12 Temmuz 2018 Perşembe

33. Bölüm: Yeraltı Mezar Odasının Sırrı ve Geçmişe Açılan Kapı

Önce 32. Bölümü Okuyunuz

 



“Sen buraya geldiğinden beri hayatım değişti Maya Mor. 
Bir taşı harekete geçirdin. 
Ondan sonra onun çarptığı başka taşlar da harekete geçti, 
şu anda bütün taşlar yıkılıyor.”

Maya Mor, Nysa’ya, “hadi gidelim, geç oldu,” diyerek ayağa kalkmıştı ki, Derviş onu durdurdu. “Artık burada yaşayamayacağıma göre buraya ait bazı sırları açık etmem de bir sakınca görmüyorum. Size bir armağan vermek isterim Mor.”

Maya anlamıştı. Kalakalmış, heyecanlanmıştı. Bu, şu sıralar en fazla istediği bir şeydi. Burayı keşfettiğinden beri bu alanı araştırmak için zor zapt ettiği delice bir istek duyuyor, Derviş’in buradan gitmesini dört gözle bekliyordu. Başkaları buraya girmeden didik didik araştırmayı kafasına koymuştu. Sarıkent’e ikinci kez gelişinin altında yatan en önemli nedenlerden biri de buydu zaten. Burası keşfedilmeye hazır hazineydi, bir mirastı, bilinmeyen bir yerdi. Hangi arkeolog, hangi antropolog böyle bir gizemli yerden etkilenemezdi ki… Maya’nın karşısına çıkan hayatının fırsatıydı bu.

Maya’nın gözleri parlarken, Mor'un soğukkanlılığı öne geçti: “Bana bir şeyler göstereceksin anladığım kadarıyla,” dedi Derviş’e. 

“Gel,” dedi Derviş. Davranışlarında, kıymetli ve gizli hazinesini görücüye çıkarmış bir koleksiyoncuda rastlanabilecek türden bir heyecan, gizleyemediği bir haz alma hali vardı. Kitaplığı gösterdi: “Yalnız bunu kenara çekmeniz lazım.”

“Ama bu çok ağır,” dedi Nysa. “İçi kitap dolu, bunu çekemeyiz.”

“Onları indirmeniz lazım elbette,” dedi Derviş. Gülmüştü. "Ben de epeydir açmıyordum burayı, bazen Selo amcam yapardı bunu.”

Maya Mor, hemen işe girişmişti bile hızla kitapları alıyor, masanın üzerine yerleştiriyordu. Kitapların konulara göre sınıflandırıldığını anlamıştı. Sırayı bozmamaya dikkat ederek onları yerleştirirken bunun anlamsız bir gayret olduğunu düşünmeden yapamadı. Burası iki gün içinde tamamen dağılacak, buradaki her şeye el konulacak, incelenmek üzere bir yerlere gidecekti belki de. Burası böyle bir süre daha kalsa bile araştırma için buraya gelecek olan uzmanlar burayı böyle bırakamazlardı. Maya Mor, bunları düşünmesine rağmen yine de kitapları sırasına göre düzgünce masaya yerleştirmeye devam etti. Nysa da ona katılmıştı. On dakika içinde bütün kitapları masaya dizmişlerdi, zaten en fazla dört raflık, bir buçuk metre genişliğinde ahşap bir üniteden ibaretti kitaplık.

Nysa ile Maya, kitaplığı Derviş’in söylediği şekilde dibe doğru sürükleyip götürdüler. Ahşap kitaplık, arkasını göstermeyen bir kontrplakla kapatılmış olduğu için şimdiye kadar görmedikleri bir manzara çıkmıştı karşılarına. Şimdi orada; insanın biraz eğilerek içeri girmesini sağlayacak yükseklikte, en fazla bir metre eninde bir boşluk vardı. Burası yuvarlak bir kemere sahip düzgünce açılmış bir giriş yeriydi. 

“Sen önden buyur Derviş, ne de olsa burası senin mekânın,” dedi Maya, sonra da fenerini çıkardı. Çok iyi ışık veren bir fenerdi bu. Aynı şeyi Nysa da yaptı o da çantasından fenerini çıkarmıştı. Derviş’in öne düşerek rehberlik etmesini bekleyen Maya, Derviş’in tereddüdünü görünce durakladı. İçeriden Kali’nin ona ulaşmaya çalışan sesine kulak verdi. Kali bir tehlike uyarısında bulunuyordu. Buradaki tecrübeleri ona; Derviş’e güvenmemesi gerektiğini öğretmişti bir kere. Karanlık, yeraltı, dehliz kelimeleri, imgeleri ve bütün olanlar şimşek hızında, kesik kesik, kare kare geçti Maya’nın akılgözünden. Bunları aklına düşüren Kali’ydi. Kali’nin bunu yapması normaldi o böyle anlar için yaratılmış bir karakterdi.

“Neden tereddüt ediyorsun?” dedi Maya Mor önce. Ve sonra da aklına geleni eğip bükmeden söyledi: “Umarım bizi buraya hapsedip, kaçma planları yapmıyorsundur.”

Nysa, “ne!” diye bağırdı, “yok artık!” Dolanmadan sorulmuş bu soru, Derviş’i de şaşırtmıştı. Maya Mor denilen kadının tehlikeli biri olduğunu bir kere daha kendine hatırlattı Derviş. Kafasını kaldırabildiği kadar kaldırıp Maya’ya baktı. Gözleri dipten gelen bir ışıkla aydınlatılmış gibi parlıyordu: “Sadece sen olsaydın yapardım. Ama Nysa’yı orada bırakamam.”

“Neler söylüyorsun!” dedi Nysa.

Maya Mor sesini çıkarmadı. Derviş’in konuşmasının bitmesini bekledi. Anlık bir bakışmanın ardından Derviş konuştu:  “Sen buraya geldiğinden beri hayatım değişti Maya Mor. Bir taşı harekete geçirdin. Ondan sonra onun çarptığı başka taşlar da harekete geçti, şu anda bütün taşlar yıkılıyor.”

Maya’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Başka bir zaman ve yerde olsaydı; bunları söyleyen bir çocuğa sevgiyle bakar, çocuğun bu mantık dışı ama aynı zamanda sıra dışı akıl yürütmesini ona duyduğu sevgiyi belli ederek zevkle tartışırdı. Ama şimdinin bu anında, bu yerde; Maya Mor’un bilincinde dört ses birden konuşuyor ve farklı şeyler söylüyorlardı. Maya; Derviş’i anlıyor,  onun yaşadıklarını içinde hissediyor, acıyor, üzülüyor ama kızıyordu da. Mor; analiz ediyor, Derviş’in davranışlarının nedenlerini ve sonuçlarını değerlendiriyor, nedenler ile sonuçlar arasında doğru orantı olduğunu düşünse de; o sonuçların yıkıcı olabileceğini öngörüyordu. Kali’nin söylediği tek bir şey vardı: “Ona güvenme!” Karya ise: “Onu korkutma! Senden korkuyor, korkan insan tehlikelidir. Ona farklı davran, duygularının yönünü değiştir,” diyordu.

Maya Mor, Karya’nın önerisini dinledi. Bu çocuk domino teorisinden bahsediyordu. İlginçti, düşünmeye değerdi, Maya’nın hoşuna gitmişti ama ortada bir yanlışlık da vardı. Nysa, bir şey söylemeden bekledi, sahne Maya’nın sahnesiydi, sustu ve izledi.

Maya Mor, Karya’nın önerdiği gibi davrandı, bedenini yumuşattı, dudaklarındaki gülümseme gözlerine kadar yayıldı ve şöyle başladı konuşmaya: “Sanırım Domino Teorisinden bahsediyorsun. Biliyorsun o oyunda taşlar birbirine yakındır, hepsi aynı mekândadır, birbirlerine değmezler ama biri düşünce diğerine değecek mesafededirler. Yani bütün taşlar birbiriyle ilgilidir. Örneğin bir grup taşı yemek masasının üstüne, diğer bir grup taşı mutfak tezgâhının üzerine dizemeyiz. Şimdi sen şu taşlarının isimlerini bir say bakalım.”

Derviş, saymaya başladı: “Göleti keşfettin. Buraya gelen o iki adam, Selo amcamı öldürdü. Onlar burayı buldu, ben de onları öldürmek zorunda kaldım ve şimdi de evimden oluyorum üstelik hapiste ölüp gideceğim.” Maya Mor gözlerini tavana dikip, sol gözünü kısarak kafasını sağa sola kaydırarak, sayılanların hangilerinin mutfak masasında,  hangilerinin tezgâh üstünde olduğunu hesaplamaya çalışırken; Nysa, Derviş’e belli etmeden sessizce kıkırdadı. Maya’ya gülüyordu. Maya’nın bunu, taşları farklı mekânlara yerleştirdiğini göstermek amacıyla abartarak yaptığını anlamıştı. Derviş hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi devam etti ama sesinin bir perde üstten çıkışı, her şeyi anladığının bir işareti de olabilirdi.

“Sen buraya geldikten sonra oldu bunların hepsi. Ardı ardına olaylar patlak verdi. Selo amcamı gördün, ona değdin, o öldürüldü. Buraya geldin, o iki adama saldırdın, yani onlara da değmiş oldun, bak başlarına neler geldi. Sonra bana geldin,  bana değmiş oldun, bak benim de başıma gelmeyen kalmadı. Değdiğin herkese bir şeyler oluyor Maya Mor!”

Maya Mor güldü, gülüşü sıcaktı. “Benim burada olmamın bu olayları tetiklediği iddiası tam bir saçmalık. Akıl yürütme sürecin yanlışlıklarla dolu. Saydığın olguların benim burada olmamla bir bağlantısı yok. Onlar başkalarına ait taşlar. Mesela ben olsam;  o iki adam ve sonradan olanları, Selo’ya ve hatta daha başa gider, buranın sizin tarafınızdan keşfine ve Selo’nun yasal olmayan ilişkiler ağına bağlardım. Ben olmasaydım da; bu dediklerin bugün veya yarın olacaktı. Ama bir tek şunda haklısın; burayı terk etmenin sorumlusu muhtemelen benim. Yoksa sen o adamları öldürdükten sonra burada belki de yıllarca yaşayabilecektin.”

“Ama o da mümkün görünmüyor,” dedi Nysa. “ O, yani ismi Kasım olan o adam seni biliyordu geldi ve burada buldu. Burada yaşadığını bilen birileri var artık.  Seni o veya Gülizar’ın ailesi rahat bırakır mıydı, burada yaşamana göz yumarlar mıydı? Üstelik gerçeğin bir gün açığa çıkacağını bile bile senin buradaki varlığına tahammül ederler miydi? Hiç zannetmiyorum. Unutma ki sen onların geçmişte işledikleri bir suçun kanıtısın…”

Derviş inatla devam etti, sesindeki tizlik artmıştı. “Sizler güya ayağı yere basan şeyler söylüyorsunuz ama bu beni ikna etmez. Bilmediğimiz gizli güçler var belki de kaderi harekete geçiren bir şey var. Maya Mor’un buradaki bir şeyleri harekete geçirdiğini hissediyorum. O dokundu ve her şey değişti.”

Maya Mor, “gizemleştirmeye gerek yok Derviş,” dedi. Bu konu çok açık. Akıl yürüterek anlayabileceğimiz şeylere; üzerine serdiğimiz bir gizem perdesinin ardından bakmaya çalışırsak, gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayız. Mistifikasyon; gözlerimizi kör eder. Gözünü kör inançla kapatma, aklını aç!” 

Maya Mor bunları söylerken içinde bir huzursuzluk hissetmişti. Yanlış giden bir şey vardı. Biraz önce olgu taşlarını sınıflandırırken; onların bir grubunu yemek masasına, diğer bir grubu da tezgâha yerleştirmişti ama bu sınıflandırma, gerçekte olanlarla tam olarak bağdaşmıyordu çünkü o taşlardan bir kısmı iki yerde birden yer alıyordu, yani hem tezgâhta hem de masada. Maya Mor bunu düşünmeyi sonraya bıraktı ve Derviş’in tepkilerini izlemeye döndürdü aklını.

Derviş bir şey diyemedi, zaten Maya’nın söylediklerinin yarısını anlamamıştı. Bilmediği kelimeler kullanılarak bir saldırıya maruz kaldığını ve bu eşitsiz şartlarda yenilmeye mahkûm olduğunu hissederek sinirlenmişti. Maya, onun ayağını tıp tıp sesleri çıkararak yere vurmaya başladığını görebiliyordu. “Başkalarıyla tartışamaya alışık değil. Daha çok kendi kendine tartışmış bunca yıl. Cevap verememiş  olmayı yenilgi olarak görüyor,” diye aklından geçirirken Karya araya girdi : “Onu, bilmediği kelimelere boğarak korkutuyorsun. O seni anlamıyor. Ukalalık yapıyorsun. Dikkat et!”

Maya sesinin rengini değiştirerek devam etti: “Sen önden buyur Derviş, artık içeri girelim istiyorum, çok heyecanlandım. Bu konuya istersen sonra devam ederiz.” Maya Mor’un bu konuyu bir daha tartışmaya hiç niyeti yoktu ama böyle söylemesinin daha uygun olacağını hesaplamıştı. 

Derviş bir şey demedi, hırıltılar içinde yürüdü öne geçti. Buraya alışkın olduğu belliydi. Kapıdan geçtiler. Kapı, geçmişe açılıyordu.

Nysa bir boyuttan başka bir boyuta geçtiğini düşündü. Burası başka bir dünyaydı. Gerçek dünya arkalarında kalmıştı. Derviş’in evi bile buraya değil, gerçek dünyaya ait kılınmış bir yerdi. İçi titredi. Birilerinin mahremiyetine giriyorlardı. “Bu doğru mu?” diye durup düşünmesine gerek yoktu, bu düşünce bir his olarak başından beri içinde vardı zaten. “Bu yaptığımız doğru mu? Buraya ölülerini gömenlerin veya ölülerin, bizim bu hareketimizi onaylayacaklarını hiç zannetmiyorum. Ne hakkımız var mezarlarını karıştırmaya, açıp ölüleri çıkarmaya, kemikleri bir yerde toplamaya ve onları yok etmeye…  Neden bunu kendi mezarlarımıza yapamıyoruz? Çünkü tabu, çünkü günah, çünkü o mezarların hala bir sahipleri var yaşayan. Ama bu ölüleri koruyacak kimse kalmamış. Sahipsiz ölüler onlar…”  Yine de ilerledi. İnsan kız ve oğullarını binlerce yıldır esir almış olan, aslında insan uygarlıklarını yaratan, sıçratan temel içgüdünün etkisi altında olduğunu biliyordu: Merak.  Gizemleri çözme merakı, neden sorusunun cevabını bulma merakı ve bütün bunların insanda yarattığı o önü alınamaz zevk ve heyecan tutkusu... Nysa titriyordu ama titremenin, mahrem alana tecavüzden değil de tam da bu tutkudan kaynaklandığını biliyordu, öndeki Maya Mor’u takip ederek yürüdü.

Maya Mor da titriyordu. Ama Nysa gibi; ‘mahrem alana giriyorum, eyvah bu doğru mu?’, diye sormak aklına bile gelmemişti. Gelmezdi çünkü Maya için bu çok doğal bir işti. Geçmişi öğrenmenin en sağlam yollarından biri de buydu. Doğrusu ne kendi mezarı, ne de kendi kemikleriyle ilgili bir endişesi vardı. Ona göre ölüm gelir, her şey biterdi. Yüzlerce yıl sonra bugünün mezarlarına olacak olan da buydu. O nedenle günümüz mezarlarında, bugüne ve ölen kişiye ait eşyaların barındırılmaması onu üzerdi.

Geçit-Kapı, geçmişe açılıyordu. Yüzlerce yıl önceye ait bir geçmişti bu ama el değmemiş değildi. Keşfedilmiş ve yağmalanmıştı. Geçtikleri kapının sağ ve sol tarafında bulunan tuğla kaplamalar; hala canlı kiremit renkleriyle, kapının iki yanından yükselen bir sütun yanılsaması yaratıyordu. Geçit bir galeriye açılıyordu. Galeri; tozlu, yer yer moloz öbeklerinin görüldüğü, hafif bir eğimle aşağı doğru inen, iki kişinin ancak yan yana durabileceği kadar dar bir yoldu. Buraya bir zamanlar ölülerini gömmüş olanlar; küçük şekilsiz taşlar kullanarak kaplamışlardı duvarları. Ama bunların bir kısmı dökülmüş, o kısımlarda alttaki kayacın doğal görüntüsü ortaya çıkmıştı. Maya Mor buranın doğal bir mağara olabileceğini, bir zamanlar insanların buraya girip, burayı yer yer oyup, tavanı ve duvarları destekleyerek, tuğla veya küçük taşlar kullanıp kaplayarak, süsleyerek; amaçlarına uygun bir mekâna dönüştürdüklerini düşündü. Bunun ipuçlarını aramak için durakladı, fenerini karanlık noktalara doğru tutarak inceledi. Biraz ileride solda, üzeri tıraşlanarak düzeltilmiş bir dikit gördü, yanına gidip eliyle inceledi. Zamanın ustasının; dikiti tıraşlayarak, bir sütun havası vermeye çalıştığı görülüyordu. Bunun üzeri kaplanmamıştı, gerek de yoktu, böyle çok güzeldi. Feneri tavana kaldırdı, aşağı doğru inen sarkıtların kesildiği çok açıktı. Bunların tehlike yaratacağını düşünerek kesmiş olmalıydılar veya böylesi bir tavanın daha estetik veya amaca uygun olduğunu düşünmüş de olabilirlerdi. Mağara, istenilen biçime dönüştürülerek, burayı yapan insanlara ait kılınmıştı.

“Burası doğal bir mağaraymış,” dedi Maya.

“Biz de öyle düşündük,” dedi Derviş. “Bu bölgenin güneyinde buna benzer başka mağaralar da varmış ama onlara girilemez, demişti Selo amcam. Oraları insanlar kullanmamış. Onlara, vahşi mağaralar, derdi.

Maya, vahşi kelimesinin anlamını kafasında tartıp, bu yakıştırmanın çok da yanlış olmadığını düşündü. “Olabilir, öyle de denilebilir sanırım. Doğaya ait, el değmemiş yerlere vahşi demek adet olmuştur. Ama yine de incelemeden bilemeyiz. Bir mağaranın birden çok girişi olabilir. Örneğin buraya yer yüzeyine eşit durumdaki bir delikten girdik. Ya kendileri açtılar ya da küçük bir çökmeyi keşfedip genişlettiler ki bu daha muhtemel bir şey. Yine de bu mağaranın başka girişleri olduğuna eminim.”  Saatindeki pusulaya bakarak devam etti: “Şu anda gölet yönüne doğru yürüyoruz. Bunun üzerinde ağaçlarla kaplı o ormanlık alan olmalı. Oralarda bir giriş daha olabilir. Sonra bu mağara arkamızda kalan kayalıklara doğru da uzanıyor olabilir. Özellikle o kayalık araziyi iyice araştırmak gerekir.”

“Şu cesetleri attığımız kayalar mı?” dedi Nysa. Bunu art niyetsiz, gerçekten anlamak için sormuştu. Ortamda oluşan sessizliğin sorusuna yanıt olduğunu hissedip, cevabı beklemeden, öndeki Derviş’i izlemek için yürüdü. Maya en arkada kalmıştı. Dura dura ilerliyor, fotoğraf makinesi yanında olmadığı için telefonuyla ya fotoğraf çekiyor ya da video kaydı yapıyordu. Bir ara Nysa’yı yanına çağırdı. Nysa fenerle ışık tutarken Maya Mor çekim yaptı.

Derviş uzaktan iki kadını izledi. Bu duraklamalardan hoşlanmıyordu ama iki kadının özellikle Maya’nın heyecanını ve kayıt altına alma arzusunu çok iyi anlıyordu. Onlar çekim yaparken o bekledi. Üç dakikada geçilebilecek galeriyi on beş dakikada geçtiler. Derviş, sarkıt ve dikitin birleştiği tavana kadar uzanan bir sütun görünümü alan doğal bir oluşumu zevkle gösterdi onlara. Derviş’in, ev sahibi rolünden büyük zevk aldığını Maya Mor fark etmişti: “Sarayının; ince, sanatsal güzelliklerini gösteren Muhteşem Lorenzo gibisin Derviş,” dedi. Derviş maalesef Muhteşem Lorenzo’yu bilmiyordu ama gururuna yenilerek, o kim, diye soramadı, bunu kendi araştıracak ve onun kim olduğunu bulacaktı. Ama nasıl? İçi sızladı. Bunu nasıl araştıracaktı, nerede?

Derviş sessizce Muhteşem Lorenzo’nun kim olduğunu düşünerek ve bilmediği için utanarak -ki bu Maya’nın, onu ilk kez utanca sürüklemesi değildi- Nysa’nın feneriyle ışık tutmak üzere Maya’nın arkasına geçtiğini ve sol eliyle ona belinden sarılıp başını Maya’nın sırtına yasladığını gördü.
Nysa kıkırdayarak konuştu: “Fırsattan istifade ederek sana sarılıyorum Mor.”

Maya Mor gülmedi, ciddiyetle çekim yapmaya devam ederek, meşgul bir insanın ses tonuyla yanıtladı: “ Ne yaparsan yap, yeter ki sarsma!”

Derviş onları kıskandığını hissetti. Samimi, birbirlerine çekinmeden sarılan, birbirleri için her şeyi göze alabilecek kadar bağlı iki dost. Gerçeği bilmiyordu. Şu anda burada, o iki kadın arasındaki ilişkinin niteliği Derviş’e böyle yansımıştı, onun algısı böyleydi. Bu ölümlü hayatta yalnız olmadığını hissettirecek birilerine duyduğu ihtiyacı, açlığı hissetti. Acılarla yüklü hayatını katlanır kılacak, mutluluk haplarına ihtiyacı vardı. Bu bir zamanlar Selo ve kitaplarıydı. Ya şimdi? O da onlar gibi olmak istiyordu. Selo ölmüştü. Yapayalnızdı. Üstelik kim ona sarılırdı hatta kim onun yüzüne bakmaya devam ederek onunla uzun uzun kitap sohbetleri yapardı, kim onunla tiyatro yapardı, kim satranç veya tavla oynardı? Bunun cevabını bildiğini anladığı an hafiflediğini hissetti: Nysa…  O, Nysa’yı seçmişti.

Yalnız Derviş’in bilmediği bir şey vardı: Nysa da, Maya’yı seçmişti. Maya Mor onu seçmemişti. Nysa onun dostluğunu elde edebilmek için haftalardır her şeyi yapıyordu. Çılgın görünmek pahasına da olsa Mor için buralara kadar gelmiş, son zamanlarda hiç yalnız bırakmadığı şekerparesini bile yalnız bırakmayı göze almıştı. Aslında Nysa, yıllar önce Tarık Bey’in ona öğrettiği bir düsturla hareket ediyordu: “Dostluk emek ister. Yalnız doğru kişileri bulmak lazım. Doğru kişiyi bulursan peşini bırakma. Emek ver, hak ediyorsa emek vermeye devam et ama hak etmiyorsa bırak ipin ucunu ve başkasını bul.”

Nysa, Maya’nın sarsma uyarısına aldırmayıp onu gıdıklamaya hazırlanırken gür bir sesle irkildi ve bu sefer istemeden Maya’yı sarsmış oldu.

“Hadi!” diye bağırıyordu Derviş.

“Ayy!” dedi Nysa zıplayarak, “ödümü kopardın Derviş, seni seslendirme sanatçısı yapsak hem iyi para kazanır hem de meşhur olursun valla.”

Sonra Derviş’in yanına doğru hızla ilerledi. Derviş kafası eğik olarak sol yandan gelen Nysa’ya bakarak, “sesimi beğeniyorsun demek,” dedi. Göğsünden gelen hırıltılar arasından konuşuyor bu da içinde bulundukları mekânın Gotik etkisini daha da arttırıyordu. Nysa ona sarıldı, eğilerek yanağından öptü, “ hem de nasıl bayılıyorum,” dedi, “insan bu sese âşık olabilir.”

Geriden gelen Maya Mor, “sakin ol Nysa,” dedi soğuk bir sesle. “Sakin ol! Kafa karıştırmanın hiç sırası değil.” Nysa da, Derviş de gizli öznenin kim olduğunu anlamıştı. Nysa geri döndü, Maya’ya dik dik baktı. Az önceki hareketini yapmıştı çünkü Derviş’in onları kıskandığını ve kendini yalnız hissettiğini düşünmüştü. Bir şey söylemeden Maya’ya bakarken, Maya yanına geldi;  gözleriyle anlaştılar.  Bu arada Maya Mor, elindeki feneri ikisinin arasında tutarak birbirlerinin gözlerini görmelerini sağlamıştı. Sonra Maya yürüdü ve Derviş’in arkasına takıldı.

Beş dakika kadar aşağı doğru konuşmadan yürüdüler. Dervişin hırıltıları giderek artıyor, içindeki bulundukları anı; korku filmine dönüştürüyordu. Nysa yerin derinliklerine doğru indikçe sinirlerinin gerildiğini hisseti. Derviş’in kapıdan geçmeden önce söyledikleri aklına geldi. O sözlerin söylendiği o an,  Nysa’ya çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu. Burada zaman farklı işliyordu. Şimdiki zaman, burasıydı;  Derviş’in evinde olanları ise, geçmiş bir zamanda olmuş bitmiş şeyler olarak hatırlıyordu. Ama yine de hatırlıyordu. Biraz önce Derviş’in Maya’yla ilgili söyledikleri onu sarsmıştı ama Derviş’in penceresinden baktığında, onun haklı olduğunu düşünmüyor da değildi. Çocuk; evinden, tek bildiği yurdundan oluyordu. Buna tepki göstermesi normaldi.

Aşağı inmeye devam ettiler. Maya çekim yapmaya devam etti. Nysa ona ışık tuttu. Bazı yerlerde çökmeler olmuştu. Yerde birikmiş moloz yığınlarını görünce Maya durup tavanı ve duvarları inceliyordu. Bir sorun yoktu. Bazı kaplamalar dökülmüştü ama bunlar başka bir yerden buraya taşınmış gibiydi. Bir yerleri açmışlar, buraya da molozları yığmışlar, diye düşündü Maya.
Maya’nın molozlara baktığını gören Derviş açıkladı: “Biz taşıdık onları, şimdi gittiğimiz odanın girişi bunlarla kapatılmıştı.”

Molozların kâh yanından kâh üstünden yürüyerek veya atlayarak geçtiler. Yol aşağı doğru devam ederken sağ taraflarında; ancak eğilerek girilebilecek yükseklikte, en fazla bir metre genişliğinde ilk kapının bir benzeri çıktı karşılarına. Kapının üstünde; harç üzerine boylamasına bir şekilde dip dibe saplanarak hilal şekli verilmiş kırmızı tuğladan bir kemer süsü, kapının iki yanında ise yine tuğladan, sütun havası verilmiş bir duvar örgüsü vardı. Bu sahte sütunlar yükselerek tepedeki kemerle birleşiyordu. Böyle yaparak; bu kapıya, bu geçiş yerine, özel bir anlam kazandırmışlardı.

Maya aralıksız olarak çekim yaptı, Nysa ışık tuttu. Derviş odanın içine girmiş sabırsızlıkla ötekilerin gelmesini bekliyor ve âdeti olduğu üzere sağ ayağıyla yeri pat patlıyordu.

Sonunda Nysa ve Maya da odaya girdiler. Burası Derviş’in evinden de büyük bir odaydı. Nerdeyse on metreye on metre genişliğinde kocaman kare bir odaydı. Etraftaki duvarlarda ölülerin saklanabileceği oyuk veya benzeri bir şeyler yoktu. İlk bakışta, boş olduğu izlenimi veren bir odaydı burası ama boş değildi. Girişin karşısına düşen duvarının önünde yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde bir seki vardı. Kesme taşlardan yapılmış olan seki; duvarı ortalayacak şekilde yerleştirilmiş, yaklaşık üç metre genişliğinde bir buçuk metre eninde bir taş divandı adeta. Kesme taşlar, bir sıra enine, bir sıra boyuna dizilerek araya sürülen harçla birbirine bağlanarak örülmüştü. Sekinin üstü beyaz renkli ince bir sıva ile kapatılmıştı ama yer yer dökülen bu sıvalardan alttaki taşlar görülüyordu. Sekinin sağ ve sol yanlarında, benzer malzemeden yapılmış iki basmak vardı. Böylece bir buçuk metrelik yükseltiyi rahatlıkla çıkabiliyor olmalıydılar. Bu sekinin anlamı neydi, acaba bir zamanlar bu sekinin üstünde bir lahit mi vardı, Maya bunları düşünerek fenerini sekinin arkasındaki duvarda gezdirirken; onu gördü. Derviş’in onları heyecanla neden bu odaya getirdiğini anlamıştı. “Burası boş değil.”

Maya Mor heyecanını belli eden bir tonla sordu: “Buna benzer başka odalar var mı?”

“Var,” dedi Derviş, “ama biz ancak birini daha gezebildik. Galeriden inince aşağıda bir oda daha var, orada yol ikiye ayrılıyor. Biz daha öteye gidemedik. Oraları çökmüş, yol kapalı.”

“O takıları nereden buldunuz?” dedi Maya.

“Benim yaşadığım odada yerde gömülü olarak buldu Selo amcam onları. Aşağıdaki odada duvara oyulmuş mezar yerleri var. Bir kısmını da oradan çıkardık. Onlar satıldı. Aracı olan o adamlar, daha fazla eser vardır, diye zorluyorlardı ama Selo amcam daha derinlere inmenin tehlikeli olduğunu söylüyordu.”

“Gördüğünüz o diğer odada da buna benzer duvar resimleri var mı?”

“Var,” dedi Derviş. “Daha çok çiçek resimleri, süslemeler ve bazı yazılar var. Üzerini kapattığımız için siz görmediniz ama benim evimde de duvarlarda yazı ve süslemeler vardır. Selo amcam onları kapattı. Onları görerek oturmaktan rahatsız oluyordu. Mezarda yaşamak gibi bir şey bunlarla birlikte olmak, diyordu. Ama esas özel oda burasıdır. Buradaki resimler diğer yerlerde yok. Belki görmediğimiz başka odalarda da vardır.”

Maya Mor bu soruşturmayı hızlıca yaptıktan sonra duvara döndü, basamakları kullanarak sekinin üzerine çıktı. Nysa daha önceden çıkmış duvardaki resimleri incelemeye başlamıştı bile. Derviş, yerinden kıpırdamadı, uzaktan ikisini seyrediyordu. Maya Mor, kendini duvardaki resme kaptırmak üzereydi ki içinden Kali’nin ona seslendiğini duydu: “Birazdan kendini kaptıracaksın, gözün hiçbir şey görmeyecek, ama dikkat et, o çocuk serbest kaldı. Ona güvenme!”

Maya Mor, hızla geri döndü. Derviş, giriş kapısının önünde duruyor,  yere bakıyordu. Bir şey düşünüyordu.  Maya sekiden indi, Derviş’in yanına geldi: “Geri dönüp, bizi burada hapsetme planların yoktur umarım?”

Derviş kafasını kaldırıp Maya’ya baktı, buz gibi bir sesle konuştu: “Sen bir şeytansın. Sana bunu yapardım ama Nysa’ya yapamam.  Maalesef o da burada.”

Maya Mor sırt çantasını Derviş’in ve Nysa’nın şaşkın bakışları arasında yere indirdi açtı, içinden el çabukluğuyla şok aletini çıkardı ve bununla Derviş’in boynuna bastırıp şokladı, Derviş yere düşerken hızla onu yakaladı, yere yatırdı. Bütün bunlar bir dakikadan daha az sürede olmuştu. Nysa bağırarak yanına geldiğinde ve Maya da geri dönüp Nysa’ya baktığında, Nysa onun gözlerini gördü. Gözlerinin rengi neredeyse sarıya dönmüştü. Delip geçen o gözlerle Nysa’yı tanımıyormuş gibi bakıyordu. “Bu Mor değil.”

“Uzak dur! Bu işe karışma. Bu adam tehlikeli. Ona güvenemeyiz.”

“Mor!!!”

“Ben Mor değilim. Kali’yim. Kali-Maya. Tehlike anında, zorlu koşullarda ortaya çıkarım. Bunu şimdiye kadar anlamış olmalıydın. Seninle bir kez birlikte olduk.”

“O gece… Ama Mor nerede? Mor!”

Maya’nın bakışları değişti, Nysa karşısında bildiği Maya Mor’un gözlerini gördü. Şaşkınlıktan konuşamıyordu. 

Maya, hafifçe  tebessüm ederken, yumuşak bir sesle konuştu: “Sırlarımdan birini keşfettin Nisan, umarım bunu başkalarına söylemezsin. Çok az kişi bilir.”

“Bu ne! Bu neydi? Sen çok kişilikli falan mısın?” Nysa ne diyeceğini, nasıl yorumlayacağını bilemiyordu. Kali’den korkmuştu. Derviş tehlikeli olabilirdi ama ya Maya Mor… O, az mı tehlikeydi. Ve burada onunla yalnızdı. Özellikle o gece Maya’da bir güç, özel bir yetenek olduğunu anlamıştı ama doğrusu böyle uç, böyle akla hayale sığmayacak bir durumla karşılaşacağını hiç düşünmemişti.

“Hayır, çok kişilikli değilim,” dedi Maya Mor gülerek, eğleniyor gibiydi. Onun için de bunu konuşuyor olmak çok değişik bir duyguydu. Sadece ailesinin ve şimdi ölmüş olan arkadaşı, dostu, öğretmeni Hulyo’nun ve kayıp olduğunu iddia ettiği eski kocasının kısmen bildiği ve başka hiç kimsenin bilmediği bir sırrı, kısa bir süre önce tanıdığı bir kadına anlatıyordu. Ama bunu Kali başlatmıştı. Yolu o açmıştı. “Kali benim yarattığım bir karakter. Zor zamanlarda ortaya çıkar, ben de bütün idareyi ona bırakırım.”

“Ama sen yoktun, gözlerin bile sarıya dönmüştü Mor. Bana, beni tanımadan bakıyordun. O başka biriydi.”

“Elbette başka biri. O gerçek bir karakter. Sen nasıl bir kişiliksen, Kali de bir kişilik ama belli durumlara uygun bir kişilik.”

“Seni ele geçiriyor. Seni ele geçirmişti Mor!” Nysa’nın dehşeti azalacağına büyüyordu. Bu nasıl bir şeydi, böyle bir şey olması mümkün müydü?

“Ben izin veriyorum,” dedi Maya Mor, “ben izin vermezsem olmaz. Biraz önce bana bir uyarıda bulundu. Derviş’e güvenmiyor ama aslında biz güvenmiyoruz. Kali, benim bir parçam ama özel konularda eğitilmiş bir uzman gibi düşün onu, böylece tehlikeli ve zor anlarda ortaya çıkabilecek tereddütlü davranışları ortadan kaldırıyoruz, o yapılması gerekenleri yapıyor hepsi bu.”

Nysa durdu, düşündü, sordu: “Buna benzer başka karakterlerin de var mı?”

Maya Mor durdu, düşündü, cevap verdi: “Evet.”

“Ne? Sormaya korkuyorum Mor, kaç tane?”

“Çok. Ama en çok kullandığım iki tanedir. Biri Kali, biri de Karya. Sen Karya’yı hiç tanımadın. Karya, biçim değiştirme ustasıdır, o ortaya çıktığında beni tanıyamazsın. Her açıdan değişim geçiriyorum.”

“Aman Allah’ım!” dedi Nysa, “neden bunu yapıyorsun Mor kendine?”

“Bak,” dedi Maya, “bunları daha fazla konuşmak istemiyorum ve buradaki işimizi görüp gitmemiz lazım. Ama son olarak şunu söyleyeyim; bu bir aile geleneğidir, bunları yapmayı annemden öğrendim, kardeşlerim de yapar ama ben en iyisiyimdir.”

“Annen mi,” diye kekeledi Nysa, “annen…”

“Evet, annem. O da kendi annesinden öğrenmiş.”

“Ama kimin kim olduğunu nereden biliyorsunuz,” dedi Nysa, “yani aile arasında?”

“Of, Nysa hala anlamadın mı,  bu bir çeşit rol yapma, bir karakter yaratma oyunu ama gerçek bir oyun oynuyorsun gibi düşünmelisin. Çok eğlencelidir ve hepimiz birbirimizin karakterlerini biliriz.  Ayrıca evde eğlenme dışında bunu yapmayız zaten. Kim devamlı rol yaparak yaşayabilir ki? Çok sıkıcı olurdu. Ayrıca ben kendimden memnunum.” Maya Mor, Nysa’nın daha fazla kafasını karıştırmamak için Mor ve Maya ayrımından hiç bahsetmedi. 

Nysa’yı orada şaşkınlık içinde bırakarak resmin başına gitti. Nysa bir süre onun arkasından baktı sonra yere eğilip Derviş’le ilgilenmeye karar vererek Maya’nın arkasından seslendi: “Ne yaptın ona, bu çocuk ne olacak? Ne zaman kendine gelecek?”

Maya arkasına dönmeden yanıt verdi: “Biraz baygın kalacak, bırak orada yatsın. Sen gel bana ışık tut ve buradan bir an önce çıkalım.”

Nysa, Derviş’in başının altına Maya’nın çantasını koyarak onu biraz daha rahat edebileceği pozisyona sokarak Maya’nın yanına geldi. Şimdi Maya’yla ikisi duvardaki freski inceliyordu. Renkler solmuştu ama yine de her şey çok rahat görülebiliyordu.

Fresk, belli bir durumu ve belli bir mekânı betimliyordu. Resimde betimlenen mekân bir çadırdı. Çadırın tavanı; dış bükey bir eğriyle belirtilmişti. Çadırın perdeleri, çadır tavanının üzerine atılmıştı. Perde kıvrımları, düzensiz bir şekilde tavandan aşağı doğru biraz sarkıyordu. Dışarıdan bakan bir göz, çadırın perdesi kaldırıldığı için çadırın içini görebiliyordu. Yani çadır, bir tiyatro sahnesi gibi düşünülmüş, perdesi yukarı kaldırılarak izleyicilere çadırın içindekiler gösterilmek istenmişti. Çadırın içinde, tam ortasında, sandığa benzer bir şey vardı. Sandık; içini görmemize imkân veren, şeffaf bir eşya gibi resmedilmişti. Çadır perdesini açıp içini gösteren sanatçı, sandığı da şeffafmış gibi çizerek ve aslında çadır perdesini açıp içini göstermekten daha farklı, daha gerçek dışı bir iş yaparak, sandığın içindekilerinin de izleyenler tarafından görülmesini istemişti.

Sandığın içinde bir yığın kâğıt tomarı olduğu görülüyordu. Sandığın iki yanında, sandığın boyunu aşan dev yedi kollu -Maya’nın çok iyi tanıdığı- şamdanlar, kolların ucundaki haznelerden ışıklar saçıyor olarak resmedilmişlerdi. “Bu bir Menora,” dedi Maya. “Bu freskte, ilk tapınağı, içindeki ahit sandığıyla birlikte canlandırmışlar.”

“Burası bir Yahudi mezarlığıymış,” dedi Nysa hayretle. “Ne işleri var Yahudilerin buralarda. İnanamıyorum bu doğru olabilir mi? İşte sana araştırılması gereken bir konu çıktı Mor.”  Maya’nın bu konuda bir fikri vardı ama bu konuda konuşmak için çok erkendi.

Bol bol çekim yapıp sonra yere indiler. Diğer duvarlarda da bazı resimler vardı ama bunlar daha çok çiçek betimlemeleriydi.  Odanın en karanlık köşesine giden Maya, bir kere daha acı gerçekle karşılaştığını anladı. Bir zamanlar tabanın tamamını kaplayan mozaiklerden şimdi sadece bu köşedekiler sağ kalmıştı. “Bu odanın yerleri mozaik kaplıymış ve sadece bu köşedekiler kalmış. Diğerleri satılmış olmalı. Duvardaki resim, fresk tekniğiyle yapılmamış olsaydı; onu da burada bulamazdık.”  Sonra kendi kendine konuşur gibi devam etti: “Burası sadece bir katakomp olmayabilir. Belki de bu odayı sinagog olarak kullanıyorlardı. Ya da…”

Bu çok önemli bir buluştu hatta inanılmazdı. Maya, bütün duvarları bir daha bir daha inceledi. Buldukları dışında başka bir şey bulamadı. Burayı daha iyi bir ışıkta incelemek gerekirdi, buldukları şimdilik bu kadardı.

Derviş’ten gelen seslerle ona döndüklerinde buradaki işleri de bitmişti. Nysa, Derviş’i kaldırdı. Çantasından çıkardığı suyu içirdi ona. Destek olarak oturmasına yardım etti. “Neden?”  diye inlediğini duydu Maya, Derviş’in; “neden bunu yaptın? Bana ne yaptın?”

Maya Mor, onun karşısına dikildi, Kali kadar olmasa da çok etkili bir duruşu vardı: “Sen bana olan düşmanlığını birkaç kez açık açık belli ettin, bir kere bıçak çektin, tehdit ettin. Ayrıca iki adam öldürdün. Sana güvenmiyorum. Sana sırtımı dönemezdim. Kusura bakma…”

Derviş hırsla sözünü kesit Maya’nın: “Bakıyorum! Kusura bakıyorum! Kusura bakıyorum işte!” 

Oturduğu yerden hem sağ elini hem de iki bacağını hırsla kaldırıp kaldırıp yere vuruyor, konuşurken her tarafı titriyordu. Hırıltıları, insan kulağının dayanamayacağı noktalara varmıştı.  Acı çekiyordu.
Nysa ayağa kalktı ve öfkeyle konuştu: “Bana bak Maya Mor, hemen buradan git,  her ne yapacaksan onları yapmaya git! Zaten sabahtan beri gideceğim deyip deyip duruyorsun, git ve bizi rahat bırak!”

“Olmaz!” dedi Maya. “Bu deliyle seni yalnız bırakıp nasıl giderim.  Aptallık etme Nysa, burası onun çevresi, hatta evi. Benimle gel o nasıl olsa yolunu bulur.”

“Git,” dedi Nysa. “Sorun onun yolunu bulması değil anlamıyor musun?”

Maya Mor bir şey demedi, eğilip yerdeki çantasını aldı, sırtına taktı. Yürüdü gitti.

Yaklaşık on beş dakika sonra Derviş ile Nysa, Derviş’in odasına açılan kapıda görünüp içeri girdiklerinde Maya’yı, Derviş’in karşısındaki koltuğa oturmuş kahvesini içerken buldular. Bir yere gitmemiş, burada oturup beklemişti.

Ayağa kalkan Maya: “Şimdi gidebilir miyiz?” dedi.

Bu Nysa’nın hiç beklemediği bir şeydi. O Maya’nın çekip gitmiş olduğundan emindi. Belli ki Maya, onu Derviş’le yalnız bırakmak istemiyordu. Gerçekten de bu çocuğa hiç güvenmiyordu. Bu durumda artık Nysa daha fazla itiraz edemeyeceğini hissetti. Derviş’e sarılıp öptü. “Merak etme yarın burada olacağız, seni yalnız bırakmayacağız,” dedi.

Nysa ve Maya yukarı çıktılar. Hızla gölete doğru yürüdüler. Yolda hiç konuşmamışlardı. İkisi de kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu. Düşünecek çok fazla şeyleri vardı. Maya’nın aklı gördüğü freskle ve yeraltı mezar bölgesiyle meşguldü; bu konu, her türlü problemin önüne geçmiş gibiydi. Şu an için…

Göletin oralara geldiklerinde Maya telefonunun çaldığını duyarak açtı, arayan Selim’di.
“Neredesiniz, saatlerdir sizi arıyorum.”

Maya nerede olduklarını söyledi ama başka bir ayrıntı vermedi. Derviş’in yarın teslim olmayı kabul ettiğini de söylediklerine ekledi.

“Yarın onu buradan alıp, bizim götürmemiz lazım,” dedi Nysa, telefona uzanarak.

Selim durakladı bir şey demedi, bu konuya daha fazla bulaşmak istemiyor olabilirdi. Maya, Selim’in kafasının aslında başka bir şeyle meşgul olduğunu; o, sorusunu sorunca anladı: “Tim’i gördünüz mü?”

“Hayır, ne oldu?”

“Saatlerdir ortada yok. Alışverişe gideceğim dedi ve neredeyse üç saat oldu hala haber yok, telefonu da kapalı. Sizledir diye düşünmüştüm.”

“Yok,” dedi Maya, onun da canı sıkılmıştı. Bu normal bir şey değildi. “Geliyoruz,” dedi Maya, “birlikte ararız.”

Selim, “ bir şey daha var,” dedi ve Mustafa ile olan konuşmasını anlattı. “Bu iş bana normal görünmedi Maya, işin içinde başka şeyler olabilir, örneğin ensest...” 

“Evet, zaten öyle. Bunu kesin olarak biliyorum.”  Selim’le bu konuyu, şu anda ve özellikle telefonda konuşmak istemiyordu. Bu nedenle konuyu açacak sorular sormasını engellemek istedi. “Kapatmam lazım hala tepedeyiz, aşağıda konuşuruz.”

Tepeden inip arabalarının yanına geldiler. Maya, Nysa’ya bir görüşme yapması gerektiğini, pansiyona onunla birlikte dönmeyeceğini söylediğinde Nysa hiç itiraz etmedi. Maya, arabasına bindi yazlık kente doğru sürdü. Nysa, arabasını çalıştırdı, Maya’nın arkasından onu takip etmeye başladı.  Birlikte Sarıkent’e indiler. Maya, arabasını iskeleye doğru döndürdü; Nysa, onun gözden kaybolmasıyla birlikte arabasını pansiyonun aksi yönündeki sokaklardan birine soktu ve tam ters istikamette ilerledi. Tekrar tepeye doğru gidiyordu. Telefonunu açtı, hızla bir mesaj yazdı. Az önce arabasını park etmiş olduğu tepenin altında durdu. Kontağı kapattı. Kapıyı kilitleyip, gölete çıkan dar keçi yolunu tırmanmaya başladı. İlerde bir karaltı vardı. Elini salladı. Karşıdaki karaltı, bu kadar saat nerelerdeydin, der gibi sıkıntıyla ellerini açmış söyleniyordu.
 ***
33. Bölümün Sonu


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder