23 Nisan 2018 Pazartesi

4. Bölüm: Sarıkent: Maya Mor İz Peşinde

Önce 3. bölümü okuyunuz



AN


“Bu kadın başımı derde sokabilir. 
Adam da… 
Dikkatli olmalıyım. 
Belki de bunun için çok geç kaldım.”


Maya’nın uçaktan indikten sonraki ilk işi araba kiralamak oldu. Sarıkent’e doğru yola çıktı. Eski kaldığı pansiyonda değil de ona yakın başka bir pansiyonda önceden yer ayırtmıştı. Pansiyon sahile yakındı, üst kat balkonu batıya bakıyordu, huzur verici bir deniz manzarasına sahipti. Maya, başındaki yara belli olmasın diye küçük bir eşarp takmıştı. Onu da yaratıcı bir zariflikle bağlayıp, hoşluk yapmıştı. Yine de kısa saçları belli oluyordu ama bunun için de yalanı hazırdı. Kanser tedavisi gördüğünü söyleyecekti.

Pansiyonun adı, “Gül Teyze Pansiyonu”ydu. Pansiyon sahibinin adıydı bu. Bina iki katlı, çivit renkli, tertemiz bir yerdi. Üçüncü kat daha çıkılmamış ama her an kat çıkılacakmış gibi dümdüz bırakılmıştı. Her katta dört oda, odaların içinde banyo vardı. Odanın bir köşesine küçük bir buzdolabı konmuş, üstüne tezgâh görevi görecek küçük bir ahşap tahta yerleştirilmişti. Odalar balkonluydu, buralara portatif bir çamaşır kurutacağı konulmuştu. Maya bu ayrıntıyı gözden kaçırmayarak gülümsedi. Kaldığı birçok yerde çamaşırlarını çok kere balkon demirlerinde, yatak başlarında, bin bir yaratıcıkla bulduğu yerlerde kuruttuğu çok olmuştu. Gül Teyze ellisine yaklaşmış; orta boylu, pamuk gibi beyaz, yumuşacık tenli, güçlü bir bedene sahip, dilbaz bir kadındı. Kızları ve damatlarıyla birlikte yaklaşık on beş yıldır bu işi yapıyordu.


Sarıkent adı verilmiş olan sayfiye beldesinin mazisi, pansiyonun mazisinden biraz daha fazlaydı. Burası on yedi yıl önce kurulmuş, Sarı Koy denilen minik koyun etrafı, boy boy ve renkli binalarla sarılmıştı. Buraya Sarı Koy adının neden verildiği bilinmiyordu. Kimisi koy bakirken etrafının sarı yabani papatyalarla süslü olması nedeniyle bu ismin verildiğini iddia ederken; diğer bir kısım, Sarıkent sitesi kurulduktan sonra koya da Sarı Koy denilmeye başlandığını iddia ediyordu. İnsanın yazdığı tarihi henüz yoktu Sarıkent’in. Yeni yazılmaya başlanmıştı, şimdilik dillerde yazılıyordu. Belde sakinlerinin yakın dönem anılarından süzüp çıkardığı anlatılar, ileride yazılı hale dönüştüğü andan itibaren kalıcı olacaktı. O tarihin neleri kapsayacağı henüz belli değildi. Kimse hatta kendisi bile bilmiyordu ama biri, beldenin tarihine yeni söylenceler eklemek üzere buraya gelmişti.

Koy, yakın çevresindeki birçok koydan farklı olarak minik bir kumsala sahipti. Kumsalın bittiği yerlerde deniz; irili ufaklı taşlarla ve giderek büyüyen kayalarla arkadaşlık ediyordu. Yukarıdan bakıldığında kenarları şişkin, ortası çukur bir ayçöreği gibiydi Sarı Koy. Denizden yüksek, kayalık kuzey bölümüne küçük bir iskele yapılmıştı. Balıkçı tekneleri, motorlar, ara sıra gelen yatlar buraya yanaşıyordu. Köydeki evler, parlak renklerle, özellikle sarının çeşitli tonlarıyla boyanmıştı. Bu haliyle İtalya’nın sevimli kasabası Manarola’ya benziyordu. Yalnız evler deniz kıyısındaki kayalara doğru değil, koyun arkasında kalan, hafif bir eğimle yükselen küçük tepeye doğru genişlemişti. Evlerin hala ulaşmadığı tepe noktasında; maki tarzı küçük bitkiler, az sayıda kızılçam, sonradan dikilmiş olduğu iddia edilen zakkumlar vardı. Tepenin arkası ve yan tarafındaki bayırlar hala bakirdi ve mevsimine göre yetişen çeşitli Ege otlarıyla doluydu. Gelincikler; yeşillikler arasından yer yer yoğun olarak görünüp, göz alıcı kırmızısıyla, manzarayı şenlendiriyordu.

Küçük kumsalı, evlerden asfalt bir yol ayırıyordu. Ufak sayılabilecek kumsal kısmında haliyle binalar inşa edilmemiş, evler yolun kara tarafından itibaren yan yana, arka arkaya sıralanmışlardı. İskele yakınındaki kuzey-kayalarına; balıkçı meyhaneleri, kafe barlar yapılmış; sahil tarafındaki evlerin bahçeleri, alt katları; yer yer lokantalara, kafelere, barlara dönüştürülmüştü. Bu küçücük yerdeki yiyecek içecek mekânlarının bolluğu insanı şaşırtıyordu. Market görünümünde bakkal ve manavlar; evlerin aralarına, arka taraflara doğru yayılarak yerleşmişti. Güney-kayalarında site yönetimince işletilen aile çay bahçesi vardı. Resmi adı, Sarıkent Aile Çay Bahçesi olan bu şirin yer; küçük havuzlar, taşlı yollar ve çeşitli bitkilerle süslenmişti. Bahçenin çeşitli yerlerinde asmalar büyütülmüş, tahta kafesler üzerinden dolandırılarak gölge veren çardaklar oluşturulmuştu. Masalar ve sandalyeler salaş kafeleri hatırlatan tarzda basit tahtadan yapılmıştı. Aslında sandalyelerin beyaz plastikten olmaması mucize gibi bir şeydi. Ama tahta masaların üstü renkli muşambalarla kaplı olduğundan masaların ahşap olduğu sadece masa bacaklarından anlaşılabiliyordu. Oyun için ayrılan bazı masaların yeşil çuha ile kaplandığı görülüyordu. Burada her an taze ve ucuz çay içmek, beyaz peynirli ve domatesli “kumru” yemek mümkündü. Beldede fırın bile vardı, kumruları onlar yapıyordu. Çay bahçesini beldenin ilk sakinleri olan Sarıkentliler kurmuştu. Masalarda her çeşit kâğıt oyunu, satranç, tavla, domino oynayan birçok kişiyi özellikle erkekleri, sabahtan akşama kadar burada otururken görmek belde sakinleri için tanıdık, o nedenle de rahatlatıcı bir manzaraydı. Yeni gelen birileri hemen ertesi gün duruma uyum sağlayarak on yedi yıllık Sarıkentliymiş gibi buraya gelip gitmeye başlar, huzurun, ucuzluğun tadını çıkararak; gazetesini, kitabını okur, denize bakarak hülyalara dalar, müzik dinler, sessizliğin izin verdiği alçak sesle sohbet etme zevkini yaşar veya iki dakikada arkadaş olduğu oyuncu bir ekiple bir iki tur maç çevirirdi. Ortam, insanların kendini buraya ait hissetmesine olanak sağlayacak kadar sıradan, rahat, samimi ve müzik bağırtısı olmadığı için sessizdi.

Buraya ilk binayı dikenler emekli olmaya hazırlanan öğretmenlerdi. Oralı birilerinin bahçelerini satın alarak emekliliklerinde oturmak üzere bir “kooperatif site” inşa etmişler adına da Sarıkent Sitesi demişlerdi. Zamanla dört katlı, iki daireli, üç blok yan yana sıralanmış, sarı boyasıyla beldeye adını veren Sarıkent işte böyle doğmuştu. Her sene binalarının sarı rengini gururla tazeliyorlardı. Çünkü beldeye adını veren bu sitenin halkı, sarı renklerini bütün canlılığıyla koruma konusunda maddi ve manevi birlik içindeydi. Sonra inşa edilen binalardan bazıları da tıpkı Sarıkent’in renginde binalarını boyamak istemişlerdi ama aynı tonu hiçbir zaman tutturamamışlardı. Sarıkent site yöneticileri, o parlak sarı rengin tonunu nasıl tutturduklarını bir sır gibi saklıyorlardı.

Sayfiye köyünün demografik yapısı zamanla değişmişti. İlk kalanlar emekliler, öğretmenler veya memurlar iken; giderek emekli subaylar, hâkimler, bankacılar buraya yerleşmeye başlamış, ismi duyuldukça şehirden kaçmak, böyle bir yerde yaşamak isteyen daha genç nüfus için de çekim merkezi olmuştu. Artık burada sadece yazları kalan insanlar yoktu, yaz kış burada yaşamayı tercih eden en az otuz aile vardı ki bu ailelere gelen gidenlerle birlikte köy; canlılığını yaza göre çok daha düşük enerjiyle de olsa sürdürüyordu. Ev sahibi olup da burada devamlı kalanların çoğunun belli bir geliri, en azından emekli maaşı vardı. Bununla birlikte köy sakinlerinin balık tutarak, site binalarının genellikle arka bahçelerinde sebze ve meyve yetiştirerek geçimlerine sağlıklı bir katkıda bulundukları biliniyordu. Bazı sakinlerin şehirde öğrendikleri, buraya kapağı atarak bırakmak istedikleri o yılmaz girişimci ruhları; hayatın yavaş aktığı bu sayfiye beldesinde bile habis bir ur gibi nüksetmişti. Şimdilerde bazıları yukarıdaki göleti alıp; orada gelir getirici bağlar, bahçeler yaratmak sevdasına kapılmıştı. Ama bir sorun vardı: Aynı gölet üzerinde Bardacıklar Köyü sakinleri de hak iddia ediyordu.

Bu yazılı olmayan tarihi, pansiyona geldiği ilk gün Gül Teyze’den öğrendi Maya. Gül Teyze’nin pansiyonu bir aile işletmesiydi. Ailedeki herkes çalışıyordu. Diğer işyerlerinin çoğu da aile işletmesiydi. Yanında ücretli olarak işçi çalıştıran çok az kişi vardı. Biraz ilerideki, geçen sefer kaldığı pansiyon da bir aile işletmesiydi. Keza kayalıklardaki balıkçı lokantaları, sahile paralel cadde -cadde denilebilirse- kenarında uzanan kafe- bar karışımı yerler de… Aile işletmesi olmayan bir yer neredeyse, yok gibiydi.

*

Maya Mor, ilk gün odasında dinlendi. Bu sefer soğanı kat kat soyacaktı. Ertesi sabah kahvaltı etmeden sahile indi, saat yediydi, çok az kişi ayaktaydı. Sahilde koştu, günlerdir ritmini, süresini ve teknik içeriğini arttırdığı spor hareketlerini yaptı. Küçük, parlak, lacivert renkli koyun buz gibi sularında yüzdü. Biraz güneşlendi sonra pansiyonuna gelip kahvaltı etti. O normal bir turistti, buraya dinlenmeye gelmişti. Şapkasını veya yüzerken taktığı eşarbını başından hiç çıkarmamıştı. Öğleyin pansiyonun arka bahçesindeki asmalı çardağın gölgesine yerleştirilmiş şezlonga uzandı, saatlerce kitap okudu. Tabletini açıp internette gezindi, haberleri okudu. Projeyle ilgili gelişmeleri takip etmek için grup içi yazışmalara baktı.

Akşamüstü odasına çıktı uyudu. Altı gibi kalkıp bir daha deniz kenarına gitti. Bu sefer önce kısa bir yürüyüş yaptı, yürüyerek yandı, biraz denize girdi, pansiyona geldi, duş aldı, giyindi, süslendi. Akşam yemeği için hazırdı. Aşağı inip kenardaki bir masaya kurularak etrafını gözlemlemeye başladı.

Gül teyzenin damadı kocaman bir mangal yakmış; köfte, sucuk, tavuk but ve kanadı ile dana biftek kızartıyordu. Etlerin üzerinde sos yoktu, sade olarak ızgara üzerinde cazırdayarak kızarıyorlardı. Yağlar kömüre damladıkça ortaya saçılan o delirten koku Maya’nın iştahını açmış, günlerdir süren iştahsızlığı sona ermişti. Kendini korkunç derecede aç hissediyordu. Zaman zaman ortaya çıkan vejetaryen olma arzusunu bu akşamlık da aklından silmeye karar verdi. Yine de, “insanların ete olan bu bağımlılığı hiç yok olmayacak,” galiba diye düşünmeden edemedi. Gül’ün küçük kızı Ayşe, güzel bir salata yapmıştı, domatesler bahçedendi, soğanlar tuzla ovulmuş, yıkanarak, sıkılarak öldürülmüştü. İçinde ince dilimlenmiş hıyar, taze acı sivri biber ve taze nane vardı. Sos olarak bol limon ve sızma zeytinyağı, bir kâsede birbiriyle karıştırılmadan, tek tek salataya katılmıştı.

Maya biraz kızarmış biftek ve köfte alarak, salatayla yedi. Yanında iki duble rakı içti. Tek başına oturdu. Onunla konuşanlar oldu o da onlara cevap verdi. Onlarla samimi olarak konuştu. Yine de masasına gelip rahatsız eden olmamıştı.

Yemek bitince masaya Gül Teyze’nin büyük kızı Serpil yanaştı. “Nereden geldiniz?” diye sordu aslında bilmesi gerekirdi, dün sabah kaydını yaparken annesine söylemişti. Belki de konuşmamışlardı ki Maya bunun mümkün olmadığını düşündü.

“İstanbul” dedi Maya, “ismim Maya.” Mor adını söylememişti.

“Adınızı biliyorum, benimki de Serpil. Şu iri yarı adam kocam olur,” dedi gülerek ve içki taşıyan genç adamı işaret ederek: “Onu içgüveysi olarak aldık.”

“Akraba mısınız?” dedi Maya, çünkü benziyorlardı. Beyaz ten, kumral saçlar, iri ama şişman olmayan kuvvetli bir vücut.

Serpil, “evet ama uzaktan,” dedi. “Biz iki kardeş, iki erkek kardeşle evlendik. Aslında babamın Karabük’ten köylüsü imişler, buraya iş için geldiler, öyle tanıştık. Sonra da burada kaldılar işte.”

“Babana ne oldu?”

“O beş sene önce bir kazada öldü. Denizde.” Sustu, gözleri uzaklara daldı. “Babamla annem burayı birlikte yapmışlar, işletmişler sonra biz de yetişince biraz daha büyüttük. Üst katı daha iki sene önce çıktık yoksa burası tek katlıydı. Allah kısmet ederse seneye de üst kaçı çıkacağız.” Soran gözlerle Maya’ya baktı, “yalnızsınız galiba, var mı gelecek birileri?”

“Belki bir arkadaşım gelecek, işlerini ayarlayabilirse. Ben bir hastalık geçirdim.” Saçlarını hafifçe göstermişti bunu söylerken. “Tedavi gördüm. Şimdi iyiyim, doktorum tatil yapmamı önerdi. Burada bir arkadaşım kalmış birkaç yıl önce, o tavsiye etti ben de geldim. Sakin bir yer istiyordum. Deniz, güneş, kitap, daha ne isterim.” Burada kıkırdamıştı. Maya’yı yakından tanıyan birisi bu kıkırdama karşısında irkilebilirdi.

Serpil üzüntüyle bakıyordu, biraz da konuyu değiştirmek için sohbeti sürdürdü.

“Ne iş yapıyorsunuz?”

“Çevirmenim” dedi Maya. “ Daha çok ilaç firmalarının prospektüslerini çeviriyorum, evimden çalışıyorum. Buraya da biraz iş getirdim. Fırsat buldukça uğraşacağım. Fotoğraf da çekerim,” önemli bir şey olmadığını belirtmek için omzunu silkerek devam etti, “hobi olarak.”

“Facebook’un var mı?” dedi Serpil gülerek, elini cebine atmış, telefonunu çıkarıyordu.

“Yok” dedi Maya, yalan değildi dediği.

Şaşıran Serpil, “herkesin var,” dedi Maya’nın gülümseyerek kendine bakan yüzüne. “Biz müşterilerimizle Facebook ile kışın da görüşmeyi sürdürürüz. İnsan aile gibi oluyor.”

“Tam da onu tahmin etmiştim zaten.” Maya’nın bu tür samimiyetler kurmaya niyeti yoktu.

*
Akşam yatmaya hazırlanan Maya’nın telefonuna bir mesaj düştü: “Neredesin, iyi misin?” Bunu yazan Nysa’ydı. Maya yazarak cevap verdi.

“İyiyim, pansiyondayım, uyumak üzereyim. Kor nasıl?”

“Kor iyi. Beni habersiz bıraktın!”

“Sana, ‘hayır!’ demiştim, tarzım değil.”

“Mor… Merak ediyorum seni.”

Maya irkildi, kendine Mor diyen biri daha hayatına girmişti. Ailesi ve bazı okul arkadaşları ve kocası… “Kaç kişiler, bir ara saymam lazım.”

“Belki arada yazarım ama her gün bekleme.” “Demek zorunda kaldım.”

“Neredesin?”

“Söylemiştim. Olayın geçtiği yerin yakınlarında bir pansiyondayım.”

“Söylememiştin, adı ne oranın?”

Maya konuşmayı devam ettirmek istemiyordu, “Nysa, uyumak üzereyim, iyi geceler.”

“Seninki bugün buraya geldi.” Nysa’nın gizemli havası ve o seninki kelimesi; Maya Mor’a o kimin, kim olduğu bilgisini çoktan vermişti. Anlamamış gibi yapıp sordu: “Kim?”

“Savcı Bey. Seni merak etmiş. Hadi iyi geceler.” Nysa artık online değildi. Çıkmıştı.

Bir iki saniye içinde Maya, Nysa’yı telefonla aramıştı bile.

“Ciddi misin sen, yoksa şaka mı yapıyorsun?”

“İşte böyle aratırlar canım,” diyen Nysa’nın kahkahaları kulaklarında çınlarken telefonu kapattı Maya. Bu sefer Nysa aradı ama Maya açmadı. Nysa tekrar yazdı. “Doğru söylüyorum. Şaka değil.”

Maya tekrar aradı. “Eeee?” “Sadece senin neler söylediğini merak ediyorum.”

“E’si o işte. Eve geldi, ben de sendeydim, seni sordu. Tanıştık. Müthiş bir adam, bir saniyede aşık olur insan.” Bu aslında keşif amacıyla ortaya atılmış, kapı açıcı bir soruydu. Maya Mor, adamın ne dediğini, Nisan’ın ne dediğini sordu ısrarla ama Nysa yanıtlamadı, nerede olduğunu söylemezse hiçbir ayrıntıyı ona anlatmayacaktı. Bu şantaj Maya’nın canını sıktı telefonu kapattı, o akşam bir daha görüşmediler. “Bu kadın başımı derde sokabilir. Adam da… Dikkatli olmalıyım. Belki de bunun için çok geç kaldım.”
***
Dördüncü Bölümün Sonu

Beşinci Bölüme Devam Ediniz:  Sebil Apartmanı: Beklenmeyen Misafir

Dilara K. Tüfekçioğlu
*Her hakkı saklıdır. Hiç bir yerde yayımlanamaz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder