26 Nisan 2018 Perşembe

6. Bölüm: Sarıkent: Şeyda Nur’un Seçimi

Önce  5. bölümü okuyunuz:

5. Bölüm 




Maya en alt kata indi, 
apartmanın kapısından çıkmadan önce 
oraya yerleştirilmiş olan aynada
bir kere daha kendine baktı –girerken de bakmıştı. 
Bu bizim bildiğimiz Maya değildi. 



Maya Mor, sabah kalktığında telefonunun mesaj ışığının yanıp söndüğünü gördü. Nysa’dan mesaj vardı: “Uyanınca beni ara! Önemli!”

Maya, kaşlarını çatarak mesajı okudu. Sonra kısaca yanıt verdi: “İşim var.” Nysa’nın mesajlarının devamının geleceğini hissederek telefonunu tamamen kapattı. Burada olduğu sürece sadece gerekli olduğu anlar açacaktı.

Sabahleyin yine aynı şeyleri yaptı; koştu, spor yaptı, yüzdü ve kahvaltı etti. Bugün pansiyondaki ikinci tam günüydü.

Şimdi, kuru bir toprak parçası olan Kuşlu Gölet’te mermer taşların varlığını bildiren kişinin adını ve adresini proje sorumlusundan almış olan Maya, bugün o kişiye bir ziyaret yapacaktı. Elindeki adreste Sülün sok. Martı apartmanı yazıyordu. Sarıkent’deki sokaklara genellikle bitki ve hayvan isimleri verilmişti. Apartmanların, tek veya çift katlı evlerin de isimleri vardı.
Portakal, badem, incir, zeytin, fıstık, balıkçıl, martı gibi isimlere hem sokaklarda hem de evlerde rastlanıyordu. Evlerin isimleri kapı numarasının yanına çeşitli yaratıcılık örnekleri gösterilerek yazılmıştı. Nazar boncuğu ile süslenmiş bir isim, bakır bir levhaya yazılmış bir isim, ahşaba kazılmış bir isim, yapma çiçeklerden oluşan harflerle duvara zapt edilmiş bir isim…

Martı apartmanı buradaki diğer evlerin çoğu gibi dört katlı, iki daireliydi. İddialara göre köyde dört kattan fazlasına izin yoktu. Standardı belirleyen öncü Sarıkent Sitesi apartmanları, dört kat olarak bu koya kurulduğu için daha aşağısını yapmaya kimsenin gönlü razı olmamıştı. Daha azının kâr getirmeyeceği de düşünülmüştü muhakkak. Tek veya çift katlı villa tipi evler daha çok tepede inşa edilmiş, böylece kazanılmış olan irtifa sayesinde, önlerindeki dört katlıları aşıp denizi görmeleri mümkün olabilmişti.

Maya, “Şeyda Nur” yazan dairenin zilini çaldı. “Artist ismi gibi.” Üçüncü katta bir daireydi burası. Daha önceden telefon ettiği, göleti araştırmaya gelen arkeolog Maya Yazgıcı olarak kendini tanıttığı için, “Kim o?” sorusuna ismini söylemesi yetti. Apartmanın kabaca işlenmiş doğrama kapısı açılınca görünür olan, temiz ve ferah merdivenlerden yukarı çıktı. Daire kapısının önünde yaşını tahmin edemediği - “kırk da olabilir, elli de, altmış da”- bir kadın onu bekliyordu. Sabahın onu olmasına rağmen ağır bir makyaj yapmış, desenli bir taytın üzerine, göbeğini ve kalçasını kapatan kolsuz siyah penye bir tunik geçirmişti. Kadın, giymesi için terlik verdi. Maya da ayakkabılarını çıkartıp, terlikleri giyerek içeri girdi. Dışarıdaki ayakkabıyı alan kadın, ayakkabılığın üstüne itinayla yerleştirdi onları.

Kadın muhtemelen içki ve sigaranın etkisiyle bozulmuş olan kalın, pütürlü sesiyle konuştu: “Gelin balkonda oturalım yeni çay demlemiştim.”

Balkona çıktılar. Şeyda Nur ince belli cam bardaklara tavşankanı çay koyunca, Maya açık çay rica ettiğini söyledi. Kadın içine su koyarak çayı açtı. Şeyda Nur, bir sigara yaktı. Saçlarını sarıya boyamış, çok az kalmış olan saçlarını kim bilir nasıl bir yöntemle kabartmıştı. Saçları kafaya geçirilmiş, sarı plastikten yapılmış, yarım bir topa benziyordu. “Komik duruyor aslında, farkında değil mi?”

“Nasıl keşfettiniz orayı?” dedi Maya.

“İki yıl önceye kadar orada hala su vardı, ara sıra oraya pikniğe gidiyorduk. Arkası ağaçlıktır biliyorsunuz.” Doğu yönündeki ağaçları düşündü Maya.

“Denizin aksi tarafındaki seyrek ağaçlık kısmı mı söylüyorsunuz?”

“Evet, ama onların gerisinde de çam ağaçları vardır. Sık değiller ama yine de gölgelik yapıyorlar, küçük deremiz de o zamanlar akıyordu.” Kadın ne dediğini iyi biliyordu, emindi.

“Dere hala var mı?”

“Yok” dedi kadın, “kurudu artık, o kuruyunca gölet de kurudu.”

“İklim değişikliği,” dedi Maya, “buraları çok kurak, özellikle yazın.”

“Hayır!” dedi kadın hırsla, “Bardacıklar köylüleri yaptı bunu. Açtıkları kuyularla suyu kendi bahçe ve tarlalarına aktarıyorlar, bize de bir şey kalmıyor. Gölet’i bile kuruttular, hâlbuki kuşlar yazı orada geçiriyordu.” Eline üfleyerek devam etti: “Püf diye uçup gitti gölet.” Aslında üflemekten çok tükürmek gibi olmuştu bu yaptığı, nitekim ıslanan elini tayt pantolonun üzerine sürterek siliverdi. Maya’nın içi güldü ama yüzü belli etmedi.

Maya, göletle ilgili Sarıkent ve Bardacıklar Köyü arasında bir sorun olduğunu anlamaya başlamıştı. “Benim başıma gelenler, bu çatışma ile ilgili olabilir mi?”

Maya, kadına orayı nasıl bulduğunu sordu. Kadın, buradaki herkesin iki yıldır o taşları bildiğini ama bir tek kendisinin haber verdiğini söyledi. Kimisi taşları önemsememiş, kimisi de gölette tarihi bir yerleşim olma ihtimalinden hoşlanmamıştı. İki tarafın da göletle ilgi kendi planları vardı. Orada tarihi kalıntıların bulunması göletin tamamen elden gitmesiyle sonuçlanabilirdi. “Aslında kazanç da getirebilir, neden bunu görmüyorlar.”

“Orada,” dedi Maya, “çalılara bağlanmış çaputlar görmüştüm. Renk renk… Orası bir adak yeri mi?”

“Ben de gördüm galiba,” dedi kadın. Ama bu sefer kuşkuluydu. Gözünü kısarak hayalinde orayı canlandırmaya çalışıyordu. “Galiba… Evet, sanırım ama çok da dikkat etmemişim aslında. Ama ileride Bardacıklıların, kutsal su dediği bir yer var.”

Maya şimdi dikkat kesilmişti: “Nerede bu?”

“Hemen ağaçların aşağısına doğru, orada kayalar var. Bir şey değil aslında, kayaların arasından su sızıyor.”

“Ayazma gibi mi?” dedi Maya.

“Olabilir,” dedi kadın.

“Ayazmanın ne olduğunu biliyor.” dedi Maya'nın iç sesi.

“Yalnız çeşme veya yazılı bir taş yok. Sadece kaya oyuklarından su sızıyor, güzel bir sudur bu, lezzetlidir. Şimdilerde akıyor mu bilmiyorum.” Üzüntüyle kafasını salladı: “O da kurumuştur.”

“Buraların eski sahiplerinden kalan bir adet olabilir. Kutsal su ve etrafında bir adak yeri. Birbirini tamamlıyor,” diye düşündü Maya.

“Ben bilmiyorum,” dedi kadın. Çalılara bağlanmış çaputlarda aklı kalmıştı, “ama Fato bilir. O Bardacıklıdır, yazın burada çalışır, kışın köyünde yaşar. Onu çağırabilirim, Güzel Pansiyon’da çalışır. Orada bir de odası var, ara sıra köyüne gider ama yazın genellikle buradadır.

Şeyda Nur, Fato’ya telefon ederek onu çaya davet etti. Kısaca neden çağırdığını söyledi. Yalan söylemişti ama çok rahat yapmıştı bunu: “Bir yazar var burada, eski adetleri araştırıyormuş. Şu kutsal suyu soracak sana.” Bardacıklılar için hassas bir konu olan gölet ve mermer parçalar konusunu hiç karıştırmamıştı.

Kadın bir saat içinde gelecekti. Maya bu kadar uzun kalmak istememişti burada ama şimdi başka çaresi yoktu. Şeyda Nur ile bu bir saati geçirmesi lazımdı. Balkon güney batıya bakıyordu, güneş gelmeye başlamıştı, sıcaklık artıyordu. Kadın, “içeri geçelim” dedi. Geçtiler. İçerisi çok pahalı olmayan sade eşyalarla donatılmıştı. Bir tane üçlü, iki tane tekli koltuk, aralarda ve ortada sehpalar, koltukların üzerinde örtüler vardı. Kadın tekli koltuğun üzerindeki örtüyü kaldırdı, “bir köpeğim var,” dedi, “komşunun kızıyla gezmeye gittiler, tüyler işte, ister istemez oluyor.” Böylece temiz koltuğa oturttu misafirini. “Neskafe yapayım mı?” dedi. Maya sütlü istedi, “gerçek süt varsa sütlü olabilir, yoksa sade içerim.”

“Soğuk sütle yapayım mı?” dedi Şeyda Nur. “Tamam,” dedi Maya. Kadın mutfağa hazırlamaya gitti. Mutfak, salonun hemen arkasında, açık mutfak şeklinde yapılmıştı. Maya da kalkıp o tarafa geçti. Kadın kahveleri hazırlarken salon tarafında, ayakta durarak Şeyda Nur’u izledi. Mutfak tertemizdi. Eski gazetelerden, dergilerden kesilmiş gazete kesikleri, renk renk plastik çerçevelere yerleştirilerek salonun duvarlarına asılmıştı. Maya onları inceledi. Şeyda Nur’un yalnız veya başkalarıyla çekilmiş fotoğraflarını gördü. “Film artisti miydiniz? Şeyda Nur adı bana bunu çağrıştırıyor.”

Aslında bir dansöz ismi gibi gelmişti ona ama fotoğraflarda böyle bir şey yoktu. Kadın kahkaha attı. Oldukça içten bir kahkaha patlatmıştı. “Artist? Ya evet artistim.” Mutfaktan salona gelmişti, tekrar oturdular. Maya kahvesinden bir yudum içti. Bekledi: “Konuşma sırası onda.”

Kadın, yüzüne sızmış olan müstehzi ifadeyle Maya’yı süzdü bir müddet. “Seks artistiydim,” dedi ve Maya’nın yüzüne bakarak ondaki değişimi görmeye çalıştı ama Maya aynı Maya’ydı değişen bir şey yoktu. “Hayat kadını mıydınız?” dedi Maya. Nötr bir tonlamayla sormuştu bunu. Ne olumlu, ne de olumsuz bir çağrışıma yol açmamıştı. “Kadın yok canım,” dedi gülerek, “gerçekten de film artistiydim ama daha çok seks filmlerinde oynadım.”

“Porno gibi mi?” dedi Maya. “Bazısı,” dedi kadın. Çok rahattı. “Ben onlara erotik film demeyi tercih ederim.” Maya sanki akademik bir tartışmanın içindeymiş gibi konuştu: “Ama porno ve erotik filmler çok ayrı iki kategori değil mi?”

“Ah şekerim,” dedi Şeyda Nur, artık başka biri gibi konuşuyordu. “Sen o filmlerin nasıl çekildiğini bilsen, bunları söylemezsin.”

Maya güldü: “Ben çekim şartlarını bilemem, sadece gördüklerimi analiz edebilirim.”

“Şekerim ben porno kelimesinin aşağılık bir şeymiş kullanılmasından rahatsızım, bu nedenle erotik derim. Haaa, hafif erotik vardır, ağır erotik vardır.” Buralarda artık şuh kahkahalar patlatıyor, karşısındaki insanı rahatsız etmek ister gibi davranıyor, belki de kendince Maya’yla oynuyordu.

Maya itiraz etmek istedi ama sonra şöyle dedi: “Eh, bu da bir bakış açısıdır, neden olmasın. Peki, ağır erotik de her şey yapılıyor mu?”

“Her şeyden ne kastettiğine bağlı. Örneğin hiçbir zaman şiddet yoktu. Temiz bir seks gösterdim ben izleyicilerime.”

“Hmmm, sevdim bu kadını.” “Yaptığınız iş sizi rahatsız etmemiş, bunca yıl sonra hala doğal olarak anlatıyorsunuz ve isminiz… İsminiz, sanatınızı icra ederken kullandığınız bir isim galiba.” Bunu başkası söylese çok incitici olabilirdi. Ama Maya öyle ciddi ve samimi bir şekilde söylemişti ki bunları, kadın hiç rahatsız olmadı.

“Elbette,” dedi kadın. “Neden utanayım. Yaptığım işten zevk aldım hem de para kazandım. Kızımı yetiştirdim, okuttum. Bu evi aldım çok şükür. Yoksa bu yaşta kim bakardı bana. Bu arada roman da yazıyorum.” Bunu bıyık altından gülümseyerek söylemişti.

“Nasıl?”

“Erotik romanlar tatlım. Herkes yazıp para kazanıyor bu işten. O kadını duymadın mı?” Maya, Şeyda Nur’un kimi kast ettiğini anladığını düşündü. “Ben de en iyi bildiğim işi yazarak neden para kazanmayayım.” Bu bir soru değildi. Maya burada da güldü. “Ciddi misiniz?” dedi. “Basılmış var mı?”

“Çoook,” dedi kadın. “Onlardan da üç beş kuruş kazanıyorum. Sahte isimle yazıyorum tabii. Yazar adım, Karolin’dir. Sadece Karolin, soyadı yok. Anlıyor musun?” Maya tam olarak anlamamıştı ama bu konuya fazla kafa yoramayacağını hissetti. “Ayrıca ‘C’ ile değil, ‘K’ ile yazılıyor. Türkçe’ye uygun harf kullandım anlayacağın.”

Bu konuşmalar Maya’nın aklına kadının eğitim durumunu getirmişti. Bunu sorunca kadın açık öğretimden edebiyat okuyarak mezun olduğunu söyledi. Bunu sonradan akıl etmişti. Kendini üniversite mezunu kabul ediyordu. Maya, herkesin bu tür durumlarda sorduğu, belki de incitici ama kaçınılmaz soruyu dayanamayıp sordu: “Neden ve nasıl böyle bir işe başladınız?” “Gazeteci gibi davranıyorum.”

“Gençtim, güzeldim, işveliydim, seksiydim. Birçok erkek arkadaşım oldu. Onlardan biri bu işleri yapıyordu, bana teklif etti ben de kabul ettim. Hoşuma gidiyordu. Seksi severim. Ve bunu itiraf etmekten de korkmam. Zaten seksi sevmiyorum diyenler kesinlikle yalan söylüyorlardır. Biz insanız, seksle varız yoksa sen nasıl doğacaktın?”

Maya artık yüksek sesle gülüyordu: “Ama o aynı şey değil,” dedi. “Ben de severim ama başkaları beni seyretsin istemem. Aynı şey değil,” diye tekrar etti inatla.

“Hadi canım,” dedi kadın, “senin fantezi dünyan da hiç yokmuş.” Maya çok neşelenmişti uzun zamandır bu kadar içten güldüğünü hatırlamıyordu. “Sen benim fantezi dünyamı bir bilsen.”

Kadın neşe içinde devam etti, karşısında yeni yetme bir genç kız varmış gibi konuşuyordu: “Senin halinden belli zaten. Bak gençsin, eh, fena da sayılmazsın ama sen bir erkeği elinde tutamazsın, kaçarlar senden. Sen bana bir uğra canım ne numaralar öğretirim sana, erkekleri deli edersin.”

“Tamam,” dedi Maya, gevrek gevrek gülerken, sadece ağzıyla gülmüyordu. Öyle içtendi ki gülüşü her kıkırdamada karnı da oynuyor; bedeni, kıkırdamalarını dışa vuruyordu. “Kadınlardan korkulur. Ama çoğu, gerçek güçlerini bilmiyorlar.” Bu kadın bir yere kadar biliyor görünüyordu. Sırrın bir kısmını keşfetmiş gibi davranıyordu. Ama şimdi yalnızdı. Her şeyin bir sonu vardı. Bu kadın da parlak günlerinin sonuna gelmişti.

“Yalnız mı yaşıyorsunuz?” dedi Maya, gülmesine ara vererek. Bu soru neşeli havayı bir anda dağıtmıştı. Kadın önce sustu sonra konuştu.

“Kızım benimle görüşmüyor yıllardır. Evlendikten sonra koptu benden. Kocası istemiyormuş benimle görüşmesini. Torunum oldu, doğumu dışında bir kere bile onu görmedim sayılır. Facebook’tan resimlerini gördüm sadece. Mesajlarıma da yanıt vermiyor. Benden utanıyormuş.” Öfkeyle konuşuyordu artık: “Neyimden utanıyorsun be orospu! Seni o parayla büyüttüm ben. Hem ben utanmıyorum, sana mı kaldı utanmak! Sana ne bee! O kocası olacak pezevenk yılardır işsiz. Kim bakıyor ona? Benim kızım! Nasıl? Hosteslik yaparak! Nasıl buldu o işi ha? Ben buldum! Ben özel okullarda okuttum onu. Zor okudu. Peşini bırakmadım, zorla okuttum, zorla! Şimdi suratıma bakmıyor.” “Ağlamayacağım. Kim bu kadın? Niye anlatıyorum bunları ona?”

“Belki taviz verebilirdin,” dedi Maya, artık senli benli konuşmaya geçmişti.

“Nasıl?” dedi kadın tıslayarak, gözleri deli deli bakıyordu.

“İsmini kullanmazdın, gerçek ismini kullanırdın, damada da bahsetmezdiniz, nerden bilecek. Herkes gül gibi yaşar giderdi.”

Kadın tiksintiyle baktı Maya’ya. Bir saattir anlatıyordu. “Ne diyor bu kadın yahu, kime anlattım ben onları?”

“Hayır, ben yanlış bir şey yapmadım. Utanmıyorum. O içi boş ahlaki değerlerinize boyun eğmeyeceğim!” Artık yüksek perdeden konuşuyor, adeta bağırıyordu ve Maya’yı da katmıştı karşı cephe içine.

“Beni sayma,” dedi Maya iki elini de kaldırarak, “ben o cephede yokum. Ama bazen hayatı devam ettirmek için yalan söylemek, sahtekârlık yapmak bana ters gelmiyor.”

“Bana geliyor anacağım,” dedi kadın. “Anladın mı? Bana, bal gibi geliyor. Tabii senin için dışarıdan konuşması kolay. Akıl vermek kolay.”

“Haklısın,” dedi Maya başını sallayarak, “bekâra, karı boşamak kolay gelirmiş.” Bunları ikna edici ve tatlı bir dil kullanarak söylemişti.

“Ha onu bileydin,” dedi Şeyda Nur, sakinleşmeye başlamıştı.

“Sen cesur bir kadınsın,” dedi Maya, ortalığı yumuşatmaktan çok daha fazlasıydı bu söylediği. Bunu, inanarak söylemişti. “Senin gibi kadınları takdir ederim.”

Şeyda Nur, bir anda yumuşadı şimdi başka gözle bakıyordu Maya’ya.

“Doğru mu diyorsun?”

“Elbette.” dedi Maya. Sen sahici bir insansın. Ben de sahici insanları severim.”

“Gel kız, bir öpeyim seni,” diyerek coşkuyla atıldı Şeyda Nur. Sarılıp Maya’yı yanaklarından öptü, Maya da onu öptü. “Akşam bana gel, sana bir sofra hazırlayayım, harika mezeler yaparım, balkona kurulur, rakımızı demleniriz. Ne dersin?”

“Bakalım,” dedi Maya, mutlu mutlu. “Burada çok kalmayı düşünmüyorum ama bir ara yapalım. Ben de isterim.”

Sonra kadına doğruyu söylemeye karar verdi Maya. O gün gölette olanları anlattı. Başına gelenleri sıraladı. Bundan bahsetmemesini tembih etti. Yalnız her şeyi anlatmamıştı elbette. Örneğin bulduğu bebek kafatasından hiç söz etmemişti. Kadın şaşkınlıkla dinledi Maya’yı. Dehşet içinde kalmıştı. “Az daha ölüyormuşsun kız oralarda,” dedi. “Keşke yazmasaydım diyorum ama o da olmazdı değil mi? diye sordu Maya’ya.

“Yok,” dedi Maya, “iyi ki yazmışsın. Orası antik bir yerleşim yerinin parçası olabilir. Kutsal bir mekândı belki bir zamanlar. Bazı kutsal mekânlar binlerce yıl değişmeden kalır. Orası önceleri adak yeridir sonra birinin mezarı olur, derken türbeye döner veya bu söylediklerimin tam tersi de olmuş olabilir. İnsanlar ziyarete gelmeye, adak sunmaya devam eder, dua eder, isteklerde bulunurlar. Belki etrafında kilise veya cami oluşur. Bazen eski ibadet yerleri yıkılsalar bile bir başka türlü kutsal yer olarak varlıklarını sürdürebiliyorlar.”

Maya bunları anlatırken okuduğu bir yazıyı hatırlamıştı. İki yazar, nükleer atıkların yüzlerce yıl sonra bile tehlike saçmaya devam edeceğini konuşuyordu. Hayal ettikleri yüzlerce yıl sonraki dünyada; bilinen uygarlıklar, bilinen yazı ortadan kalkmıştı ama nükleer atıklar hala tehlike yaratmaya devam ediyordu. İnsanların bu atığa dokunmaması lazımdı. ‘Bunu yüzlerce yıl sonra bile önlemenin yolu nedir?’ diye soruyorlardı birbirlerine. İçlerinden biri, ‘binlerce yıl boyunca dokunulmayacak, korunacak tek bir yer vardır,’ demişti: ‘Kutsal Yerler. Orayı kutsal yer olarak ilan edip, insanların inanmasını sağlarsak; orası bir tabu-alan, olarak kalır.’

Şöyle tamamladı cümlesini Maya: “Biçimleri değişiyor, isimleri değişiyor ama var olmaya devam ediyorlar.”

“Şekerim, dedi kadın, “o camiye çevrilen kiliselerden biri de Bardacıklar Köyü’nde var. Fato’dan duymuştum. Burada eskiden Rumlar kalırmış. Onlar buradan sürülünce kiliseleri de camiye çevrilmiş.” Bunu da aklına yazdı Maya. İşte yerel insanlarla konuşmanın hikmeti buradaydı. Bu tür ufak ve saklı yerlerle ilgili ayrıntılı bilgilere Google aracılığıyla ulaşamazdınız. O sırada kapı çalındı. Bir saat ne yapacağım ben burada diye düşünürken o bir saatin nasıl geçtiğini anlamamıştı bile Maya.

“Fato gelmiştir,” dedi kadın ve sesinin tonunu değiştirerek fısıltıyla konuştu. “Sakın yalanımı bozma. Yazar dedim senin için. Olanları da bilmemesi lazım, yoksa korkar, konuşmaz.”

“Elbette,” dedi Maya tatlı tatlı gülümseyerek. Bunu Maya’ya söylüyordu. “Elbette…”

Fato kırk yaşlarında, başörtülü, ufak tefek, esmer tenli, dinç bir kadındı. Daha genç de olabilirdi. Ufacık, yuvarlak gözlerinden zekâ fışkırıyordu. İş bilir bir edayla içeri girdi. Örtülerden birini kaldırıp oturdu. Köpek tüyleri üzerine oturmak istememişti. Bu arada köpek, gezmesini bitirip gelmişti. Şeyda Nur, komşu kızını “misafirim var,” diyerek eve almadı. Köpeğin adı, Zeytin’di. Cocker cinsi bir köpekti. Deli gibi eve girdi. Leyla Nur’u yaladı, yuttu. Ayakları silinirken zor sabretti. Salona girip herkesi kokladı. Maya’nın üstüne çıkmak istedi. Şeyda Nur kızdı. “Şu şımarık küçük köpekler,” diye düşündü Maya. Bu cins köpekleri sevmezdi. Ama yalnız bir kadının evde köpekle yaşamasının nasıl bir nimet olduğunu çok iyi anlıyordu.

Maya, Fato’ya göletin veya etrafının adak yeri olup olmadığını sordu. Kadın belli etmemeye çalıştığı bir rahatsızlık içinde cevap verdi: “Hayır,” ama “ayazmanın etrafına bez bağlarız Hıdırellez’de.” Kutsal suya, eskiden ‘ayazma’ dendiğini hala da öyle söylendiğini de ekledi. Gölet, göletken orada veya yakınındaki koruda piknik yaptıklarından bahsetti. Bardacıkların eski bir köy olduğunu söyledi. Maya, “etrafta tarihi kalıntı var mı?” diye sordu. Göletin üstünde, toprak altından yer yer fırlamış bazı taşlar gördüğünü söyledi kadın, ama ne olduklarını bilmiyordu. Maya, burada eski bir yerleşim olduğuna emindi. Sonra orası her nasılsa suyla dolmuş, bugün gölet denilen o alan oluşmuştu. Şimdi de orası kurumuş, göletin yüzeyi alçalmış, böylelikle eski kalıntılar yer yer açığa çıkmış, görünür olmuşlardı.

Fato’nun söyleyeceği daha fazla bir şey yoktu. Ama köylüleri tanıyordu. Maya onunla tanıştığı için memnundu. Bazı kişileri gerektiğinde ona sorabilirdi. Bu arada Şeyda Nur, Türk kahvesi yapmıştı. Fato’nun kahve falı meşhurmuş. Maya da, “ben de sana bakarım,” dedi. Aradaki samimiyeti arttırmak istiyordu. Şeyda Nur, memnun memnun gülümsedi. Bu kızı çok sevmişti. Kahvelerini oradan, buradan, seçimlerden, havadan, rüzgârdan konuşarak içtiler. Maya, fincanını soldan sağa üç kere çevirdi, kahve tabağını tersten fincanının üstüne koymuştu, hızla fincanı alt üst ederek ritüelini tamamladı. Soğuması için sehpaya bıraktı. Maya’nın falı için kapatılmış fincanı, soğuduktan sonra eline alan Fato, bilinen cümlelerle baktı fala.

“ İki tane yolun var; biri karanlık, diğeri aydınlık. Zamanı gelince onlardan birini seçeceksin. Üç tane misafirin geliyor. Hazır ol. İki vakte kadar buradalar. Bir düşmanın var senin. Bak, bak!” Burada fincanı Maya’ya gösterdi, Şeyda Nur da hemen fırlayıp gelmişti. Birlikte laboratuvarda bir deney numunesi üstünde inceleme yapar gibi, ciddiyetle fincandaki kara gölgeyi incelediler. Üç kadının başları birbirine değiyor, bu halleriyle geleceği görmeye çalışan kâhin kadınlara veya cadılara benziyorlardı.

Şeyda Nur: “Valla gördüm, izbandut gibi bir şey bu,” dedi. Sesi gerçekten endişeli çıkmıştı. Fato memnun devam etti. “Arkanda kocaman bir gölge var, elini de havaya kaldırmış. Ama yalnız değilsin. Bak birileri var yanında.” Söylediğini kanıtlamak için fincanda gördüğü gölgeleri, insana benzettiği şekilleri gösterdi iki kadın tanığına.

“Yalnız değil,” dedi Şeyda Nur, sesine kararlı bir ton vermiş, bir yandan da kafasını sallayarak Maya’ya bakmıştı. Maya ciddi bir tebessümle dinliyordu. Şeyda Nur’la gözleri buluştu. Ortak sırrı olan iki insanın, o sırrı başkalarına sezdirmeden yaşamanın zevkini çıkarıyorlardı bir yandan. Fato hepten memnundu, gereken etkiyi yaratmıştı. Devam etti: “Bir yerden acı haber alacaksın. Bir mezar görüyorum.”

Şeyda Nur, burada itiraz etti. “Aaa, fala kısmet için bakılır, iyilik güzellik için bakılır, eğlenmek için bakılır. Niye şimdi kızın içini karartıyorsun!”

Fato hiç aldırmadı, bu işlerin uzmanı oydu, başkasına söz düşmezdi, keskin bir dille cevap verdi Şeyda Nur’a: “Ne görüyorsam onu söylüyorum.” Tabağa bakmadı. Fincanı açık olarak tabağının içine koydu.

Sonra Maya onunkine baktı. “ Bir hastan var,” dedi. Kadın şaşırdı. Ondan sonra başka türlü dinledi falını. “Hastanın durumu belli değil. Bir yol var. Belki de başka bir yere tedaviye götürmeyi düşüneceksin.”

“Kız kardeşim,” dedi Fato, “yatalaktır. Köyde ona bakıyoruz. Kızları da var ama onlar burada babalarıyla Berrak Kafe’yi işletiyorlar. Kışın köye dönerler.” Şeyda Nur, yüzünü buruşturdu. Maya bu hareketi kaçırmadı ama nedenini de sormadı. “Sonra sorarım.”

“Yüreğin kabarmış, canın sıkılmış. Hanene Ay doğmamış, doğacak gibi de görünmüyor, karanlık bir fincan bu,” dedi Maya, sonra Şeyda Nur’a dönüp, “çok kahve atmışsın, ondan da olabilir,” diyerek söylediklerini yumuşatmaya çalıştı. Sonra güzel bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünüp ekledi: “Sevinçli bir haber var. Bak! Kuşun ağzında. Devlet kapısından gelen bir haber bu. İyi haber.”

“İnşallah,” dedi Fato: “Oğlanın üniversite ek yerleştirme sonuçlarını bekliyoruz.”

“Kazanacak,” dedi Maya. “Fal öyle söylüyor.” Sonra biraz fincanı inceledi, evirdi çevirdi, “seni rahatsız eden biri var,” dedi. “Bak şu şekle! O, kocaman duruyor. Onun karşısında büzülmüş duran şu kadın ya sen olmalısın ya da aileden biri.”

“Aahhh ah!” dedi Fato, bir başka bir şey demedi. Sustu kaldı. Maya da sustu. “Bu kadar,” dedi. Başka şeyler de vardı ama söylemek istememişti. Fato, kahveye teşekkür etti. Maya’ya tuhaf tuhaf baktı, “sen garip birisin,” dedi. “Sende insanın içini gören gözler var.”

“Sende de,” dedi Maya. Kadın içten güldü. Maya Bardacıklar Köyü’nü gezmek istediğini söyledi. Fato’ya ne zaman köye gideceğini sordu, belki beraber gidebilirlerdi. “Bu salı iznim var,” dedi kadın. “Sabahtan yola çıkacağız. Araba var onunla gideriz, sen de gelirsin de ne yapacaksın orada, köy yeri işte, bir şey yok.”

“Gezeceğim” dedi Maya, “orada eski bir kilise de varmış. Gezip fotoğraf çekeceğim.”

“İyi,” dedi kadın, sonra hızla toparlandı gitti.

Maya ve Şeyda Nur, konuşmadan bir müddet oturdular. “Bugün acayip bir gündü” dedi Şeyda Nur, “seni tanıdım ve senin, ilk anda tanıdığım kişi olmadığını düşünmeye başladım.”

“Neden?” dedi Maya.

“O kahve falı neydi öyle? Kadının hayatını bir anda bildin. En büyük derdini keşfettin. Yoksa daha önceden biliyor muydun?”

“Hayır.”

“Nereden öğrendin fal bakmayı?”

“Annemden” dedi, Maya, gizemli bir şekilde güldüğü bir tek gözlerinden anlaşılabilirdi.

“Anne... Demek büyücü bir annen var senin.” Maya’nın annesinden bahsetmesini boşuna bekledi. Maya sadece, “hem de nasıl,” dedi. Bu büyük ölçüde doğruydu bu ama Maya için sohbet daha bitmemişti. “Fato’nun hangi derdini keşfettim?” diye sordu. “Nedir onun derdi?”

“Kız kardeşi” dedi Şeyda Nur. “Yıllardır yatalak. Üç çocuk doğurdu sonra sakatlandı. Belden aşağısı tutmuyor. Kocası burada Berrak Kafe’yi işletiyor. O ve üç kızı orada çalışır. Anne köyde yatar. Bence Fato adamı sevmiyor ve ondan korkuyor. Dışarıdan köye gelmiş, kadını kandırmış güya, yani Fato öyle anlatır. Eve yerleşmiş, şimdi de kafe sahibi oldu. Bilmiyorum…” diyerek kesti konuşmayı Şeyda Nur. Fazla konuştuğunu hissetmişti.

Maya, Şeyda Nur’a, “hoşça kal” dedi. İki kadın samimiyetle sarıldılar birbirlerine. Şeyda Nur onu yine davet etti. Israr etti sonra da Maya merdivenlerden inerken ona seslendi, “Aaa dur dur! Senin esas Selo’yu görmen lazım!”

“O kim?”

“Buranın en eskisi Sarıkent’ten bile önce. Eliyle güneyi gösteriyordu. “Aşağıdaki kayaları aşıp geçeceksin. Deniz tarafında keçi yolu gibi bir yol var. Düzgün bir yol değil. Kayalar biraz yerinden oynatılmış, aralarına küçük taşlar konarak biraz doldurulmuş. Çay bahçesine bağlanıyor. Selo yaptı o yolu ama herkes bilmez. Sonra ileride küçük bir kulübe göreceksin, işte Selo orada yaşar.” Durdu, “ama seninle konuşur mu bilmem. Pek kimse ile görüşmez. Kendi kendine yaşar, balık tutar. Bilmem…” Şimdi daha fazla şüphe içindeydi.

“Tamam,” dedi Maya, “belki uğrarım.” “Kesinlikle uğrayacağım.”

El salladı. “Sana uğrayacağım Şeyda Nur,” dedi kadının ismini vurgulayarak. Kadın kıkırdayarak kapıyı kapattı. Zeytin’in havlamaları bütün apartmanı sarmıştı.

Maya en alt kata indi, apartmanın kapısından çıkmadan önce oraya yerleştirilmiş olan aynada bir kere daha kendine baktı –girerken de bakmıştı. Bu bizim bildiğimiz Maya değildi. Bu başka biriydi. Deminden beri Şeyda Nur ve Fato ile konuşan oydu. Uzun siyah saçları vardı. Gözlerinde colormatik camlı, kalın çerçeveli bir gözlük bulunuyordu. Üst çene içine yerleştirdiği silikon bir parça, üst çenesini biraz kabarık göstermiş, yüzünü değiştirmişti. Kaşlarını olduğundan daha kalınlaştırmış, gözlerine rimel çekmiş, kahverengi lensler takmıştı. Dudaklarında, dudaklarının kalınlığını ortaya koyan koyu renk bir ruj vardı.

Mükemmel esneklikteki yüzüne yıllardır istediği gibi şekil verirdi. Bu değişim onda hiç de garip durmaz, aksine gayet doğal görünürdü. Ama en önemli değişiklikler bunlar değildi. Hafif kambur duruyordu. Üzerine bol bir elbise giymişti. Göğüsleri çok daha büyüktü. Boyu kısalmış gibiydi. Yürüyüşü, gülüşü, bakışı, mimikleri, jestleri farklıydı. Ve sesi... Maya mükemmel bir şekilde sesini ve şivesini değiştirirdi. Maya bir karakter yaratma ustasıydı. İşin sırrı buydu. Yaptığı işin basit bir kılık değiştirmeyle ilgisi yoktu. O kabuk değiştiriyordu. Bunu yapmayı çok küçük yaşlarından itibaren öğrenmişti. “Adım adım” derdi annesi. Öğretmeni annesiydi ve ailedeki herkes önceleri oyun olarak, sonra da ciddi olarak yeni bir karakter yaratmayı onu kabuk değiştirir gibi giyip, çıkarmayı öğrenmişti.

Bu annenin bir sırrıydı ve sırrını hayattaki tek öğrencileri olan çocuklarına da öğretmişti. Maya’nın annesinin adı Ada’ydı, O da annesi İda’dan öğrenmişti bu zanaattı. Bu bir aile geleneğiydi. Bu bir hediyeydi. Anneleri öyle derdi. Şimdiye kadar onlarca karakter yaratmıştı Maya. Hepsinin bir ismi vardı. Bütün karakterlerinin adını ya mitolojiden ya da eski yer adlarından almıştı. Ailede herkes öyle yapardı. Annesi, Maya’nın bugünkü karakterini çok severdi.

Karakterin adı, Karya’ydı. Karya-Maya; anaç, sevecen, sohbet sever, fala bakardı. Rahatsız edici bir güzelliği yoktu, mütevazı, samimi ve naifti. Omuzları hafif çöküktü. Yürükken bacaklarını hafif içe basarak atar, bu da yürüyüşünü değiştirirdi. Başkalarında, yumuşak başlı bir insan izlenimi bırakırdı. Gönüllere hitap ederdi. İnsanlar ondan çekinmezdi. Sesi, su sesi gibi rahatlatıcıydı. Yüzüne yerleştirdiği tebessüm uzun sürer, yüzündeki gülümseme kırışıklıkları, gözlerine kadar ilerlerdi. İçten kahkahalar atmaktan çekinmezdi. Herkese karşı hoşgörülüydü. Onları etkileyecek sözcükleri kullanmayı bilirdi. İnsanlar ona gönlünü açardı. Babasının karşısına ilk kez Karya karakteri ile çıktığında babasının dehşet içinde kaldığını hatırlardı Maya, oysa adam alışıktı bu acayip ailesine. O da öğrenmişti bazı şeyler ama onunkiler rolünü ezberden oynayan, karakteri içselleştirememiş; acemi, yeteneksiz bir oyuncunun yaptıklarından farksızdı. Ama şöyle de bir problem vardı ve önemli bir problemdi bu: Maya bazen kendi gerçek karakterinin ne olduğunu unutmaktan korkuyordu.

Apartmandan çıkan Maya arka sokaklarda bıraktığı kiralık arabasına yürüdü. İçine girdi. Başındaki peruğu ve ağzındaki silikon kabartıcıyı çıkarttı. Elbisesini çıkardı, altında zaten şortu ve tişörtü vardı. Hafif topuklu ayakkabılarını değiştirdi. Gözlüğü çıkardı. Gerçekte numaralı bir gözlük değildi bu. Maya’nın gözünde en ufak bir bozukluk yoktu. Yüzündeki makyajı arabanın aynasına bakarak sildi. Ellerindeki yapma tırnakları çıkardı. Gözlerindeki kahverengi lensleri çıkardı. Kehribar rengi gözleri ortaya çıktı. Güneş gözlüğünü taktı. Başına şapkasını geçirdi. Eşyalarını yan koltuktaki malzeme çantasına düzgünce yerleştirdi. Çantanın içi doluydu. Bütün elbiseleri buruşmayan sentetik kumaşlardan yapılmıştı. Çantayı aldı, bagaja kilitledi. Arabayı sürüp pansiyona yakın bir yere park etti. Pansiyona geldi o artık Maya’ydı. Odasına çıkıp biraz dinlendi. Saat oniki olmuştu. Öğle yemeği için dışarı çıkmaya karar vermişti. Bugün Berrak Kafe’ye gidecekti.

*

Berrak Kafe, kuzeydeki kayalıklarda, iskeleden sonraki ikinci yiyecek mekânıydı. İlki bir balıkçı lokantasıydı. Berrak Kafe, balıkçı lokantaları arasında kalmış tek kafeydi, basit ama işlevsel bir yerdi. Kayaların arasındaki boşluklar küçük taşlarla doldurulmuş, paletlerle zemin yaratılmış, üstüne çardak yapılmıştı. Deniz tarafında doğrama korkuluklar vardı ve bunlar ne hikmetse kırmızı gibi itici bir renge boyanmıştı. Denizin maviliğine bakarken araya giren bu kırmızı renk engeli, müşterileri rahatsız etse de belli ki buranın sahibi için parlak bir buluştu. Yemek servisi yapılan tek yer, bahçe olarak tasarlanmış olan bu açık mekândı. Kapalı mekânları yoktu.

Bütün balıkçı lokantaları, kayalıklar üzerine aynı usulle yerleşmişti. Aralara yine paletler ve ufak taşlar kullanılarak yollar yapılmış, basit tahta merdivenlerle iniş çıkış sağlanmıştı. Yalnız diğerlerinde korkuluklar kırmızıya boyanmamıştı. Hatta bir tanesinin korkuluğu; ahşaptan oyulup yuvarlatılmış, üzerine natürel bir cila sürülerek doğal renginde bırakılmıştı.

Kafe bahçesinin sağ yanına -ki burası denizin tam karşısına, kara tarafına denk geliyordu, bir prefabrik yapı kondurulmuştu. Yapının sol tarafının kafeye bakan kısmında bir kepenk ve PVC bir kapı vardı. Kafe açıldığında kepengi de açıyorlardı. Burasının, tezgâh, fırın, buzdolabı, yiyecek, servis malzemelerinin bulunduğu bir mutfak olduğu anlaşılıyordu. Mutfağın bitişiğinde; desenli kalın perdeleri olan, iki penceresinden biri kafe bahçesine bakan, ev olarak kullanıldığı belli olan odalar vardı ki bu kısma sadece mutfağın içinden geçiliyordu.

Bir tek kız vardı tezgâhta. Fazla müşteri yoktu. Kız masaya geldi en fazla yirmi yaşında olabilirdi. 1,60 boyunda, etine dolgun, güzel vücutlu, ablak yüzlü, iri burunlu, uzun kara saçlı, açık tenli, bakışları donuk, suratsız bir kızdı bu. Maya, menüye bakmıştı. Bir tane zeytinyağlı sarma ile kola istedi. Hafif bir öğle yemeği yemeye karar vermişti. Kız, siparişi beş dakika içinde getirdi. Maya onunla konuşmak istiyordu ama o sırada gelen başka müşteriler kızın o masalara yönelmesine neden olunca vazgeçti. Parasını ödedi, kalktı.

Şimdi güneydeki kayalara doğru yürüyordu. Selo’yu bulacaktı.

***
6. Bölümün Sonu

 7. Bölüme Devam Ediniz: Sebil Apartmanı’ndan Tarihe Bakan Adam

Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder