşlar birbiriyle ilgilidir. Örneğin bir grup taşı
yemek masasının üstüne, diğer bir grup taşı mutfak tezgâhının üzerine dizemeyiz.
Şimdi sen şu taşlarının isimlerini bir say bakalım.”
Derviş, saymaya başladı: “Göleti keşfettin. Buraya gelen o
iki adam, Selo amcamı öldürdü. Onlar burayı buldu, ben de onları öldürmek
zorunda kaldım ve şimdi de evimden oluyorum üstelik hapiste ölüp gideceğim.”
Maya Mor gözlerini tavana dikip, sol gözünü kısarak kafasını sağa sola
kaydırarak, sayılanların hangilerinin mutfak masasında, hangilerinin tezgâh üstünde olduğunu hesaplamaya
çalışırken; Nysa, Derviş’e belli etmeden sessizce kıkırdadı. Maya’ya gülüyordu.
Maya’nın bunu, taşları farklı mekânlara yerleştirdiğini göstermek amacıyla abartarak
yaptığını anlamıştı. Derviş hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi devam etti ama
sesinin bir perde üstten çıkışı, her şeyi anladığının bir işareti de
olabilirdi.
“Sen buraya geldikten sonra oldu bunların hepsi. Ardı ardına
olaylar patlak verdi. Selo amcamı gördün, ona değdin, o öldürüldü. Buraya
geldin, o iki adama saldırdın, yani onlara da değmiş oldun, bak başlarına neler
geldi. Sonra bana geldin, bana değmiş
oldun, bak benim de başıma gelmeyen kalmadı. Değdiğin herkese bir şeyler oluyor
Maya Mor!”
Maya Mor güldü, gülüşü sıcaktı. “Benim burada olmamın bu
olayları tetiklediği iddiası tam bir saçmalık. Akıl yürütme sürecin yanlışlıklarla dolu. Saydığın
olguların benim burada olmamla bir bağlantısı yok. Onlar başkalarına ait
taşlar. Mesela ben olsam; o iki adam ve
sonradan olanları, Selo’ya ve hatta daha başa gider, buranın sizin tarafınızdan
keşfine ve Selo’nun yasal olmayan ilişkiler ağına bağlardım. Ben olmasaydım da;
bu dediklerin bugün veya yarın olacaktı. Ama bir tek şunda haklısın; burayı
terk etmenin sorumlusu muhtemelen benim. Yoksa sen o adamları öldürdükten sonra
burada belki de yıllarca yaşayabilecektin.”
“Ama o da mümkün görünmüyor,” dedi Nysa. “ O, yani ismi
Kasım olan o adam seni biliyordu geldi ve burada buldu. Burada yaşadığını bilen
birileri var artık. Seni o veya Gülizar’ın
ailesi rahat bırakır mıydı, burada yaşamana göz yumarlar mıydı? Üstelik gerçeğin
bir gün açığa çıkacağını bile bile senin buradaki varlığına tahammül ederler
miydi? Hiç zannetmiyorum. Unutma ki sen onların geçmişte işledikleri bir suçun
kanıtısın…”
Derviş inatla devam etti, sesindeki tizlik artmıştı. “Sizler
güya ayağı yere basan şeyler söylüyorsunuz ama bu beni ikna etmez. Bilmediğimiz
gizli güçler var belki de kaderi harekete geçiren bir şey var. Maya Mor’un buradaki
bir şeyleri harekete geçirdiğini hissediyorum. O dokundu ve her şey değişti.”
Maya Mor, “gizemleştirmeye gerek yok Derviş,” dedi. Bu konu
çok açık. Akıl yürüterek anlayabileceğimiz şeylere; üzerine serdiğimiz bir
gizem perdesinin ardından bakmaya çalışırsak, gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayız.
Mistifikasyon; gözlerimizi kör eder. Gözünü kör inançla kapatma, aklını aç!”
Maya
Mor bunları söylerken içinde bir huzursuzluk hissetmişti. Yanlış giden bir şey
vardı. Biraz önce olgu taşlarını sınıflandırırken; onların bir grubunu yemek
masasına, diğer bir grubu da tezgâha yerleştirmişti ama bu sınıflandırma,
gerçekte olanlarla tam olarak bağdaşmıyordu çünkü o taşlardan bir kısmı iki
yerde birden yer alıyordu, yani hem tezgâhta hem de masada. Maya Mor bunu
düşünmeyi sonraya bıraktı ve Derviş’in tepkilerini izlemeye döndürdü aklını.
Derviş bir şey diyemedi, zaten Maya’nın söylediklerinin
yarısını anlamamıştı. Bilmediği kelimeler kullanılarak bir saldırıya maruz
kaldığını ve bu eşitsiz şartlarda yenilmeye mahkûm olduğunu hissederek
sinirlenmişti. Maya, onun ayağını tıp tıp sesleri çıkararak yere vurmaya başladığını görebiliyordu.
“Başkalarıyla tartışamaya alışık değil.
Daha çok kendi kendine tartışmış bunca yıl. Cevap verememiş olmayı yenilgi olarak görüyor,” diye
aklından geçirirken Karya araya girdi : “Onu,
bilmediği kelimelere boğarak korkutuyorsun. O seni anlamıyor. Ukalalık
yapıyorsun. Dikkat et!”
Maya sesinin rengini değiştirerek devam etti: “Sen önden
buyur Derviş, artık içeri girelim istiyorum, çok heyecanlandım. Bu konuya
istersen sonra devam ederiz.” Maya Mor’un bu konuyu bir daha tartışmaya hiç
niyeti yoktu ama böyle söylemesinin daha uygun olacağını hesaplamıştı.
Derviş bir şey demedi, hırıltılar içinde yürüdü öne geçti. Buraya
alışkın olduğu belliydi. Kapıdan geçtiler. Kapı, geçmişe açılıyordu.
Nysa bir boyuttan başka bir boyuta geçtiğini düşündü. Burası
başka bir dünyaydı. Gerçek dünya arkalarında kalmıştı. Derviş’in evi bile buraya değil, gerçek dünyaya ait kılınmış bir yerdi. İçi titredi. Birilerinin
mahremiyetine giriyorlardı. “Bu doğru mu?”
diye durup düşünmesine gerek yoktu, bu düşünce bir his olarak başından beri
içinde vardı zaten. “Bu yaptığımız doğru
mu? Buraya ölülerini gömenlerin veya ölülerin, bizim bu hareketimizi
onaylayacaklarını hiç zannetmiyorum. Ne hakkımız var mezarlarını karıştırmaya, açıp
ölüleri çıkarmaya, kemikleri bir yerde toplamaya ve onları yok etmeye… Neden bunu kendi mezarlarımıza yapamıyoruz? Çünkü
tabu, çünkü günah, çünkü o mezarların hala bir sahipleri var yaşayan. Ama bu
ölüleri koruyacak kimse kalmamış. Sahipsiz ölüler onlar…” Yine de ilerledi. İnsan kız ve oğullarını binlerce yıldır esir almış olan,
aslında insan uygarlıklarını yaratan, sıçratan temel içgüdünün etkisi altında
olduğunu biliyordu: Merak. Gizemleri çözme merakı, neden sorusunun cevabını bulma merakı ve bütün bunların insanda
yarattığı o önü alınamaz zevk ve heyecan tutkusu... Nysa titriyordu ama titremenin, mahrem alana tecavüzden değil de tam da bu tutkudan kaynaklandığını
biliyordu, öndeki Maya Mor’u takip ederek yürüdü.
Maya Mor da titriyordu. Ama Nysa gibi; ‘mahrem alana
giriyorum, eyvah bu doğru mu?’, diye sormak aklına bile gelmemişti. Gelmezdi
çünkü Maya için bu çok doğal bir işti. Geçmişi öğrenmenin en sağlam yollarından
biri de buydu. Doğrusu ne kendi mezarı, ne de kendi kemikleriyle ilgili bir
endişesi vardı. Ona göre ölüm gelir, her şey biterdi. Yüzlerce yıl sonra bugünün
mezarlarına olacak olan da buydu. O nedenle günümüz mezarlarında, bugüne ve
ölen kişiye ait eşyaların barındırılmaması onu üzerdi.
Geçit-Kapı, geçmişe
açılıyordu. Yüzlerce yıl önceye ait bir geçmişti bu ama el değmemiş değildi.
Keşfedilmiş ve yağmalanmıştı. Geçtikleri kapının sağ ve sol tarafında bulunan tuğla
kaplamalar; hala canlı kiremit renkleriyle, kapının iki yanından yükselen bir sütun
yanılsaması yaratıyordu. Geçit bir galeriye açılıyordu. Galeri; tozlu, yer yer
moloz öbeklerinin görüldüğü, hafif bir eğimle aşağı doğru inen, iki kişinin
ancak yan yana durabileceği kadar dar bir yoldu. Buraya bir zamanlar ölülerini
gömmüş olanlar; küçük şekilsiz taşlar kullanarak kaplamışlardı duvarları. Ama
bunların bir kısmı dökülmüş, o kısımlarda alttaki kayacın doğal görüntüsü
ortaya çıkmıştı. Maya Mor buranın doğal bir mağara olabileceğini, bir zamanlar
insanların buraya girip, burayı yer yer oyup, tavanı ve duvarları
destekleyerek, tuğla veya küçük taşlar kullanıp kaplayarak, süsleyerek; amaçlarına
uygun bir mekâna dönüştürdüklerini düşündü. Bunun ipuçlarını aramak için
durakladı, fenerini karanlık noktalara doğru tutarak inceledi. Biraz ileride
solda, üzeri tıraşlanarak düzeltilmiş bir dikit gördü, yanına gidip eliyle
inceledi. Zamanın ustasının; dikiti tıraşlayarak, bir sütun havası vermeye çalıştığı görülüyordu. Bunun üzeri kaplanmamıştı, gerek de yoktu, böyle çok
güzeldi. Feneri tavana kaldırdı, aşağı doğru inen sarkıtların kesildiği çok
açıktı. Bunların tehlike yaratacağını düşünerek kesmiş olmalıydılar veya böylesi
bir tavanın daha estetik veya amaca uygun olduğunu düşünmüş de olabilirlerdi.
Mağara, istenilen biçime dönüştürülerek, burayı yapan insanlara ait kılınmıştı.
“Burası doğal bir mağaraymış,” dedi Maya.
“Biz de öyle düşündük,” dedi Derviş. “Bu bölgenin güneyinde
buna benzer başka mağaralar da varmış ama onlara girilemez, demişti Selo amcam.
Oraları insanlar kullanmamış. Onlara, vahşi mağaralar, derdi.
Maya, vahşi
kelimesinin anlamını kafasında tartıp, bu yakıştırmanın çok da yanlış
olmadığını düşündü. “Olabilir, öyle de denilebilir sanırım. Doğaya ait, el
değmemiş yerlere vahşi demek adet
olmuştur. Ama yine de incelemeden bilemeyiz. Bir mağaranın birden çok girişi
olabilir. Örneğin buraya yer yüzeyine eşit durumdaki bir delikten girdik. Ya
kendileri açtılar ya da küçük bir çökmeyi keşfedip genişlettiler ki bu daha
muhtemel bir şey. Yine de bu mağaranın başka girişleri olduğuna eminim.” Saatindeki pusulaya bakarak devam etti: “Şu
anda gölet yönüne doğru yürüyoruz. Bunun üzerinde ağaçlarla kaplı o ormanlık
alan olmalı. Oralarda bir giriş daha olabilir. Sonra bu mağara arkamızda kalan
kayalıklara doğru da uzanıyor olabilir. Özellikle o kayalık araziyi iyice
araştırmak gerekir.”
“Şu cesetleri attığımız kayalar mı?” dedi Nysa. Bunu art
niyetsiz, gerçekten anlamak için sormuştu. Ortamda oluşan sessizliğin sorusuna
yanıt olduğunu hissedip, cevabı beklemeden, öndeki Derviş’i izlemek için
yürüdü. Maya en arkada kalmıştı. Dura dura ilerliyor, fotoğraf makinesi yanında
olmadığı için telefonuyla ya fotoğraf çekiyor ya da video kaydı yapıyordu. Bir
ara Nysa’yı yanına çağırdı. Nysa fenerle ışık tutarken Maya Mor çekim yaptı.
Derviş uzaktan iki kadını izledi. Bu duraklamalardan
hoşlanmıyordu ama iki kadının özellikle Maya’nın heyecanını ve kayıt altına
alma arzusunu çok iyi anlıyordu. Onlar çekim yaparken o bekledi. Üç dakikada
geçilebilecek galeriyi on beş dakikada geçtiler. Derviş, sarkıt ve dikitin
birleştiği tavana kadar uzanan bir sütun görünümü alan doğal bir oluşumu zevkle
gösterdi onlara. Derviş’in, ev sahibi rolünden büyük zevk aldığını Maya Mor
fark etmişti: “Sarayının; ince, sanatsal güzelliklerini gösteren Muhteşem Lorenzo gibisin Derviş,” dedi.
Derviş maalesef Muhteşem Lorenzo’yu bilmiyordu ama gururuna yenilerek, o kim, diye
soramadı, bunu kendi araştıracak ve onun kim olduğunu bulacaktı. Ama nasıl? İçi
sızladı. Bunu nasıl araştıracaktı, nerede?
Derviş sessizce Muhteşem Lorenzo’nun kim olduğunu düşünerek
ve bilmediği için utanarak -ki bu Maya’nın, onu ilk kez utanca sürüklemesi
değildi- Nysa’nın feneriyle ışık tutmak üzere Maya’nın arkasına geçtiğini ve
sol eliyle ona belinden sarılıp başını Maya’nın sırtına yasladığını gördü.
Nysa kıkırdayarak konuştu: “Fırsattan istifade ederek sana
sarılıyorum Mor.”
Maya Mor gülmedi, ciddiyetle çekim yapmaya devam ederek,
meşgul bir insanın ses tonuyla yanıtladı: “ Ne yaparsan yap, yeter ki sarsma!”
Derviş onları kıskandığını hissetti. Samimi, birbirlerine
çekinmeden sarılan, birbirleri için her şeyi göze alabilecek kadar bağlı iki
dost. Gerçeği bilmiyordu. Şu anda burada, o iki kadın arasındaki ilişkinin
niteliği Derviş’e böyle yansımıştı, onun algısı böyleydi. Bu ölümlü hayatta yalnız
olmadığını hissettirecek birilerine duyduğu ihtiyacı, açlığı hissetti. Acılarla
yüklü hayatını katlanır kılacak, mutluluk haplarına ihtiyacı vardı. Bu bir zamanlar
Selo ve kitaplarıydı. Ya şimdi? O da onlar gibi olmak istiyordu. Selo ölmüştü.
Yapayalnızdı. Üstelik kim ona sarılırdı hatta kim onun yüzüne bakmaya devam
ederek onunla uzun uzun kitap sohbetleri yapardı, kim onunla tiyatro yapardı,
kim satranç veya tavla oynardı? Bunun cevabını bildiğini anladığı an
hafiflediğini hissetti: Nysa… O, Nysa’yı
seçmişti.
Yalnız Derviş’in bilmediği bir şey vardı: Nysa da, Maya’yı
seçmişti. Maya Mor onu seçmemişti. Nysa onun dostluğunu elde edebilmek için
haftalardır her şeyi yapıyordu. Çılgın görünmek pahasına da olsa Mor için
buralara kadar gelmiş, son zamanlarda hiç yalnız bırakmadığı şekerparesini bile
yalnız bırakmayı göze almıştı. Aslında Nysa, yıllar önce Tarık Bey’in ona
öğrettiği bir düsturla hareket ediyordu: “Dostluk emek ister. Yalnız doğru
kişileri bulmak lazım. Doğru kişiyi bulursan peşini bırakma. Emek ver, hak
ediyorsa emek vermeye devam et ama hak etmiyorsa bırak ipin ucunu ve başkasını
bul.”
Nysa, Maya’nın sarsma uyarısına aldırmayıp onu gıdıklamaya
hazırlanırken gür bir sesle irkildi ve bu sefer istemeden Maya’yı sarsmış oldu.
“Hadi!” diye bağırıyordu Derviş.
“Ayy!” dedi Nysa zıplayarak, “ödümü kopardın Derviş, seni seslendirme
sanatçısı yapsak hem iyi para kazanır hem de meşhur olursun valla.”
Sonra Derviş’in yanına doğru hızla ilerledi. Derviş kafası
eğik olarak sol yandan gelen Nysa’ya bakarak, “sesimi beğeniyorsun demek,”
dedi. Göğsünden gelen hırıltılar arasından konuşuyor bu da içinde bulundukları mekânın
Gotik etkisini daha da arttırıyordu. Nysa ona sarıldı, eğilerek yanağından öptü,
“ hem de nasıl bayılıyorum,” dedi, “insan bu sese âşık olabilir.”
Geriden gelen Maya Mor, “sakin ol Nysa,” dedi soğuk bir sesle.
“Sakin ol! Kafa karıştırmanın hiç sırası değil.” Nysa da, Derviş de gizli
öznenin kim olduğunu anlamıştı. Nysa geri döndü, Maya’ya dik dik baktı. Az
önceki hareketini yapmıştı çünkü Derviş’in onları kıskandığını ve kendini
yalnız hissettiğini düşünmüştü. Bir şey söylemeden Maya’ya bakarken, Maya
yanına geldi; gözleriyle anlaştılar. Bu arada Maya Mor, elindeki feneri ikisinin arasında
tutarak birbirlerinin gözlerini görmelerini sağlamıştı. Sonra Maya yürüdü ve
Derviş’in arkasına takıldı.
Beş dakika kadar aşağı doğru konuşmadan yürüdüler. Dervişin hırıltıları
giderek artıyor, içindeki bulundukları anı; korku filmine dönüştürüyordu. Nysa yerin
derinliklerine doğru indikçe sinirlerinin gerildiğini hisseti. Derviş’in
kapıdan geçmeden önce söyledikleri aklına geldi. O sözlerin söylendiği o
an, Nysa’ya çok uzun zaman önceymiş gibi
geliyordu. Burada zaman farklı işliyordu. Şimdiki zaman, burasıydı; Derviş’in evinde olanları ise, geçmiş bir
zamanda olmuş bitmiş şeyler olarak hatırlıyordu. Ama yine de hatırlıyordu. Biraz
önce Derviş’in Maya’yla ilgili söyledikleri onu sarsmıştı ama Derviş’in
penceresinden baktığında, onun haklı olduğunu düşünmüyor da değildi. Çocuk; evinden,
tek bildiği yurdundan oluyordu. Buna tepki göstermesi normaldi.
Aşağı inmeye devam ettiler. Maya çekim yapmaya devam etti. Nysa
ona ışık tuttu. Bazı yerlerde çökmeler olmuştu. Yerde birikmiş moloz
yığınlarını görünce Maya durup tavanı ve duvarları inceliyordu. Bir sorun
yoktu. Bazı kaplamalar dökülmüştü ama bunlar başka bir yerden buraya taşınmış
gibiydi. Bir yerleri açmışlar, buraya da molozları yığmışlar, diye düşündü Maya.
Maya’nın molozlara baktığını gören Derviş açıkladı: “Biz
taşıdık onları, şimdi gittiğimiz odanın girişi bunlarla kapatılmıştı.”
Molozların kâh yanından kâh üstünden yürüyerek veya
atlayarak geçtiler. Yol aşağı doğru devam ederken sağ taraflarında; ancak
eğilerek girilebilecek yükseklikte, en fazla bir metre genişliğinde ilk kapının
bir benzeri çıktı karşılarına. Kapının üstünde; harç üzerine boylamasına bir
şekilde dip dibe saplanarak hilal şekli verilmiş kırmızı tuğladan bir kemer
süsü, kapının iki yanında ise yine tuğladan, sütun havası verilmiş bir duvar örgüsü
vardı. Bu sahte sütunlar yükselerek tepedeki kemerle birleşiyordu. Böyle
yaparak; bu kapıya, bu geçiş yerine, özel bir anlam kazandırmışlardı.
Maya aralıksız olarak çekim yaptı, Nysa ışık tuttu. Derviş
odanın içine girmiş sabırsızlıkla ötekilerin gelmesini bekliyor ve âdeti olduğu
üzere sağ ayağıyla yeri pat patlıyordu.
Sonunda Nysa ve Maya da odaya girdiler. Burası Derviş’in evinden
de büyük bir odaydı. Nerdeyse on metreye on metre genişliğinde kocaman kare bir
odaydı. Etraftaki duvarlarda ölülerin saklanabileceği oyuk veya benzeri bir
şeyler yoktu. İlk bakışta, boş olduğu izlenimi veren bir odaydı burası ama boş
değildi. Girişin karşısına düşen duvarının önünde yaklaşık bir buçuk metre
yüksekliğinde bir seki vardı. Kesme taşlardan yapılmış olan seki; duvarı
ortalayacak şekilde yerleştirilmiş, yaklaşık üç metre genişliğinde bir buçuk
metre eninde bir taş divandı adeta. Kesme taşlar, bir sıra enine, bir sıra
boyuna dizilerek araya sürülen harçla birbirine bağlanarak örülmüştü. Sekinin
üstü beyaz renkli ince bir sıva ile kapatılmıştı ama yer yer dökülen bu sıvalardan
alttaki taşlar görülüyordu. Sekinin sağ ve sol yanlarında, benzer malzemeden
yapılmış iki basmak vardı. Böylece bir buçuk metrelik yükseltiyi rahatlıkla
çıkabiliyor olmalıydılar. Bu sekinin anlamı neydi, acaba bir zamanlar bu
sekinin üstünde bir lahit mi vardı, Maya bunları düşünerek fenerini sekinin arkasındaki
duvarda gezdirirken; onu gördü. Derviş’in onları heyecanla neden bu odaya
getirdiğini anlamıştı. “Burası boş değil.”
Maya Mor heyecanını belli eden bir tonla sordu: “Buna benzer
başka odalar var mı?”
“Var,” dedi Derviş, “ama biz ancak birini daha gezebildik.
Galeriden inince aşağıda bir oda daha var, orada yol ikiye ayrılıyor. Biz daha
öteye gidemedik. Oraları çökmüş, yol kapalı.”
“O takıları nereden buldunuz?” dedi Maya.
“Benim yaşadığım odada yerde gömülü olarak buldu Selo amcam
onları. Aşağıdaki odada duvara oyulmuş mezar yerleri var. Bir kısmını da oradan
çıkardık. Onlar satıldı. Aracı olan o adamlar, daha fazla eser vardır, diye
zorluyorlardı ama Selo amcam daha derinlere inmenin tehlikeli olduğunu söylüyordu.”
“Gördüğünüz o diğer odada da buna benzer duvar resimleri var
mı?”
“Var,” dedi Derviş. “Daha çok çiçek resimleri, süslemeler ve
bazı yazılar var. Üzerini kapattığımız için siz görmediniz ama benim evimde de duvarlarda
yazı ve süslemeler vardır. Selo amcam onları kapattı. Onları görerek oturmaktan
rahatsız oluyordu. Mezarda yaşamak gibi bir şey bunlarla birlikte olmak,
diyordu. Ama esas özel oda burasıdır. Buradaki resimler diğer yerlerde yok.
Belki görmediğimiz başka odalarda da vardır.”
Maya Mor bu soruşturmayı hızlıca yaptıktan sonra duvara
döndü, basamakları kullanarak sekinin üzerine çıktı. Nysa daha önceden çıkmış
duvardaki resimleri incelemeye başlamıştı bile. Derviş, yerinden kıpırdamadı,
uzaktan ikisini seyrediyordu. Maya Mor, kendini duvardaki resme kaptırmak
üzereydi ki içinden Kali’nin ona seslendiğini duydu: “Birazdan kendini
kaptıracaksın, gözün hiçbir şey görmeyecek, ama dikkat et, o çocuk serbest
kaldı. Ona güvenme!”
Maya Mor, hızla geri döndü. Derviş, giriş kapısının önünde
duruyor, yere bakıyordu. Bir şey
düşünüyordu. Maya sekiden indi,
Derviş’in yanına geldi: “Geri dönüp, bizi burada hapsetme planların yoktur
umarım?”
Derviş kafasını kaldırıp Maya’ya baktı, buz gibi bir sesle
konuştu: “Sen bir şeytansın. Sana bunu yapardım ama Nysa’ya yapamam. Maalesef o da burada.”
Maya Mor sırt çantasını Derviş’in ve Nysa’nın şaşkın
bakışları arasında yere indirdi açtı, içinden el çabukluğuyla şok aletini
çıkardı ve bununla Derviş’in boynuna bastırıp şokladı, Derviş yere düşerken
hızla onu yakaladı, yere yatırdı. Bütün bunlar bir dakikadan daha az sürede
olmuştu. Nysa bağırarak yanına geldiğinde ve Maya da geri dönüp Nysa’ya
baktığında, Nysa onun gözlerini gördü. Gözlerinin rengi neredeyse sarıya dönmüştü.
Delip geçen o gözlerle Nysa’yı tanımıyormuş gibi bakıyordu. “Bu Mor değil.”
“Uzak dur! Bu işe karışma. Bu adam tehlikeli. Ona
güvenemeyiz.”
“Mor!!!”
“Ben Mor değilim. Kali’yim. Kali-Maya. Tehlike anında, zorlu koşullarda ortaya
çıkarım. Bunu şimdiye kadar anlamış olmalıydın. Seninle
bir kez birlikte olduk.”
“O gece… Ama Mor nerede? Mor!”
Maya’nın bakışları değişti, Nysa karşısında bildiği Maya
Mor’un gözlerini gördü. Şaşkınlıktan konuşamıyordu.
Maya, hafifçe tebessüm ederken, yumuşak bir sesle konuştu: “Sırlarımdan
birini keşfettin Nisan, umarım bunu başkalarına söylemezsin. Çok az kişi bilir.”
“Bu ne! Bu neydi? Sen çok kişilikli falan mısın?” Nysa ne
diyeceğini, nasıl yorumlayacağını bilemiyordu. Kali’den korkmuştu. Derviş tehlikeli
olabilirdi ama ya Maya Mor… O, az mı tehlikeydi. Ve burada onunla yalnızdı.
Özellikle o gece Maya’da bir güç, özel bir yetenek olduğunu anlamıştı ama
doğrusu böyle uç, böyle akla hayale sığmayacak bir durumla karşılaşacağını hiç
düşünmemişti.
“Hayır, çok kişilikli değilim,” dedi Maya Mor gülerek,
eğleniyor gibiydi. Onun için de bunu konuşuyor olmak çok değişik bir duyguydu.
Sadece ailesinin ve şimdi ölmüş olan arkadaşı, dostu, öğretmeni Hulyo’nun ve
kayıp olduğunu iddia ettiği eski kocasının kısmen bildiği ve başka hiç kimsenin
bilmediği bir sırrı, kısa bir süre önce tanıdığı bir kadına anlatıyordu. Ama
bunu Kali başlatmıştı. Yolu o açmıştı. “Kali benim yarattığım bir karakter. Zor
zamanlarda ortaya çıkar, ben de bütün idareyi ona bırakırım.”
“Ama sen yoktun, gözlerin bile sarıya dönmüştü Mor. Bana,
beni tanımadan bakıyordun. O başka biriydi.”
“Elbette başka biri. O gerçek bir karakter. Sen nasıl bir
kişiliksen, Kali de bir kişilik ama belli durumlara uygun bir kişilik.”
“Seni ele geçiriyor. Seni ele geçirmişti Mor!” Nysa’nın
dehşeti azalacağına büyüyordu. Bu nasıl bir şeydi, böyle bir şey olması mümkün
müydü?
“Ben izin veriyorum,” dedi Maya Mor, “ben izin vermezsem
olmaz. Biraz önce bana bir uyarıda bulundu. Derviş’e güvenmiyor ama aslında biz
güvenmiyoruz. Kali, benim bir parçam ama özel konularda eğitilmiş bir uzman
gibi düşün onu, böylece tehlikeli ve zor anlarda ortaya çıkabilecek tereddütlü
davranışları ortadan kaldırıyoruz, o yapılması gerekenleri yapıyor hepsi bu.”
Nysa durdu, düşündü, sordu: “Buna benzer başka karakterlerin
de var mı?”
Maya Mor durdu, düşündü, cevap verdi: “Evet.”
“Ne? Sormaya korkuyorum Mor, kaç tane?”
“Çok. Ama en çok kullandığım iki tanedir. Biri Kali, biri de
Karya. Sen Karya’yı hiç tanımadın. Karya, biçim değiştirme ustasıdır, o ortaya
çıktığında beni tanıyamazsın. Her açıdan değişim geçiriyorum.”
“Aman Allah’ım!” dedi Nysa, “neden bunu yapıyorsun Mor kendine?”
“Bak,” dedi Maya, “bunları daha fazla konuşmak istemiyorum
ve buradaki işimizi görüp gitmemiz lazım. Ama son olarak şunu söyleyeyim; bu
bir aile geleneğidir, bunları yapmayı annemden öğrendim, kardeşlerim de yapar
ama ben en iyisiyimdir.”
“Annen mi,” diye kekeledi Nysa, “annen…”
“Evet, annem. O da kendi annesinden öğrenmiş.”
“Ama kimin kim olduğunu nereden biliyorsunuz,” dedi Nysa, “yani
aile arasında?”
“Of, Nysa hala anlamadın mı, bu bir çeşit rol yapma, bir karakter yaratma
oyunu ama gerçek bir oyun oynuyorsun gibi düşünmelisin. Çok eğlencelidir ve
hepimiz birbirimizin karakterlerini biliriz.
Ayrıca evde eğlenme dışında bunu yapmayız zaten. Kim devamlı rol yaparak
yaşayabilir ki? Çok sıkıcı olurdu. Ayrıca ben kendimden memnunum.” Maya Mor, Nysa’nın daha fazla kafasını karıştırmamak için
Mor ve Maya ayrımından hiç bahsetmedi.
Nysa’yı orada şaşkınlık içinde bırakarak
resmin başına gitti. Nysa bir süre onun arkasından baktı sonra yere eğilip Derviş’le
ilgilenmeye karar vererek Maya’nın arkasından seslendi: “Ne yaptın ona, bu
çocuk ne olacak? Ne zaman kendine gelecek?”
Maya arkasına dönmeden yanıt verdi: “Biraz baygın kalacak,
bırak orada yatsın. Sen gel bana ışık tut ve buradan bir an önce çıkalım.”
Nysa, Derviş’in başının altına Maya’nın çantasını koyarak
onu biraz daha rahat edebileceği pozisyona sokarak Maya’nın yanına geldi. Şimdi
Maya’yla ikisi duvardaki freski inceliyordu. Renkler solmuştu ama yine de her
şey çok rahat görülebiliyordu.
Fresk, belli bir durumu ve belli bir mekânı betimliyordu. Resimde
betimlenen mekân bir çadırdı. Çadırın tavanı; dış bükey bir eğriyle belirtilmişti.
Çadırın perdeleri, çadır tavanının üzerine atılmıştı. Perde kıvrımları,
düzensiz bir şekilde tavandan aşağı doğru biraz sarkıyordu. Dışarıdan bakan bir
göz, çadırın perdesi kaldırıldığı için çadırın içini görebiliyordu. Yani çadır,
bir tiyatro sahnesi gibi düşünülmüş, perdesi yukarı kaldırılarak izleyicilere
çadırın içindekiler gösterilmek istenmişti. Çadırın içinde, tam ortasında, sandığa
benzer bir şey vardı. Sandık; içini görmemize imkân veren, şeffaf bir eşya gibi
resmedilmişti. Çadır perdesini açıp içini gösteren sanatçı, sandığı da
şeffafmış gibi çizerek ve aslında çadır perdesini açıp içini göstermekten daha
farklı, daha gerçek dışı bir iş yaparak, sandığın içindekilerinin de izleyenler
tarafından görülmesini istemişti.
Sandığın içinde bir yığın kâğıt tomarı olduğu görülüyordu. Sandığın
iki yanında, sandığın boyunu aşan dev yedi kollu -Maya’nın çok iyi tanıdığı-
şamdanlar, kolların ucundaki haznelerden ışıklar saçıyor olarak resmedilmişlerdi.
“Bu bir Menora,” dedi Maya. “Bu
freskte, ilk tapınağı, içindeki ahit sandığıyla birlikte canlandırmışlar.”
“Burası bir Yahudi mezarlığıymış,” dedi Nysa hayretle. “Ne
işleri var Yahudilerin buralarda. İnanamıyorum bu doğru olabilir mi? İşte sana araştırılması
gereken bir konu çıktı Mor.” Maya’nın bu
konuda bir fikri vardı ama bu konuda konuşmak için çok erkendi.
Bol bol çekim yapıp sonra yere indiler. Diğer duvarlarda da
bazı resimler vardı ama bunlar daha çok çiçek betimlemeleriydi. Odanın en karanlık köşesine giden Maya, bir
kere daha acı gerçekle karşılaştığını anladı. Bir zamanlar tabanın tamamını
kaplayan mozaiklerden şimdi sadece bu köşedekiler sağ kalmıştı. “Bu odanın
yerleri mozaik kaplıymış ve sadece bu köşedekiler kalmış. Diğerleri satılmış
olmalı. Duvardaki resim, fresk tekniğiyle yapılmamış olsaydı; onu da burada
bulamazdık.” Sonra kendi kendine konuşur
gibi devam etti: “Burası sadece bir katakomp olmayabilir. Belki de bu odayı sinagog olarak kullanıyorlardı. Ya da…”
Bu çok önemli bir buluştu hatta inanılmazdı. Maya, bütün
duvarları bir daha bir daha inceledi. Buldukları dışında başka bir şey
bulamadı. Burayı daha iyi bir ışıkta incelemek gerekirdi, buldukları şimdilik
bu kadardı.
Derviş’ten
gelen seslerle ona döndüklerinde buradaki işleri de bitmişti. Nysa, Derviş’i
kaldırdı. Çantasından çıkardığı suyu içirdi ona. Destek olarak oturmasına
yardım etti. “Neden?” diye inlediğini
duydu Maya, Derviş’in; “neden bunu yaptın? Bana ne yaptın?”
Maya Mor, onun karşısına dikildi, Kali kadar olmasa da çok
etkili bir duruşu vardı: “Sen bana olan düşmanlığını birkaç kez açık açık belli
ettin, bir kere bıçak çektin, tehdit ettin. Ayrıca iki adam öldürdün. Sana
güvenmiyorum. Sana sırtımı dönemezdim. Kusura bakma…”
Derviş hırsla sözünü kesit Maya’nın: “Bakıyorum! Kusura
bakıyorum! Kusura bakıyorum işte!”
Oturduğu yerden hem sağ elini hem de iki
bacağını hırsla kaldırıp kaldırıp yere vuruyor, konuşurken her tarafı
titriyordu. Hırıltıları, insan kulağının dayanamayacağı noktalara varmıştı. Acı çekiyordu.
Nysa ayağa kalktı ve öfkeyle konuştu: “Bana bak Maya Mor,
hemen buradan git, her ne yapacaksan
onları yapmaya git! Zaten sabahtan beri gideceğim deyip deyip duruyorsun, git
ve bizi rahat bırak!”
“Olmaz!” dedi Maya. “Bu deliyle seni yalnız bırakıp nasıl
giderim. Aptallık etme Nysa, burası onun
çevresi, hatta evi. Benimle gel o nasıl olsa yolunu bulur.”
“Git,” dedi Nysa. “Sorun onun yolunu bulması değil anlamıyor
musun?”
Maya Mor bir şey demedi, eğilip yerdeki çantasını aldı,
sırtına taktı. Yürüdü gitti.
Yaklaşık on beş dakika sonra Derviş ile Nysa, Derviş’in
odasına açılan kapıda görünüp içeri girdiklerinde Maya’yı, Derviş’in
karşısındaki koltuğa oturmuş kahvesini içerken buldular. Bir yere gitmemiş,
burada oturup beklemişti.
Ayağa kalkan Maya: “Şimdi gidebilir miyiz?” dedi.
Bu Nysa’nın hiç beklemediği bir şeydi. O Maya’nın çekip
gitmiş olduğundan emindi. Belli ki Maya, onu Derviş’le yalnız bırakmak
istemiyordu. Gerçekten de bu çocuğa hiç güvenmiyordu. Bu durumda artık Nysa daha fazla itiraz edemeyeceğini
hissetti. Derviş’e sarılıp öptü. “Merak etme yarın burada olacağız, seni yalnız
bırakmayacağız,” dedi.
Nysa ve Maya yukarı çıktılar. Hızla gölete doğru yürüdüler.
Yolda hiç konuşmamışlardı. İkisi de kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu. Düşünecek
çok fazla şeyleri vardı. Maya’nın aklı gördüğü freskle ve yeraltı mezar
bölgesiyle meşguldü; bu konu, her türlü problemin önüne geçmiş gibiydi. Şu an
için…
Göletin oralara geldiklerinde Maya telefonunun çaldığını
duyarak açtı, arayan Selim’di.
“Neredesiniz, saatlerdir sizi arıyorum.”
Maya nerede olduklarını söyledi ama başka bir ayrıntı vermedi.
Derviş’in yarın teslim olmayı kabul ettiğini de söylediklerine ekledi.
“Yarın onu buradan alıp, bizim götürmemiz lazım,” dedi Nysa,
telefona uzanarak.
Selim durakladı bir şey demedi, bu konuya daha fazla bulaşmak
istemiyor olabilirdi. Maya, Selim’in kafasının aslında başka bir şeyle meşgul olduğunu;
o, sorusunu sorunca anladı: “Tim’i gördünüz mü?”
“Hayır, ne oldu?”
“Saatlerdir ortada yok. Alışverişe gideceğim dedi ve neredeyse
üç saat oldu hala haber yok, telefonu da kapalı. Sizledir diye düşünmüştüm.”
“Yok,” dedi Maya, onun da canı sıkılmıştı. Bu normal bir şey
değildi. “Geliyoruz,” dedi Maya, “birlikte ararız.”
Selim, “ bir şey daha var,” dedi ve Mustafa ile olan
konuşmasını anlattı. “Bu iş bana normal görünmedi Maya, işin içinde başka
şeyler olabilir, örneğin ensest...”
“Evet, zaten öyle. Bunu kesin olarak biliyorum.” Selim’le bu konuyu, şu anda ve özellikle
telefonda konuşmak istemiyordu. Bu nedenle konuyu açacak sorular sormasını
engellemek istedi. “Kapatmam lazım hala tepedeyiz, aşağıda konuşuruz.”
Tepeden inip arabalarının yanına geldiler. Maya, Nysa’ya bir
görüşme yapması gerektiğini, pansiyona onunla birlikte dönmeyeceğini
söylediğinde Nysa hiç itiraz etmedi. Maya, arabasına bindi yazlık kente doğru
sürdü. Nysa, arabasını çalıştırdı, Maya’nın arkasından onu takip etmeye
başladı. Birlikte Sarıkent’e indiler.
Maya, arabasını iskeleye doğru döndürdü; Nysa, onun gözden kaybolmasıyla
birlikte arabasını pansiyonun aksi yönündeki sokaklardan birine soktu ve tam
ters istikamette ilerledi. Tekrar tepeye doğru gidiyordu. Telefonunu açtı,
hızla bir mesaj yazdı. Az önce arabasını park etmiş olduğu tepenin altında durdu.
Kontağı kapattı. Kapıyı kilitleyip, gölete çıkan dar keçi yolunu tırmanmaya
başladı. İlerde bir karaltı vardı. Elini salladı. Karşıdaki karaltı, bu kadar
saat nerelerdeydin, der gibi sıkıntıyla ellerini açmış söyleniyordu.
33. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder