Önce 7. bölümü okuyunuz:
Maya Mor, Berrak Kafe’den ayrıldıktan sonra, arabasına gitti. Arabasını gözlerden uzak bir yere bırakmıştı. Burada kıyafetini değiştirdi sonra da arabadan çıktı. Sahil caddesine indiğinde bir kafenin gölgede kalan camının önünde durup kendine baktı. Başına; siperliği uzun, koyu mavi, armasız bir kep takmıştı. Üstünde kolsuz, vücuduna oturan, yuvarlak yakalı mavi renkte bir tişört; altında dar, kota benzeyen ama oldukça esnek bir kumaştan yapılmış, neredeyse tayt gibi duran bir pantolon vardı. Bölgedeki sıcaklık düşünüldüğünde bu kıyafet burası için fazlaydı ama başkalarının bilmediği bir şey vardı: Gerek tişörtü, gerekse pantolonu; özel ve el dokuması bir kumaştan yapılmıştı. Bunları, Latin Amerika ülkelerinde dolaştığı sıralarda keşfettiği yerel dokumacılara yaptırmıştı Maya. Kumaş sık dokunmamış, dikkatli bakmayan bir gözün anlayamayacağı bir gevşeklikle örülmüştü. Bu gevşek ve geçirgen doku, dışarıdaki havanın içeri girmesine, içerideki sıcaklığın dışarı çıkmasına olanak sağlıyordu. Aralarda keten ipliği de kullanılmıştı o da teri emiyordu. Gözüne, yüzüne tamamen oturan bir güneş gözlüğü takmıştı. Ayakkabıları spor, yürüyüş ayakkabısı gibiydi ama ayakkabılarının burnuna ve arkasına yerleştirilen kirli beyaz renkte metaller vardı ki bunların ne olduğu anlaşılmıyor, ayakkabıya süs olarak yerleştirilmiş lastikler gibi duruyordu. Bunlar oldukça sertti. Birinin bacağına bunlarla vurmak o kişiyi acıdan çıldırtmak demekti. Kemiğin kırılması da mümkündü tabii.
Maya, bunları bazı durumlarda birkaç kere denemiş ve oldukça iyi sonuçlar almıştı. Ve bu metallerin bir özelliği daha vardı. Daha öldürücü bir özellikti bu. Metaller şu anda kapalıydı. Maya isterse onları açar, iyice sabitleyerek yerinden oynamaz hale getirirdi. Metaller açıkken; yere paralel uzanan, ileri doğru fırlamış, ufak, yuvarlak keskin bir bıçak oluyordu. Jilet keskinliğinde dört bıçak. Maya iki önde ve iki arkada olmak üzere ayakkabılarında dört küçük keskin bıçak taşıyordu. Fikir ve tasarım, tamamen kendine aitti. Meksika’da bulduğu bir ayakkabıcıyla birlikte uğraşıp, yapmışlardı.
Küçüklüğünden beri aralıksız spor yapmış, yüzmüş, basketbol oynamış olan Maya için dövüş sanatlarında ustalaşmak zor olmamıştı. Amerika’da geçirdiği yıllarda buna başlamış ve özellikle Latin Amerika günlerinde kendini çok geliştirmişti. Bunu mecbur olduğu için yapmıştı. Yapacak gücü, zekâsı ve cesareti olduğunu da biliyordu.
Şu anda onu uzaktan gören biri 1.80 boyunda zannederdi. Çok dik yürüyordu. Sırtında küçük bir sırt çantası vardı. Doğrudan karşıya bakıyordu, bir eli pantolonunun belindeydi. Kemerinin de bir çok marifeti vardı. Kemerin içinde oldukça sağlam çok ince, kemer boyunun üç katı bir sicim, büyük kemer tokasının içinde de çeşitli iğneler ve kesici, delici, birçok minik alet bulunuyordu. Maya’nın bu karakterinin adı: Kali’ydi.
Maya bu gizli donanımını önceki gelişinde yanında getirmemişti. O olay sırasında polislerin arabasını aradıkları belliydi çünkü silahını bulmuşlardı. Maya, geçen sefer bunlar yanında olmadığı için memnundu. Buralara ilk gelişinde sadece tabancasını getirmekle yetinmiş ama olay günü, yanına almayıp arabasında bırakmıştı. Gündüz vakti gerçekleşen, hiç tahmin etmediği o saldırıyı, silahı olsaydı da önleyemezdi zaten.
Maya böyle giyinmişti çünkü güneydeki kayalıklara doğru gitmek niyetindeydi. Orasının ıssız olduğunu biliyordu. Bu sefer tedbir almadan gitmeyecekti.
Resmi adı Sarıkent Aile Çay Bahçesi olan ama halk arasında kısaca Halk Kahvesi denilen bahçenin güney yönündeki sınırından başlayan, yol olduğunu düşündüğü, belli ölçüde kırılarak ve doldurularak güya düzeltilmiş kayaların üstünden geçerek yürüdü Maya Mor. Onu görenler başını çevirip ona bakıyorlardı ama o hiç aldırmadı. Bu haliyle kayalara tırmanmak üzere yola çıkmış bir sporcu gibi duruyordu.
Halk Kahvesi giderek arkasında kaldı, tırmanmaya devam etti. Görece daha rahat yürünebilen güya-yoldan ayrılmıştı. Kayalardan aşağı indi sonra tekrar bir kayaya tırmandı. Orada durdu, az ilerdeki küçük barakayı görmüştü.
Maya, kayaların üzerine uzandı. Sırtındaki sırt çantasını açarak küçük bir dürbün çıkarıp kulübeyi gözlemeye başladı. Maya’ya göre; kendisine saldıran kişinin, herkesten uzak yaşayan, münzevi gibi görünen ama aslında türlü kirli işler çeviren biri olma ihtimali yüksekti. Burayı Şeyda Nur’dan duyduğu andan itibaren mutlaka gelip görmesi gerektiğini düşünmüştü.
Güneş, güneyi dolaşmış batıya doğru yol alırken, gün akşama dönerken; Kali- Maya arkasında bir ses duyup, dönerek sırt üstü kendini yere yapıştırdığı an, adamı gördü. Saçı sakalı birbirine karışmış iri bir adam şaşkınlıkla kendisine bakıyordu. Adamın elinde hiçbir şey yoktu, tehdit eder gibi görünmüyordu. Kali-Maya yattığı yerden adama tekme atıp onu düşürecekken son anda kendini tutmuştu. Ayağa kalkan bacağını aşağı indirip, fırladı. “Kayalardan yuvarlayabilirdim. Ölebilirdi veya ciddi yaralanabilirdi.”
“Korkuttunuz,” dedi Kali-Maya. Sesi buz gibi sakindi. Tetikte bekliyordu.
Adam şaşkındı, soluğunu tutarak, “benim evim,” diyebilmişti sadece, eliyle kulübeyi gösteriyordu. “Ne arıyorsunuz burada?” Bu söylediğini zor anladı Kali-Maya, dudaklarının arasından tıslayarak çıkarmıştı bu kelimeleri. Adamın öfkesi ve korkusu yeni yeni ortaya çıkıyordu. “Korku saldırganlaştırır. Sakinleştirmek lazım.”
“Geziyordum,” dedi Kali-Maya doğal bir ses tonuyla. “Yasak değil herhalde?”
“Yok,” dedi adam. Şimdi biraz daha aklı başındaydı, “ama elinizde dürbün, öyle uzanmış olarak.” Cümle kuramayacak kadar gergin, diye düşündü Kali-Maya. Adam devam etti, ilk şaşkınlığını atlatmıştı, öfkesi daha belirgindi artık: “Beni gözetliyordunuz!”
“Hayır,” dedi Kali-Maya, “sadece sizi değil, buradaki her şeyi gözetliyordum. Adam duyduklarına inanamayarak baktı kaldı: “Ne? Bir de itiraf ediyor. Kim bu?”
Maya’da yalan çoktu. Olağanüstü bir şey yokmuş gibi sakin sakin anlattı. Televizyonda haber sunan bir BBC spikerinin mesafeli konuşmasını taklit ediyordu. “Bir arkadaşım yukarıdaki gölette saldırıya uğradı. Eşyaları kayboldu. Ben de etrafta araştırma yapıyorum.”
Bırakın sakinleşmeyi, adam daha da şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemeyerek sağa sola bakınıyordu. Yine kısa konuştu:
“Siz mi?” Bütün söyleyebildiği buydu.
“Neden öyle söylediniz?” “Kadın olduğum için mi?”
“Bilmem,” dedi adam. Gerçi ne kadınlar tanımıştı. Biraz tereddütle baktı Maya’ya. Onda bir güç vardı. Her şeyi yapabilecek bir güç. Bunu hissetmişti.
“Ama bunu niye polis yapmadı?” Sonra elini boş ver dercesine salladı. Daha fazla konuşmak istemiyordu, fazla bile konuşmuştu.
Yürüyüp gitmeye hazırlanırken; Kali-Maya bir yılan esnekliğinde gelip karşısına dikildi adamın.
“Bir dakika! Öylece çekip gidemezsiniz. Sizinle biraz konuşmak istiyorum.”
“Hayır!” dedi adam. Sesi keskindi. “Ben istemiyorum!” Yürüdü gitti. Maya bu karakteri ile adamı korkutmuştu. Maya Mor, bir saniye kadar düşündü, karar verdi sonra kabuğunu çıkardı attı üstünden. Önce kafasındaki şapkayı sonra da güneş gözlüğünü çıkardı, yüzünü yumuşattı, öne iyice çıkmış göğüslerini içeri aldı, boyu şimdi daha ufak görünüyordu. Daha kırılgan, daha insani yumuşak bir gövdesi vardı artık. Şimdi adama rica eden biri olarak bakıyordu. Bu Maya Mor’du.
“Sizi korkuttum. Anlattığım olay benim başıma geldi. Bakın!” diyerek başını gösterdi. “Burası hakkında bilgi almak istiyorum. Birilerinden beldenin en eskisi olduğunuzu duydum. Saldırıya uğramış biri olarak tedbirli davranmakta haklı olduğumu düşünüyorum. Buralara bakmaya gelmiştim, sizinle bu şekilde karşılaşacağımı hiç düşünmedim. Sizi korkuttum özür dilerim.” İçten konuşmuştu. Dostça adamın gözlerinin içine bakıyordu.
“Kadın değişti. Gözümün önünde değişti. O şimdi başka biri.”
Bu düşünceler kafasından hızla geçse de adam tam olarak olan bitenin bilincinde değildi. Bunları belki sonra düşünecekti. Adam susup şaşkınlıkla kadına bakmaya devam etti. Ne diyeceğini bilemiyordu.
“Konuşalım,” dedi Maya tekrar.
Adam, “Ne oldu orada anlatın.” dedi. Nihayet tam bir cümle kurmayı başarmıştı. Dinlemek üzere kayaya oturdu. Maya Mor’un münzevi olarak düşündüğü şahsın saçı, sakalı bıyıkları çok uzamış, birbirine karışmıştı; bütün yüzü hatta anlı dahil; beyazlaşmış, kıvır kıvır tüy, sakal ve saçla kaplıydı. Bunları kesse onu tanıyamam, diye düşündü Maya. Sadece gözleri onu elverirdi ama koyu bir gözlük takması durumunda bu ipucu da işe yaramazdı. O nedenle kulaklarına bakmaya çalıştı. Onlar da saçlarıyla yarı yarıya örtülmüştü. Ellerine baktı. Uzun ince parmaklıydı, kocaman elleri vardı, yıpranmıştı ama kaba değildi. “Güzel elleri var.” Tırnakları uzundu, düzgündü. “Kalem tipi parmaklar.” Birden daha iyi bir ipucu buldu Maya. Adamın sol elinin orta parmağı içeri kıvrık duruyordu.
Maya oturmadı. O, ilerideki kulübeye gitmek istiyordu. “Kulübenizde konuşsak? Burası çok sıcak.”
“Olmaz,” dedi adam, “kulübeme başka bir insan giremez hele bir kadın asla!” “Bir kadın düşmanı mı?”
“Kadınları sevmiyor musunuz?” Maya bu soruyu tarafsızca sormuştu. “Olabilir. Ama neden?”
“Kimseyi sevmiyorum ama kadınları daha çok sevmiyorum!”
Maya, neden, diye sormadı. Belli ki anlatmayacaktı. Kendisi de bir kayaya oturdu ve kim olduğunu o gün olanları tek tek anlattı. Adam sesini çıkarmadan dinlemişti.
“Neden buraya geldin?”
“Hesaplaşmak için,” diye düşündü Maya ama bunu elbette söylemedi. Onun yerine ağzından şunlar çıktı: “Nedenini öğrenmek istiyorum. Suç cezasız kalmamalıdır. Yoksa bir daha, bir daha yaparlar. Başkalarına da yaparlar.” Bu söyledikleri de doğruydu ama gerçeğin sadece bir parçasını ifade etmişti.
“Hesap var, hesap var! Bazı hesaplar kapatılamaz!” dedi adam.
“Vay vay! Adamımız açılmaya başladı" diye düşündü Maya, sonra şöyle dedi: “Mesela?”
“Mesela bu. Kimin yaptığı bile belli değil.”
“Bulacağım.”
“Bulunca öldürecek misin?” dedi adam alaycı bir edayla. Maya gözlerinden bir ışık geçtiğini gördü adamın.
“Hayır,” dedi Maya gülerek. Yok artık, gibilerinden adama bakıyordu. “Polise ileteceğim. Onların bir şey bulacağı yok. Yardımcı olmak lazım.” Bunları öyle bir söylemişti ki; sanki Maya’dan daha saf, daha hakiki, daha sadık bir vatandaş bulamazdınız bu dünyada.
“Hah, polis!” dedi, adam. “Buralı birisiyse iki saat sonra salıverirler. Zaten ölümle sonuçlanan bir olay değil bu. Ölmemişsin.”
“Ben bu olayı; saldırı, hırsızlık ve ölüme terk etme -ki ölebilirdim, şeklinde tanımlamayı tercih ederim. Bunlar yasalara göre ciddi suçlardır.”
Adam düşünerek baktı kadına. Gözleri koyu kahverengiydi. Küçük ve yuvarlak gözleri, gözlerini güzel gösteren, uzun ve gür kirpikleri vardı.
“Gel!” Ayağa kalktı adam. Birlikte kayalardan yürüyerek aşağıda kulübenin olduğu minicik kumsalı olan o küçük koya doğru yürüdüler. Maya bir keçi gibi kayalar üzerinde sekiyordu. Adam da alışkındı o da çok zorlanmıyordu ama hareketlerinde bir güçsüzlük vardı.
Alkol diye düşündü Maya, Bu adam alkolik olabilirdi ama şu anda ayık görünüyordu. Her şeyi ve kimliğini açık ettiği için biraz pişmandı. Ama başka türlü adamı konuşturamayacaktı ve bu olaydan sonra buraya başka bir karakteri ile de gelemezdi. Bu dikkat çekerdi.
Adam kulübeye girdi. Derme çatma olmayan gayet düzgün prefabrik bir kulübeydi burası. Belli ki malzemeleri bir yerlerden ısmarlamış ve muhtemelen parçaları birleştirerek burayı kendisi yapmıştı. Yere beton dökülmüş, prefabrik ev onun üstüne yerleştirilmişti. Evin güneşliği bile vardı, kuzeye bakıyordu. Bu durumda her zaman gölgede kalan bir taraçaya sahipti. Maya iki şezlongdan birine oturdu. Kulübenin az ilerisinde bir açıklık ve tek tük ağaçlar vardı. Ağaçlar tepelere doğru sıklaşıyordu. İlerideki açıklıkta bulunan bitkilerin asma, orasının da bağ olduğunu düşündü Maya. “Bağı olan bir adam. Allah bilir şarap da yapıyordur.” Hemen kulübeye yakın, yan yana duran iki ağaca hamak yapılmıştı. Adam kulübeye gitti, geldiğinde elinde bir şey vardı: Tripod. Maya heyecanla ayaklandı. “Bu senin mi?” dedi adam.
Maya baktı, ayaklardan birinin arkasına kazıdığı, MM harflerini buldu. Adama gösterdi. “Evet, ta kendisi. Benim kaybolan tripodum bu.” Şimdi soran gözlerle adama bakıyordu.
“Midye çıkarmak için iskelenin orada dalmıştım. Kayaların üstünde kalmış. Aldım çıkardım.”
“Denizin içindeki kayalarda mı?” diye sordu Maya
“Herhalde. Ben ne dedim? Daldım dedim.”
“O zaman biri iskeleden bunu denize atmış olmalı.”
“Olabilir. Rüzgâr ve dalgalar sürüklemiş de olabilir. Burası rüzgârlı bir yer. Deniz zaman zaman çok sert olur. Belki başka yerden attılar, buraya kadar sürüklendi.”
Maya buraya geldiğinden beri ilk kez olayla ilgili doğrudan bir kanıt buluyordu.
“Ne zaman buldun bunu?”
“On gün vardır.”
“Kayalara sıkışmış olmalı. Yoksa giderdi.”
“Evet,” dedi adam. “Bir bacağı sıkışmıştı. Biraz uğraştım kurtarmak için.”
Maya inceledi. Sadece bir bacakta belirgin çizikler vardı. Sıkışan bacak bu olmalıydı. Diğer yerlerinde çizik falan yoktu. Tertemiz duruyordu. Bu iskeleden atılmış, diye düşündü. “Sürüklenmiş olsaydı bu kadar temiz olmazdı. Oraya atılmış, bir bacağı kayaların arasına sıkışmış ve orada kalmış.” Bu düşüncesini adama söylemedi. Adamla ilgili kuşkuları dağılmaya başlamıştı. “O yapmış olsaydı, bunu bana göstermezdi.”
“Bunu alıyorum.” Adam omzunu silkti: “Ne istersen yap.”
İkisi de ayakta duruyordu. Maya gitmesinin beklendiğini biliyor ama kalıp daha fazla konuşmak istiyordu.
O anda bir havlama kapladı ortalığı, bağın oradan kocaman beyaz bir köpek geliyordu. “Kocaman. Bu ne böyle?” Beyaz köpek yaklaşınca anladı Maya onun ne olduğunu. O bir Kangal’dı.
“Oooo bir Kangal”
“Hayır,” dedi adam, bir yandan da köpeği, “şişşt” sesi ile susturmuştu. “O bir Akbaş.”
Maya, gözlerini dikmiş kendisine bakan, bütün tüyleri kabarmış, gerginlikten titreyen köpeğin yüzüne daha dikkatli baktı. Başı beyazdı. Kangala özgü siyah renkli tüyler yoktu.
“Adı nedir?”
“Serkeş”
7. Bölüm: Sebil Apartmanı’ndan Tarihe Bakan Adam
Çakırcalı, buraların yerel halkı için
Robin Hood’un Ege versiyonuydu.
Babaannesi bile Çakırcalı’ya inanır,
onun zenginden alıp, yoksula verdiğini söylerdi.
Maya Mor, Berrak Kafe’den ayrıldıktan sonra, arabasına gitti. Arabasını gözlerden uzak bir yere bırakmıştı. Burada kıyafetini değiştirdi sonra da arabadan çıktı. Sahil caddesine indiğinde bir kafenin gölgede kalan camının önünde durup kendine baktı. Başına; siperliği uzun, koyu mavi, armasız bir kep takmıştı. Üstünde kolsuz, vücuduna oturan, yuvarlak yakalı mavi renkte bir tişört; altında dar, kota benzeyen ama oldukça esnek bir kumaştan yapılmış, neredeyse tayt gibi duran bir pantolon vardı. Bölgedeki sıcaklık düşünüldüğünde bu kıyafet burası için fazlaydı ama başkalarının bilmediği bir şey vardı: Gerek tişörtü, gerekse pantolonu; özel ve el dokuması bir kumaştan yapılmıştı. Bunları, Latin Amerika ülkelerinde dolaştığı sıralarda keşfettiği yerel dokumacılara yaptırmıştı Maya. Kumaş sık dokunmamış, dikkatli bakmayan bir gözün anlayamayacağı bir gevşeklikle örülmüştü. Bu gevşek ve geçirgen doku, dışarıdaki havanın içeri girmesine, içerideki sıcaklığın dışarı çıkmasına olanak sağlıyordu. Aralarda keten ipliği de kullanılmıştı o da teri emiyordu. Gözüne, yüzüne tamamen oturan bir güneş gözlüğü takmıştı. Ayakkabıları spor, yürüyüş ayakkabısı gibiydi ama ayakkabılarının burnuna ve arkasına yerleştirilen kirli beyaz renkte metaller vardı ki bunların ne olduğu anlaşılmıyor, ayakkabıya süs olarak yerleştirilmiş lastikler gibi duruyordu. Bunlar oldukça sertti. Birinin bacağına bunlarla vurmak o kişiyi acıdan çıldırtmak demekti. Kemiğin kırılması da mümkündü tabii.
Maya, bunları bazı durumlarda birkaç kere denemiş ve oldukça iyi sonuçlar almıştı. Ve bu metallerin bir özelliği daha vardı. Daha öldürücü bir özellikti bu. Metaller şu anda kapalıydı. Maya isterse onları açar, iyice sabitleyerek yerinden oynamaz hale getirirdi. Metaller açıkken; yere paralel uzanan, ileri doğru fırlamış, ufak, yuvarlak keskin bir bıçak oluyordu. Jilet keskinliğinde dört bıçak. Maya iki önde ve iki arkada olmak üzere ayakkabılarında dört küçük keskin bıçak taşıyordu. Fikir ve tasarım, tamamen kendine aitti. Meksika’da bulduğu bir ayakkabıcıyla birlikte uğraşıp, yapmışlardı.
Küçüklüğünden beri aralıksız spor yapmış, yüzmüş, basketbol oynamış olan Maya için dövüş sanatlarında ustalaşmak zor olmamıştı. Amerika’da geçirdiği yıllarda buna başlamış ve özellikle Latin Amerika günlerinde kendini çok geliştirmişti. Bunu mecbur olduğu için yapmıştı. Yapacak gücü, zekâsı ve cesareti olduğunu da biliyordu.
Şu anda onu uzaktan gören biri 1.80 boyunda zannederdi. Çok dik yürüyordu. Sırtında küçük bir sırt çantası vardı. Doğrudan karşıya bakıyordu, bir eli pantolonunun belindeydi. Kemerinin de bir çok marifeti vardı. Kemerin içinde oldukça sağlam çok ince, kemer boyunun üç katı bir sicim, büyük kemer tokasının içinde de çeşitli iğneler ve kesici, delici, birçok minik alet bulunuyordu. Maya’nın bu karakterinin adı: Kali’ydi.
Maya bu gizli donanımını önceki gelişinde yanında getirmemişti. O olay sırasında polislerin arabasını aradıkları belliydi çünkü silahını bulmuşlardı. Maya, geçen sefer bunlar yanında olmadığı için memnundu. Buralara ilk gelişinde sadece tabancasını getirmekle yetinmiş ama olay günü, yanına almayıp arabasında bırakmıştı. Gündüz vakti gerçekleşen, hiç tahmin etmediği o saldırıyı, silahı olsaydı da önleyemezdi zaten.
Maya böyle giyinmişti çünkü güneydeki kayalıklara doğru gitmek niyetindeydi. Orasının ıssız olduğunu biliyordu. Bu sefer tedbir almadan gitmeyecekti.
Resmi adı Sarıkent Aile Çay Bahçesi olan ama halk arasında kısaca Halk Kahvesi denilen bahçenin güney yönündeki sınırından başlayan, yol olduğunu düşündüğü, belli ölçüde kırılarak ve doldurularak güya düzeltilmiş kayaların üstünden geçerek yürüdü Maya Mor. Onu görenler başını çevirip ona bakıyorlardı ama o hiç aldırmadı. Bu haliyle kayalara tırmanmak üzere yola çıkmış bir sporcu gibi duruyordu.
Halk Kahvesi giderek arkasında kaldı, tırmanmaya devam etti. Görece daha rahat yürünebilen güya-yoldan ayrılmıştı. Kayalardan aşağı indi sonra tekrar bir kayaya tırmandı. Orada durdu, az ilerdeki küçük barakayı görmüştü.
Maya, kayaların üzerine uzandı. Sırtındaki sırt çantasını açarak küçük bir dürbün çıkarıp kulübeyi gözlemeye başladı. Maya’ya göre; kendisine saldıran kişinin, herkesten uzak yaşayan, münzevi gibi görünen ama aslında türlü kirli işler çeviren biri olma ihtimali yüksekti. Burayı Şeyda Nur’dan duyduğu andan itibaren mutlaka gelip görmesi gerektiğini düşünmüştü.
Güneş, güneyi dolaşmış batıya doğru yol alırken, gün akşama dönerken; Kali- Maya arkasında bir ses duyup, dönerek sırt üstü kendini yere yapıştırdığı an, adamı gördü. Saçı sakalı birbirine karışmış iri bir adam şaşkınlıkla kendisine bakıyordu. Adamın elinde hiçbir şey yoktu, tehdit eder gibi görünmüyordu. Kali-Maya yattığı yerden adama tekme atıp onu düşürecekken son anda kendini tutmuştu. Ayağa kalkan bacağını aşağı indirip, fırladı. “Kayalardan yuvarlayabilirdim. Ölebilirdi veya ciddi yaralanabilirdi.”
“Korkuttunuz,” dedi Kali-Maya. Sesi buz gibi sakindi. Tetikte bekliyordu.
Adam şaşkındı, soluğunu tutarak, “benim evim,” diyebilmişti sadece, eliyle kulübeyi gösteriyordu. “Ne arıyorsunuz burada?” Bu söylediğini zor anladı Kali-Maya, dudaklarının arasından tıslayarak çıkarmıştı bu kelimeleri. Adamın öfkesi ve korkusu yeni yeni ortaya çıkıyordu. “Korku saldırganlaştırır. Sakinleştirmek lazım.”
“Geziyordum,” dedi Kali-Maya doğal bir ses tonuyla. “Yasak değil herhalde?”
“Yok,” dedi adam. Şimdi biraz daha aklı başındaydı, “ama elinizde dürbün, öyle uzanmış olarak.” Cümle kuramayacak kadar gergin, diye düşündü Kali-Maya. Adam devam etti, ilk şaşkınlığını atlatmıştı, öfkesi daha belirgindi artık: “Beni gözetliyordunuz!”
“Hayır,” dedi Kali-Maya, “sadece sizi değil, buradaki her şeyi gözetliyordum. Adam duyduklarına inanamayarak baktı kaldı: “Ne? Bir de itiraf ediyor. Kim bu?”
Maya’da yalan çoktu. Olağanüstü bir şey yokmuş gibi sakin sakin anlattı. Televizyonda haber sunan bir BBC spikerinin mesafeli konuşmasını taklit ediyordu. “Bir arkadaşım yukarıdaki gölette saldırıya uğradı. Eşyaları kayboldu. Ben de etrafta araştırma yapıyorum.”
Bırakın sakinleşmeyi, adam daha da şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemeyerek sağa sola bakınıyordu. Yine kısa konuştu:
“Siz mi?” Bütün söyleyebildiği buydu.
“Neden öyle söylediniz?” “Kadın olduğum için mi?”
“Bilmem,” dedi adam. Gerçi ne kadınlar tanımıştı. Biraz tereddütle baktı Maya’ya. Onda bir güç vardı. Her şeyi yapabilecek bir güç. Bunu hissetmişti.
“Ama bunu niye polis yapmadı?” Sonra elini boş ver dercesine salladı. Daha fazla konuşmak istemiyordu, fazla bile konuşmuştu.
Yürüyüp gitmeye hazırlanırken; Kali-Maya bir yılan esnekliğinde gelip karşısına dikildi adamın.
“Bir dakika! Öylece çekip gidemezsiniz. Sizinle biraz konuşmak istiyorum.”
“Hayır!” dedi adam. Sesi keskindi. “Ben istemiyorum!” Yürüdü gitti. Maya bu karakteri ile adamı korkutmuştu. Maya Mor, bir saniye kadar düşündü, karar verdi sonra kabuğunu çıkardı attı üstünden. Önce kafasındaki şapkayı sonra da güneş gözlüğünü çıkardı, yüzünü yumuşattı, öne iyice çıkmış göğüslerini içeri aldı, boyu şimdi daha ufak görünüyordu. Daha kırılgan, daha insani yumuşak bir gövdesi vardı artık. Şimdi adama rica eden biri olarak bakıyordu. Bu Maya Mor’du.
“Sizi korkuttum. Anlattığım olay benim başıma geldi. Bakın!” diyerek başını gösterdi. “Burası hakkında bilgi almak istiyorum. Birilerinden beldenin en eskisi olduğunuzu duydum. Saldırıya uğramış biri olarak tedbirli davranmakta haklı olduğumu düşünüyorum. Buralara bakmaya gelmiştim, sizinle bu şekilde karşılaşacağımı hiç düşünmedim. Sizi korkuttum özür dilerim.” İçten konuşmuştu. Dostça adamın gözlerinin içine bakıyordu.
“Kadın değişti. Gözümün önünde değişti. O şimdi başka biri.”
Bu düşünceler kafasından hızla geçse de adam tam olarak olan bitenin bilincinde değildi. Bunları belki sonra düşünecekti. Adam susup şaşkınlıkla kadına bakmaya devam etti. Ne diyeceğini bilemiyordu.
“Konuşalım,” dedi Maya tekrar.
Adam, “Ne oldu orada anlatın.” dedi. Nihayet tam bir cümle kurmayı başarmıştı. Dinlemek üzere kayaya oturdu. Maya Mor’un münzevi olarak düşündüğü şahsın saçı, sakalı bıyıkları çok uzamış, birbirine karışmıştı; bütün yüzü hatta anlı dahil; beyazlaşmış, kıvır kıvır tüy, sakal ve saçla kaplıydı. Bunları kesse onu tanıyamam, diye düşündü Maya. Sadece gözleri onu elverirdi ama koyu bir gözlük takması durumunda bu ipucu da işe yaramazdı. O nedenle kulaklarına bakmaya çalıştı. Onlar da saçlarıyla yarı yarıya örtülmüştü. Ellerine baktı. Uzun ince parmaklıydı, kocaman elleri vardı, yıpranmıştı ama kaba değildi. “Güzel elleri var.” Tırnakları uzundu, düzgündü. “Kalem tipi parmaklar.” Birden daha iyi bir ipucu buldu Maya. Adamın sol elinin orta parmağı içeri kıvrık duruyordu.
Maya oturmadı. O, ilerideki kulübeye gitmek istiyordu. “Kulübenizde konuşsak? Burası çok sıcak.”
“Olmaz,” dedi adam, “kulübeme başka bir insan giremez hele bir kadın asla!” “Bir kadın düşmanı mı?”
“Kadınları sevmiyor musunuz?” Maya bu soruyu tarafsızca sormuştu. “Olabilir. Ama neden?”
“Kimseyi sevmiyorum ama kadınları daha çok sevmiyorum!”
Maya, neden, diye sormadı. Belli ki anlatmayacaktı. Kendisi de bir kayaya oturdu ve kim olduğunu o gün olanları tek tek anlattı. Adam sesini çıkarmadan dinlemişti.
“Neden buraya geldin?”
“Hesaplaşmak için,” diye düşündü Maya ama bunu elbette söylemedi. Onun yerine ağzından şunlar çıktı: “Nedenini öğrenmek istiyorum. Suç cezasız kalmamalıdır. Yoksa bir daha, bir daha yaparlar. Başkalarına da yaparlar.” Bu söyledikleri de doğruydu ama gerçeğin sadece bir parçasını ifade etmişti.
“Hesap var, hesap var! Bazı hesaplar kapatılamaz!” dedi adam.
“Vay vay! Adamımız açılmaya başladı" diye düşündü Maya, sonra şöyle dedi: “Mesela?”
“Mesela bu. Kimin yaptığı bile belli değil.”
“Bulacağım.”
“Bulunca öldürecek misin?” dedi adam alaycı bir edayla. Maya gözlerinden bir ışık geçtiğini gördü adamın.
“Hayır,” dedi Maya gülerek. Yok artık, gibilerinden adama bakıyordu. “Polise ileteceğim. Onların bir şey bulacağı yok. Yardımcı olmak lazım.” Bunları öyle bir söylemişti ki; sanki Maya’dan daha saf, daha hakiki, daha sadık bir vatandaş bulamazdınız bu dünyada.
“Hah, polis!” dedi, adam. “Buralı birisiyse iki saat sonra salıverirler. Zaten ölümle sonuçlanan bir olay değil bu. Ölmemişsin.”
“Ben bu olayı; saldırı, hırsızlık ve ölüme terk etme -ki ölebilirdim, şeklinde tanımlamayı tercih ederim. Bunlar yasalara göre ciddi suçlardır.”
Adam düşünerek baktı kadına. Gözleri koyu kahverengiydi. Küçük ve yuvarlak gözleri, gözlerini güzel gösteren, uzun ve gür kirpikleri vardı.
“Gel!” Ayağa kalktı adam. Birlikte kayalardan yürüyerek aşağıda kulübenin olduğu minicik kumsalı olan o küçük koya doğru yürüdüler. Maya bir keçi gibi kayalar üzerinde sekiyordu. Adam da alışkındı o da çok zorlanmıyordu ama hareketlerinde bir güçsüzlük vardı.
Alkol diye düşündü Maya, Bu adam alkolik olabilirdi ama şu anda ayık görünüyordu. Her şeyi ve kimliğini açık ettiği için biraz pişmandı. Ama başka türlü adamı konuşturamayacaktı ve bu olaydan sonra buraya başka bir karakteri ile de gelemezdi. Bu dikkat çekerdi.
Adam kulübeye girdi. Derme çatma olmayan gayet düzgün prefabrik bir kulübeydi burası. Belli ki malzemeleri bir yerlerden ısmarlamış ve muhtemelen parçaları birleştirerek burayı kendisi yapmıştı. Yere beton dökülmüş, prefabrik ev onun üstüne yerleştirilmişti. Evin güneşliği bile vardı, kuzeye bakıyordu. Bu durumda her zaman gölgede kalan bir taraçaya sahipti. Maya iki şezlongdan birine oturdu. Kulübenin az ilerisinde bir açıklık ve tek tük ağaçlar vardı. Ağaçlar tepelere doğru sıklaşıyordu. İlerideki açıklıkta bulunan bitkilerin asma, orasının da bağ olduğunu düşündü Maya. “Bağı olan bir adam. Allah bilir şarap da yapıyordur.” Hemen kulübeye yakın, yan yana duran iki ağaca hamak yapılmıştı. Adam kulübeye gitti, geldiğinde elinde bir şey vardı: Tripod. Maya heyecanla ayaklandı. “Bu senin mi?” dedi adam.
Maya baktı, ayaklardan birinin arkasına kazıdığı, MM harflerini buldu. Adama gösterdi. “Evet, ta kendisi. Benim kaybolan tripodum bu.” Şimdi soran gözlerle adama bakıyordu.
“Midye çıkarmak için iskelenin orada dalmıştım. Kayaların üstünde kalmış. Aldım çıkardım.”
“Denizin içindeki kayalarda mı?” diye sordu Maya
“Herhalde. Ben ne dedim? Daldım dedim.”
“O zaman biri iskeleden bunu denize atmış olmalı.”
“Olabilir. Rüzgâr ve dalgalar sürüklemiş de olabilir. Burası rüzgârlı bir yer. Deniz zaman zaman çok sert olur. Belki başka yerden attılar, buraya kadar sürüklendi.”
Maya buraya geldiğinden beri ilk kez olayla ilgili doğrudan bir kanıt buluyordu.
“Ne zaman buldun bunu?”
“On gün vardır.”
“Kayalara sıkışmış olmalı. Yoksa giderdi.”
“Evet,” dedi adam. “Bir bacağı sıkışmıştı. Biraz uğraştım kurtarmak için.”
Maya inceledi. Sadece bir bacakta belirgin çizikler vardı. Sıkışan bacak bu olmalıydı. Diğer yerlerinde çizik falan yoktu. Tertemiz duruyordu. Bu iskeleden atılmış, diye düşündü. “Sürüklenmiş olsaydı bu kadar temiz olmazdı. Oraya atılmış, bir bacağı kayaların arasına sıkışmış ve orada kalmış.” Bu düşüncesini adama söylemedi. Adamla ilgili kuşkuları dağılmaya başlamıştı. “O yapmış olsaydı, bunu bana göstermezdi.”
“Bunu alıyorum.” Adam omzunu silkti: “Ne istersen yap.”
İkisi de ayakta duruyordu. Maya gitmesinin beklendiğini biliyor ama kalıp daha fazla konuşmak istiyordu.
O anda bir havlama kapladı ortalığı, bağın oradan kocaman beyaz bir köpek geliyordu. “Kocaman. Bu ne böyle?” Beyaz köpek yaklaşınca anladı Maya onun ne olduğunu. O bir Kangal’dı.
“Oooo bir Kangal”
“Hayır,” dedi adam, bir yandan da köpeği, “şişşt” sesi ile susturmuştu. “O bir Akbaş.”
Maya, gözlerini dikmiş kendisine bakan, bütün tüyleri kabarmış, gerginlikten titreyen köpeğin yüzüne daha dikkatli baktı. Başı beyazdı. Kangala özgü siyah renkli tüyler yoktu.
“Adı nedir?”
“Serkeş”
Ne kötü bir isim, demek dilinin ucuna kadar geldiyse de söylemedi Maya. Nysa olsaydı kendini tutamaz hemen söylerdi herhalde. Sabahtan beri Nysa’yı ilk kez hatırlıyordu Maya. Telefonu sabahtan beri kapalıydı. Hiç açmamıştı.
“Serkeşe benzemiyor.”
“Serkeş,” dedi adam. Artık daha rahat konuşabiliyordu. “Bu ismi kendi kazandı. Çoğu zaman tepelere doğru gider saatlerce gelmez. Bu konuda sözümü dinlemiyor. Bazı günler bağlıyorum. Yukarıda piknik yaparlar bazen. Ama geceleri buradan kesinlikle ayrılmaz. Bekçilik görevinin, gece nöbetlerinden ibaret olduğunu düşünüyor.” Bunları mahcup bir gülümsemeyle söylemişti. Adam köpeğini seviyordu. Elinde olmadan ondan bahsediyor ve istemeden de olsa konuşuyordu.
“Serkeşe benzemiyor.”
“Serkeş,” dedi adam. Artık daha rahat konuşabiliyordu. “Bu ismi kendi kazandı. Çoğu zaman tepelere doğru gider saatlerce gelmez. Bu konuda sözümü dinlemiyor. Bazı günler bağlıyorum. Yukarıda piknik yaparlar bazen. Ama geceleri buradan kesinlikle ayrılmaz. Bekçilik görevinin, gece nöbetlerinden ibaret olduğunu düşünüyor.” Bunları mahcup bir gülümsemeyle söylemişti. Adam köpeğini seviyordu. Elinde olmadan ondan bahsediyor ve istemeden de olsa konuşuyordu.
"Bu, yıllardır birisiyle yaptığı en uzun sohbet olabilir," diye düşündü Maya.
Serkeş, kendinden bahsedildiğini biliyordu. Arka ayakları üzerine oturarak Maya’yı gözlemeye devam etti. Hala gergindi. Kulaklarını dikmiş tetikte bekliyordu.
Maya sinirlendireceğini bile bile Akbaş Serkeş’e gözlerini dikmiş bakıyordu. Köpek gözlerini kaçırmadı, hırlamaya başlamıştı.
“Ona gözünü dikip bakma,” dedi adam. “Bundan hoşlanmıyor. Gözlerini kaçırması lazım bu da boyun eğmek demek. Ve tanımadığı insanlara boyun eğmez.”
Maya pes ederek kafasını çevirdi. “Burada, bu sıcakta nasıl yaşıyor?”
“Denize giriyor, ben nasıl yaşıyorsam o da öyle yaşıyor. Burasının iklimi uygun. Serin günlerimiz çoktur, devamlı rüzgâr vardır.”
“Ama burada ne arıyor, onu nereden buldunuz?”
“Birilerinden istedim bir yavru gönderdiler. Burada büyüdü. Şu anda on yaşında. Yaşlandı artık.”
Maya’nın derdi başkaydı. “Yarın,” dedi “gölete bakacağım. Oraları geçen sefer tam olarak inceleyememiştim. Şu kalıntıların yeniden fotoğrafını çekmem lazım. Serkeş oralarda bana saldırır mı?”
“Hayır,” dedi adam. Kesin bir ifadeyle. “Bekçilik işinin sınırlarını biliyor. Kulübe ve şuradaki bağ. Onun dışındaki yerler onun egemenlik alanı içinde değildir. Karışmaz. Hatta insanlardan uzak durur. Onların yanına yaklaşmaz.”
Adam, Maya için; giderek daha ilginç bir karaktere bürünüyordu. “İstediği zaman güzel konuşabiliyor demek ki.” Maya’nın içi rahatlamıştı. Bu güzel köpeği vurmak istemiyordu.
Hala ayakta duruyorlardı. Maya, gitmesi gerektiğini biliyordu. Serkeş’in gelmesi aradaki buzları bir parça çözmüştü ama yeterli değildi.
Adam, "asmaları sulamam lazım.” dedi. Bu artık, “git” demekti. Maya, Şeyda Nur ile yaptığı konuşmaları hatırladı.
“Suyu nereden buluyorsunuz?”
“Kuyu var,” dedi adam. “Eskiden dereden yararlanırdım. Ama artık yeterince gelmiyor, özellikle yazın. Bir de sarnıcım var. Yağmur suyu biriktiriyorum. İçme suyu olarak onu kullanırım.”
“Su kuyularından burada çok var mı?”
“Her yerde. Bütün Sarıkent böyle yaşar. Sarnıçları da var ama esas kaynak, kuyulardır.”
Maya, göletteki suyu bitiren, kurutan muhtemel nedenlerden birini daha böylece öğrenmiş oldu.
Daha fazla oyalanmadı, adam onun gitmesini istiyordu. Teşekkür etti. Tripodunu alarak yola koyuldu. Gitmeden gözünü dikerek Serkeş’e baktı. O hırıldamaya başlamıştı ki sırıtarak oradan ayrıldı. Adam, Maya’nın arkası dönük olduğu için bu sırıtmayı görmemişti. “Sakın karşıma çıkma Serkeş,” dedi Maya içinden.
*
Saat beşe geliyordu. Arabasına uğradı, kıyafetlerini değiştirdi. Pansiyona geldi, mayosunu giyip denize gitti, bir saat kadar aralıksız olarak yüzdü. Tekrar pansiyona geldi. Duşunu aldı biraz uzandı. Hafif kestirdi. Sonra kalktı, giyindi, süslendi. Bugün akşam yemeğini iskele yakınındaki kayalıkların oradaki balıkçı lokantalarından birinde yiyecekti.
İskeleye en yakın olan lokantaya girdi. Burası Berrak Kafe’den çok daha bakımlı bir yerdi. Lokantanın ismi, “Çakır”dı. Ege bölgesinde genellikle açık renk gözlü insanlara çakır denirdi. Maya, denize yakın bir masa seçti. Ahşap masaları, beyaz kumaştan örtüleri, bahçenin köşe ve kenarlarına yerleştirilmiş saksılarıyla insanı neşelendiren bir yerdi burası. Saksılar; Maya’nın Anadolu’nun birçok yerinde gördüğü malzemelerden yapılmıştı. Tepeleri kesilmiş tenekeler, yarısı kesilmiş, yuvarlak kocaman bir su bidonları, eskimiş bir güveç kabı… Aralarında çömlek saksılar da vardı. Çoğuna akşamsefası, birkaçına ıtır, sakız sardunyası ve yasemin dikilmişti. İleride başka saksı çiçekleri daha vardı ama onlar Maya’ya uzak olduğu için loş akşam ışığında ne olduklarını çıkaramamıştı. “Nysa’nın evi çiçek bahçesi gibidir, çoğunun ismini bile bilmiyorum. Annemin de çiçekleri...”
Yüzünü iskeleye dönerek oturan Maya, menüyü incelemeye başladı. Menünün ilk sayfasına lokantanın tarihçesi konmuştu. “Tarihçe,” başlığı altında anlatılan bu bölüm; Maya’yı ilk anda heyecanlandırdı. Oysa lokanta sadece beş yıl önce açılmıştı. “Beş yıllık bir tarih. Sahibi Ilgaz Çakır.” Bu kişi, Çakırcalı Mehmet Efe ile akraba olduğunu iddia ediyordu. Maya gülümseyerek okudu bunları. “Buralarda Çakırcalı ile akraba olmayan kimseyi bulmak zor olmalı.” Çünkü buna benzer iddialarla yıllardır çok karşılaşmıştı. Tarihçi olan babası, “Çakırcalı” üzerine araştırma yapmış, hatta bir de roman yazmıştı. Maya, romanın basılıp basılmadığını hatırlamıyordu. Çakırcalı, buraların yerel halkı için Robin Hood’un Ege versiyonuydu. Babaannesi bile Çakırcalı’ya inanır, onun zenginden alıp, yoksula verdiğini söylerdi. Babası, annesinin bu fikrine yıllardır karşı çıkmış hatta bu yüzden bu konuyu araştırmış, anlamayanlar için; bir de popüler dilde bu konuyu anlatmak amacıyla roman dahi yazmıştı. Babasına göre Çakırcalı, insanları dağa kaldıran, bir harami, bir çete reisinden başka bir şey değildi.
Serkeş, kendinden bahsedildiğini biliyordu. Arka ayakları üzerine oturarak Maya’yı gözlemeye devam etti. Hala gergindi. Kulaklarını dikmiş tetikte bekliyordu.
Maya sinirlendireceğini bile bile Akbaş Serkeş’e gözlerini dikmiş bakıyordu. Köpek gözlerini kaçırmadı, hırlamaya başlamıştı.
“Ona gözünü dikip bakma,” dedi adam. “Bundan hoşlanmıyor. Gözlerini kaçırması lazım bu da boyun eğmek demek. Ve tanımadığı insanlara boyun eğmez.”
Maya pes ederek kafasını çevirdi. “Burada, bu sıcakta nasıl yaşıyor?”
“Denize giriyor, ben nasıl yaşıyorsam o da öyle yaşıyor. Burasının iklimi uygun. Serin günlerimiz çoktur, devamlı rüzgâr vardır.”
“Ama burada ne arıyor, onu nereden buldunuz?”
“Birilerinden istedim bir yavru gönderdiler. Burada büyüdü. Şu anda on yaşında. Yaşlandı artık.”
Maya’nın derdi başkaydı. “Yarın,” dedi “gölete bakacağım. Oraları geçen sefer tam olarak inceleyememiştim. Şu kalıntıların yeniden fotoğrafını çekmem lazım. Serkeş oralarda bana saldırır mı?”
“Hayır,” dedi adam. Kesin bir ifadeyle. “Bekçilik işinin sınırlarını biliyor. Kulübe ve şuradaki bağ. Onun dışındaki yerler onun egemenlik alanı içinde değildir. Karışmaz. Hatta insanlardan uzak durur. Onların yanına yaklaşmaz.”
Adam, Maya için; giderek daha ilginç bir karaktere bürünüyordu. “İstediği zaman güzel konuşabiliyor demek ki.” Maya’nın içi rahatlamıştı. Bu güzel köpeği vurmak istemiyordu.
Hala ayakta duruyorlardı. Maya, gitmesi gerektiğini biliyordu. Serkeş’in gelmesi aradaki buzları bir parça çözmüştü ama yeterli değildi.
Adam, "asmaları sulamam lazım.” dedi. Bu artık, “git” demekti. Maya, Şeyda Nur ile yaptığı konuşmaları hatırladı.
“Suyu nereden buluyorsunuz?”
“Kuyu var,” dedi adam. “Eskiden dereden yararlanırdım. Ama artık yeterince gelmiyor, özellikle yazın. Bir de sarnıcım var. Yağmur suyu biriktiriyorum. İçme suyu olarak onu kullanırım.”
“Su kuyularından burada çok var mı?”
“Her yerde. Bütün Sarıkent böyle yaşar. Sarnıçları da var ama esas kaynak, kuyulardır.”
Maya, göletteki suyu bitiren, kurutan muhtemel nedenlerden birini daha böylece öğrenmiş oldu.
Daha fazla oyalanmadı, adam onun gitmesini istiyordu. Teşekkür etti. Tripodunu alarak yola koyuldu. Gitmeden gözünü dikerek Serkeş’e baktı. O hırıldamaya başlamıştı ki sırıtarak oradan ayrıldı. Adam, Maya’nın arkası dönük olduğu için bu sırıtmayı görmemişti. “Sakın karşıma çıkma Serkeş,” dedi Maya içinden.
*
Saat beşe geliyordu. Arabasına uğradı, kıyafetlerini değiştirdi. Pansiyona geldi, mayosunu giyip denize gitti, bir saat kadar aralıksız olarak yüzdü. Tekrar pansiyona geldi. Duşunu aldı biraz uzandı. Hafif kestirdi. Sonra kalktı, giyindi, süslendi. Bugün akşam yemeğini iskele yakınındaki kayalıkların oradaki balıkçı lokantalarından birinde yiyecekti.
İskeleye en yakın olan lokantaya girdi. Burası Berrak Kafe’den çok daha bakımlı bir yerdi. Lokantanın ismi, “Çakır”dı. Ege bölgesinde genellikle açık renk gözlü insanlara çakır denirdi. Maya, denize yakın bir masa seçti. Ahşap masaları, beyaz kumaştan örtüleri, bahçenin köşe ve kenarlarına yerleştirilmiş saksılarıyla insanı neşelendiren bir yerdi burası. Saksılar; Maya’nın Anadolu’nun birçok yerinde gördüğü malzemelerden yapılmıştı. Tepeleri kesilmiş tenekeler, yarısı kesilmiş, yuvarlak kocaman bir su bidonları, eskimiş bir güveç kabı… Aralarında çömlek saksılar da vardı. Çoğuna akşamsefası, birkaçına ıtır, sakız sardunyası ve yasemin dikilmişti. İleride başka saksı çiçekleri daha vardı ama onlar Maya’ya uzak olduğu için loş akşam ışığında ne olduklarını çıkaramamıştı. “Nysa’nın evi çiçek bahçesi gibidir, çoğunun ismini bile bilmiyorum. Annemin de çiçekleri...”
Yüzünü iskeleye dönerek oturan Maya, menüyü incelemeye başladı. Menünün ilk sayfasına lokantanın tarihçesi konmuştu. “Tarihçe,” başlığı altında anlatılan bu bölüm; Maya’yı ilk anda heyecanlandırdı. Oysa lokanta sadece beş yıl önce açılmıştı. “Beş yıllık bir tarih. Sahibi Ilgaz Çakır.” Bu kişi, Çakırcalı Mehmet Efe ile akraba olduğunu iddia ediyordu. Maya gülümseyerek okudu bunları. “Buralarda Çakırcalı ile akraba olmayan kimseyi bulmak zor olmalı.” Çünkü buna benzer iddialarla yıllardır çok karşılaşmıştı. Tarihçi olan babası, “Çakırcalı” üzerine araştırma yapmış, hatta bir de roman yazmıştı. Maya, romanın basılıp basılmadığını hatırlamıyordu. Çakırcalı, buraların yerel halkı için Robin Hood’un Ege versiyonuydu. Babaannesi bile Çakırcalı’ya inanır, onun zenginden alıp, yoksula verdiğini söylerdi. Babası, annesinin bu fikrine yıllardır karşı çıkmış hatta bu yüzden bu konuyu araştırmış, anlamayanlar için; bir de popüler dilde bu konuyu anlatmak amacıyla roman dahi yazmıştı. Babasına göre Çakırcalı, insanları dağa kaldıran, bir harami, bir çete reisinden başka bir şey değildi.
Tarihçedeki Çakırcalı adı, ailesiyle ilgili anılarını harekete geçirerek bir çağrışım zincirine yol açmıştı. “Bunlar güzel anılar.” Babaannesinin elindeki ucuz kâğıda basılmış, ince kapağında elle çizilmiş renkli bir resim bulunan–her zaman kıvrılır, hemen kopar- popüler halk hikâye kitaplarından biri gözünün önüne geldi Maya’nın. Babası konuştukça, babaannesi bu kitaptan bölümler okurdu. Babası, Bunlar masal, hiçbir tarihi değeri yok, dedikçe; kadın inatla kitaptan bölümler okumayı sürdürürdü. Babaanne, Çakırcalı’nın bir halk kahramanı olduğuna dair tezinin kanıtlarını bu kitapta buluyordu. Babasına göre tarihte birçok ‘kötü’ kişi halkın gözünde giderek bir kahraman, bir efsane haline gelmişti. “Neden?” Bu tartışmanın bir yerinde konuşmaları muzipçe dinleyen annesi araya girer, “efsanelerle başa çıkamazsın Nadirciğim,” derdi babasına: “Senin tarihin değil, efsaneler kazanacak.” Ne demek istediğini ailede herkes bilirdi. Babası, Ranke’ninkine benzer bir tarih anlayışına sahipti: “Babam, tarihin bir bilim olduğunu savunur.”
O sırada garson geldi; yirmi yaşlarında, ufak tefek, çakır gözlü bir çocuktu. Muhtemelen buranın sahibinin akrabasıydı. Maya, ızgara trança ve roka salatası istedi. Yanına yirmilik rakı söyledi. İki duble yeterdi.
Zaman geçirmek için telefonunu açmaya karar verdi. Nysa, iki kere aramış, sesli mesaj bırakmamıştı. Ama üç tane SMS mesajı vardı. Hepsinde aynı şey yazıyordu: “Maya neredesin? Ne oluyor? Ara lütfen!” Tekrar kapattı telefonunu, rahatsız edilmeden yemek yemek istiyordu.
Karşısındaki masaya birinin gelip oturduğunu gördü göz ucuyla. Bu, bazı insanlara has bir yetenek gibidir. Başlarını ve hatta gözlerini dahi çevirmeden kafalarının arkası hariç her şeyi görürler. Oraya oturan her kimse ona dikkatle bakmıştı. Maya bunu hissetmişti, bu konularda yanılmazdı. Başını kaldırıp iskeleye doğru baktı; adama bakmadan, adamı gördü. Bir erkekti ve kesinlikle Türk değildi. “Seninle muhabbet edeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun.”
Bir daha ilgilenmedi adamla. Genç bir adamdı. Otuzlu yaşların başındaydı. Kızıl sarı saçları vardı. Uzunca sayılırdı, zayıftı. Yanında getirdiği tablet ve gözlükleri onu belli bir sınıfa sokuyordu: İş sahibi, eğitimli, belki entelektüel, muhtemelen akademisyen… Kıyafeti; keten gömlek ve pantolondan oluşuyordu, ayağına açık renk mokasen ayakkabılar giymişti. Bileğinde künye olduğunu tahmin ettiği muhtemelen gümüşten yapılmış bir bileklik vardı. Saçları dalgalıydı, hala ıslaktı belli ki az önce duş yapıp buraya gelmişti. Kendini dağınık, salaş biri gibi göstererek insanları ilk anda aldatan o bakımlı insanlardan biriydi, hoş duruyordu. “Hoşsun ama görüş alanımın içine girerek beni rahatsız ettin.”
Maya’nın yemeği yirmi dakika içinde geldi. Bir kâsenin içinde zeytinyağı ve limon karışımından ibaret sos da istemişti Maya. Bir tutam da maydanoz. Maydanoz demetinin yardımıyla sosu balığın üzerine sürdü. “Tıpkı evdeki gibi. Trança başka türlü yenmez.”
Etrafta fazla müşteri yoktu. Az ileride sevgili oldukları belli olan bir kadın ve erkek gecenin koyuluğuna saklanarak birbirleriyle oynaşıyor, bir yandan da içkilerini ve mezelerini yiyorlardı. Az ileride bir aile iki çocuklarıyla birlikte buraya gelmişti. Kadın balıkları tek tek ayıklayarak küçük çocuklarına yedirmeye çalışıyordu. Adamın bu taraklarda bezi yoktu. O gözlerini Maya’ya dikmiş olarak içkisini yudumluyordu. “Yanında karısı olmasa daha kim bilir neler yapacak.” Müzik olarak Zeki Müren parçaları çalıyordu. “İnsanın buralarda neşelenmesine izin vermiyorlar. Meyhane demek hüzün demek...”
Maya sevmiyordu bu duyguyu. İçinin sıkıldığını hissetti. Garson çocuğa işaret ederek çağırdı. Çocuğun ismini öğrendi. İsmail’miş. Buranın sahibinin yeğeniymiş. İki yeğen yazları burada çalışıyor, kışın Ödemiş’te okuyorlarmış. Üniversite sınavına bu sene ikinci kere girmiş ama sonuç yine kötüymüş. Maya, esas konuya gelerek, “Rumca müzik yok mu?” diye sordu. “Var,” dedi çocuk ve Maya’nın ricası üzerine müziği değiştirmeye gitti. Az sonra çalan Rembetiko tarzı bir müzikti. “Tanrım! Hüznün Rumca versiyonu.”
Mayanın bildiği bir şarkıydı bu: kaigomai-kaigomai
İnsan doğduğunda keder de doğar…
O sırada garson geldi; yirmi yaşlarında, ufak tefek, çakır gözlü bir çocuktu. Muhtemelen buranın sahibinin akrabasıydı. Maya, ızgara trança ve roka salatası istedi. Yanına yirmilik rakı söyledi. İki duble yeterdi.
Zaman geçirmek için telefonunu açmaya karar verdi. Nysa, iki kere aramış, sesli mesaj bırakmamıştı. Ama üç tane SMS mesajı vardı. Hepsinde aynı şey yazıyordu: “Maya neredesin? Ne oluyor? Ara lütfen!” Tekrar kapattı telefonunu, rahatsız edilmeden yemek yemek istiyordu.
Karşısındaki masaya birinin gelip oturduğunu gördü göz ucuyla. Bu, bazı insanlara has bir yetenek gibidir. Başlarını ve hatta gözlerini dahi çevirmeden kafalarının arkası hariç her şeyi görürler. Oraya oturan her kimse ona dikkatle bakmıştı. Maya bunu hissetmişti, bu konularda yanılmazdı. Başını kaldırıp iskeleye doğru baktı; adama bakmadan, adamı gördü. Bir erkekti ve kesinlikle Türk değildi. “Seninle muhabbet edeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun.”
Bir daha ilgilenmedi adamla. Genç bir adamdı. Otuzlu yaşların başındaydı. Kızıl sarı saçları vardı. Uzunca sayılırdı, zayıftı. Yanında getirdiği tablet ve gözlükleri onu belli bir sınıfa sokuyordu: İş sahibi, eğitimli, belki entelektüel, muhtemelen akademisyen… Kıyafeti; keten gömlek ve pantolondan oluşuyordu, ayağına açık renk mokasen ayakkabılar giymişti. Bileğinde künye olduğunu tahmin ettiği muhtemelen gümüşten yapılmış bir bileklik vardı. Saçları dalgalıydı, hala ıslaktı belli ki az önce duş yapıp buraya gelmişti. Kendini dağınık, salaş biri gibi göstererek insanları ilk anda aldatan o bakımlı insanlardan biriydi, hoş duruyordu. “Hoşsun ama görüş alanımın içine girerek beni rahatsız ettin.”
Maya’nın yemeği yirmi dakika içinde geldi. Bir kâsenin içinde zeytinyağı ve limon karışımından ibaret sos da istemişti Maya. Bir tutam da maydanoz. Maydanoz demetinin yardımıyla sosu balığın üzerine sürdü. “Tıpkı evdeki gibi. Trança başka türlü yenmez.”
Etrafta fazla müşteri yoktu. Az ileride sevgili oldukları belli olan bir kadın ve erkek gecenin koyuluğuna saklanarak birbirleriyle oynaşıyor, bir yandan da içkilerini ve mezelerini yiyorlardı. Az ileride bir aile iki çocuklarıyla birlikte buraya gelmişti. Kadın balıkları tek tek ayıklayarak küçük çocuklarına yedirmeye çalışıyordu. Adamın bu taraklarda bezi yoktu. O gözlerini Maya’ya dikmiş olarak içkisini yudumluyordu. “Yanında karısı olmasa daha kim bilir neler yapacak.” Müzik olarak Zeki Müren parçaları çalıyordu. “İnsanın buralarda neşelenmesine izin vermiyorlar. Meyhane demek hüzün demek...”
Maya sevmiyordu bu duyguyu. İçinin sıkıldığını hissetti. Garson çocuğa işaret ederek çağırdı. Çocuğun ismini öğrendi. İsmail’miş. Buranın sahibinin yeğeniymiş. İki yeğen yazları burada çalışıyor, kışın Ödemiş’te okuyorlarmış. Üniversite sınavına bu sene ikinci kere girmiş ama sonuç yine kötüymüş. Maya, esas konuya gelerek, “Rumca müzik yok mu?” diye sordu. “Var,” dedi çocuk ve Maya’nın ricası üzerine müziği değiştirmeye gitti. Az sonra çalan Rembetiko tarzı bir müzikti. “Tanrım! Hüznün Rumca versiyonu.”
Mayanın bildiği bir şarkıydı bu: kaigomai-kaigomai
İnsan doğduğunda keder de doğar…
Yanıyorum, yanıyorum, ateşe daha fazla yağ dök.
Boğuluyorum, boğuluyorum, beni derin denize at.
Bu tanıdık ezgi, Maya’nın yüreğini acıttı, burada daha fazla oturamayacağını hissederek kalkmaya karar verdi. Annesi bu şarkıyı çok güzel söylerdi. Anneannesi Yunanlı bir kadındı. Sanatçıydı. Türlü konuların sanatçısıydı, annesi de ona çekmişti. Bu nedenle annesi kadar olmasa bile Maya, Rumca bilirdi.
İleride ay yükseliyordu. Gece, dolunayın gecesiydi. İçinin bir tür huzur hissiyle dolduğunu hissetti. Biri onu arayacaktı. Aileden biri. Hemen telefonunu açtı, biraz bekledi, az sonra telefon çaldı. Arayan annesiydi.
“Mor,” dedi annesi. “Evet,” dedi Maya, sessizce kaldılar bir müddet.
Annesiyle telefonda nadir olarak görüşürdü, babasıyla daha sık, kardeşleriyle neredeyse hiç görüşmezdi. Atina’daki anne tarafıyla, yani dedesi ve anneannesiyle yılda bir iki kez, İzmir’deki büyükbabası ve babaannesiyle yine yılda bir iki kez telefonla görüşürdü. Yazışmazlardı da. Hiçbirinin facebook gibi bir iletişim aracı yoktu. Ailecek reddedilen şeylerdi bunlar. Maya’nın ailesi dip dibe yaşamayı sevmeyen ama birbirlerinin varlığını her an hisseden bir aileydi.
Kadın sakin ve billur sesiyle konuşuyordu. Kalın bir sesi vardı ama su gibi berrak çıkardı sesi. “Bir fal baktım şimdi. Her neredeysen oradan kalk ve git!”
Maya durdu, etrafına bakındı: “Lokantada yemek yiyorum.”
“İyi… Önce orayı sonra da hangi şehirde isen orayı terk et!”
“Ne gördün?”
“Kılıç onlusu ve kule”
“Desteyi ben kesmedim. O senin falın.”
“Evet, ama senin adına kestim desteyi.”
“Aynı şey değil.”
“Biliyorum ama yine de endişe verici.” Kadın bütün bunları o serin sesiyle söylüyordu.
“Birkaç gün daha burada kalmak zorundayım. Beni merak etme! Hallederim.”
Ada’nın sesi bu sefer biraz gergindi. “Geçen sefer halledemedin! Beni hayal kırıklığına uğrattın Mor. Güvenimi sarstın. İçime korku tohumları ekmeyi başardın. Senden yana bir endişem yoktu. Nasıl olur da arkadan sana saldırılacağını hissetmezsin. Bu çok tuhaf!”
Maya, saatine baktı. Annesine biraz bilgi vermesi gerektiğini hissettiği o nadir anlardan birini yaşıyordu şimdi. Mümkün olduğu kadar doğruları anlatacaktı. “Mümkün olduğu kadar.” Önce Sarıkent’i anlattı. Kaldığı yerin adresini doğru olarak söyledi. Şimdiye kadar yaptıklarının kısa bir raporunu verdi. Şeyda Nur’dan ve kahve falından eğlenceli bir şekilde bahsetti. Tripodu bulmuştu. Gölet için çarpışan iki çıkar çevresi vardı. Kendisi de üçüncü bir taraf olarak ortaya çıkmış olabilirdi. “Belki… Ama bu nasıl olabilir? Beni tanımıyorlardı.” Yarın göletin fotoğrafların çekecek, sonra Bardacıklar Köyü’ne gidip gözlem yapacaktı. Hala bir ipucu bulamamıştı. Ama bulacaktı.
“Oraya yalnız gitmesen daha iyi olur, Mor.” dedi kadın. Maya’yı gayet iyi anlamıştı. Maya, yapılması gereken şeyleri yapıyordu. Ada’nın görevi kızını uyarmaktı. İçi rahat değil gibiydi, bu sesinden hissediliyordu ama daha fazla bir şey demedi. Ada, sınırlarını bilirdi ve yerine getirilmesi gereken bir görev varsa, çaresiz yapılacaktı o.
“Baha isimli şu savcının oralara geleceğini duydum baban konuşurken,” dedi Ada. “Gizlice telefon konuşmasını dinlemiş.”
“Vay vay! Bu nereden çıktı? Bunu nereden öğrenmiş olabilir?” “Ah Nysa söyledi. Elbette.”
“Bilmem,” dedi kadın aldırmazca, “istersen onu bul, beraber gidin oraya.”
Maya bir müddet sessizce kaldı. Ada’dan bunları duyduğuna inanamıyordu. “Hoşça kal,” dedi yanıt olarak.
“Tamam,” dedi kadın. “Yine de çıkmaz yerlere, mezarlara, küflü, rutubetli yerlere dikkat et!”
“Oralarda öyle şeyler yok. Açık hava var sadece.”
“Ben ne gördüysem onu iletiyorum,” dedi Ada. Sonra telefonu kapattı.
Ada’nın da yarattığı birçok karakter vardı elbette. Maya’nın hocası oydu. Ama aile arasında herkes daima ve daima, kendi gerçek karakterleriyle birbiriyle konuşurdu. Numara yoktu. Numarayı sadece eğlence veya iş için yaparlardı. Bu konuşmada da Ada Ada’ydı; Maya da Maya… Maya, çok da şahit olmadığı Ada’nın az önceki endişeli hali üzerine düşündü. “Yaşlanıyor belki de. İnsanlar yaşlandıkça değişir.” Ama Maya, içten içten bunu doğru olmadığını hissediyordu. Öyle birisi annesi olamazdı. “Göletteki saldırı… Bana olan güveni sarsıldı.”
Birkaç küçük yatın yanaşmasına imkân verecek şekilde yapılmış olan iskeleye küçük bir tekne yanaşıyordu. Maya bir an onun içinde olmak istedi. Alabildiğine açık bir denizde günlerce ve günlerce gitmek istiyordu. İnsan yüzü görmeyeceği yerlere kaçmak istiyordu. Yanında bir tek Koruk olsun yeterdi. Bu istek karşısında tekrar canı sıkıldı o böyle biri değildi. Bir zamanlar yarattığı bir karakteri tam da böyleydi işte. O, içinde bir yerlerde varlığını hissettiriyor, dış dünyaya çıkmak istiyordu.
Karşı masada oturan yabancı adam kalkıyordu. Maya da para ödeyip kalkmak istedi ama o sırada kötü bir şey oldu. Yandaki masadaki iki çocuklu ailenin küçük oğulları koştururken düşmüş, ortadaki küçük süs havuzunun kenarına üst çenesini kötü bir şekilde çarpmıştı. Lokantada küçük bir kıyamet koptu. Buz bulundu, beze sarıp üst çene üzerine koymak istediler ama çocuk çılgınca ağlayıp, tepinip buna engel olmaya çalışıyordu. Çocuk, en fazla üç yaşında bir oğlan çocuğuydu. Abla da en fazla beş yaşındaymış gibi duruyordu. O da ağlamaya başlamıştı. Baba aceleyle parayı ödedi, tarif üzerine burada yaşayan bir doktorun evine gitmek üzere hızla toparlanmaya başlamışlardı. Sarıkent’te, küçük özel bir klinik vardı ama bu saatte kapalıydı. Zaten doktor da bu kliniği kuran kişiydi.
Maya adamdan hoşlanmadığı için olaydan uzak durmuştu. O da parasını ödemiş, bahçeden çıkarken alelacele çıkan ailenin arkasında kalmıştı. Ağlayan çocuk kadının kucağındaydı, adam çantaları taşıyor, bir eliyle de ağlayan kızının elini tutuyordu. Bahçeden çıkar çıkmaz küçük kızın elini bıraktı ve o eliyle karısının kolundan kalın bir et parçası yakaladı, burdu, bıraktı. Bir çiviyi eliyle sıkıştırır gibi döndürmüştü parmaklarını kadının eti üzerinde. “Ahh!” Maya’nın içi acıdı. Acıyı kolunda hissetti. “Zalim biri.” Kadın acıyla çığlık atmıştı. Adam hiçbir şey olmamış gibi çocuğun elini tekrar tuttu ve Maya adamın dişlerinin arasından, “senin suçun!” dediğini duydu, kadına. “Gözün, üzerinde olacaktı.” Kadın ağlıyordu, sessizce: “Evet, benim suçum.” Maya kadının suçluluk duygusunu algıladı. Sırf bu nedenle sessizce katlanıyordu acısına. Maya arkalarında olmasaydı, bu kadar yakın olmasaydı olanları fark edemezdi. Etrafta kayalıklarda oturan insanlar vardı. İskele de kalabalıktı. Kalabalık içinde bile şiddet uygulayan bir adam. Sessiz şiddet… “Erkekler bunu yapmayı çok iyi bilir.”
Maya tam burada, herkesin içinde adamı evire çevire dövmeyi çok istedi. Bunu yapamayacağını biliyordu. Ne kendini açığa çıkarmak isterdi ne de adamın karısını ve çocuklarını karşısına almak. Hatta kalabalıktan bile adamı savunanlar çıkacaktı. Nereden bileceklerdi gerçeği? Hele karısı, kesinlikle adamı savunacak ve yalan söyleyecekti. Bunu biliyordu Maya. Daha önce yaşamıştı böyle şeyler.
Adam ileriye park ettiği arabasını almaya gitti. Arabasız şuradan şuraya gidemeyen şu küçük insanlar. “Şu küçücük yerde bile ayakları yerden kesilsin istiyorlar.” Sonra iki çocuklu aile olduklarını düşünüp biraz yumuşadı Maya. Adam, arabayı aldı geldi. Maya, doktora gittiklerini biliyordu, arabanın tepedeki evlere doğru uzaklaştığını gördü. Bu şartlarda takip etmesi çok zordu. İskeleye doğru baktı. Biraz oralarda dolaşacaktı. Tam o sırada karşısında oturan o yabancı genç adamın yeni gelen o tekneye bindiğini gördü. “Demek beklediği biri vardı. Oraya oturdu, yemeğini yedi, geldiğini gördü.”
*
Tekneye binen adamın adı Timothy Prong’tu. İngiliz vatandaşıydı ama Danimarka doğumluydu. Gazeteciydi. Otuz dört yaşındaydı. Sekiz yıldır; Ortadoğu’da, Türkiye’de, Doğu Avrupa’da gazetecilik yapmıştı. Bir haber ajansına bağlı çalışıyordu.
İskeleye yanaşmış olan tekne Bodrum yapımı bir tekneydi. Bu yatın eski sahibi tekneyi Akdeniz’de kullanmış, Atlas Okyanusu’nun doğu kıyıları hariç, daha uzak yerlere hiç açılmamıştı. Sadece tek bir kamarası, bir oturma salonu vardı. Salonda küçük bir açık mutfağı, mutfak araçları, soğutucusu bulunuyordu. Güvertesi tenteliydi, oturmaya, güneşlenmeye, yemek yemeye imkân veriyordu. Timothy’i güvertede bekleyen yoktu. O, bunu biliyordu. Birkaç basamakla salona indi. Gerektiğinde yatak da olan uzunca koltuktan uzun ve güçlü gövdeli biri ayağa kalkıp karşıladı onu. Sarıldılar öpüştüler, mutlu görünüyorlardı.
Maya yanılmamıştı. Timothy hem gazetecik yapıyor hem de bir üniversitede kültürel antropoloji üzerine çalışarak doktorasını tamamlamaya uğraşıyordu.
“Onu gördüm,” dedi Timothy. “Yemek yiyordu. Ben de oraya oturdum. Beni fark etmedi. Yemek boyunca düşündü, bir ara annesiyle konuştu. Yarın o gölet denilen yere gidecek. Az önce de iskeleye doğru yürüyordu. Dışarı çıkmayalım.”
Boğuluyorum, boğuluyorum, beni derin denize at.
Bu tanıdık ezgi, Maya’nın yüreğini acıttı, burada daha fazla oturamayacağını hissederek kalkmaya karar verdi. Annesi bu şarkıyı çok güzel söylerdi. Anneannesi Yunanlı bir kadındı. Sanatçıydı. Türlü konuların sanatçısıydı, annesi de ona çekmişti. Bu nedenle annesi kadar olmasa bile Maya, Rumca bilirdi.
İleride ay yükseliyordu. Gece, dolunayın gecesiydi. İçinin bir tür huzur hissiyle dolduğunu hissetti. Biri onu arayacaktı. Aileden biri. Hemen telefonunu açtı, biraz bekledi, az sonra telefon çaldı. Arayan annesiydi.
“Mor,” dedi annesi. “Evet,” dedi Maya, sessizce kaldılar bir müddet.
Annesiyle telefonda nadir olarak görüşürdü, babasıyla daha sık, kardeşleriyle neredeyse hiç görüşmezdi. Atina’daki anne tarafıyla, yani dedesi ve anneannesiyle yılda bir iki kez, İzmir’deki büyükbabası ve babaannesiyle yine yılda bir iki kez telefonla görüşürdü. Yazışmazlardı da. Hiçbirinin facebook gibi bir iletişim aracı yoktu. Ailecek reddedilen şeylerdi bunlar. Maya’nın ailesi dip dibe yaşamayı sevmeyen ama birbirlerinin varlığını her an hisseden bir aileydi.
Kadın sakin ve billur sesiyle konuşuyordu. Kalın bir sesi vardı ama su gibi berrak çıkardı sesi. “Bir fal baktım şimdi. Her neredeysen oradan kalk ve git!”
Maya durdu, etrafına bakındı: “Lokantada yemek yiyorum.”
“İyi… Önce orayı sonra da hangi şehirde isen orayı terk et!”
“Ne gördün?”
“Kılıç onlusu ve kule”
“Desteyi ben kesmedim. O senin falın.”
“Evet, ama senin adına kestim desteyi.”
“Aynı şey değil.”
“Biliyorum ama yine de endişe verici.” Kadın bütün bunları o serin sesiyle söylüyordu.
“Birkaç gün daha burada kalmak zorundayım. Beni merak etme! Hallederim.”
Ada’nın sesi bu sefer biraz gergindi. “Geçen sefer halledemedin! Beni hayal kırıklığına uğrattın Mor. Güvenimi sarstın. İçime korku tohumları ekmeyi başardın. Senden yana bir endişem yoktu. Nasıl olur da arkadan sana saldırılacağını hissetmezsin. Bu çok tuhaf!”
Maya, saatine baktı. Annesine biraz bilgi vermesi gerektiğini hissettiği o nadir anlardan birini yaşıyordu şimdi. Mümkün olduğu kadar doğruları anlatacaktı. “Mümkün olduğu kadar.” Önce Sarıkent’i anlattı. Kaldığı yerin adresini doğru olarak söyledi. Şimdiye kadar yaptıklarının kısa bir raporunu verdi. Şeyda Nur’dan ve kahve falından eğlenceli bir şekilde bahsetti. Tripodu bulmuştu. Gölet için çarpışan iki çıkar çevresi vardı. Kendisi de üçüncü bir taraf olarak ortaya çıkmış olabilirdi. “Belki… Ama bu nasıl olabilir? Beni tanımıyorlardı.” Yarın göletin fotoğrafların çekecek, sonra Bardacıklar Köyü’ne gidip gözlem yapacaktı. Hala bir ipucu bulamamıştı. Ama bulacaktı.
“Oraya yalnız gitmesen daha iyi olur, Mor.” dedi kadın. Maya’yı gayet iyi anlamıştı. Maya, yapılması gereken şeyleri yapıyordu. Ada’nın görevi kızını uyarmaktı. İçi rahat değil gibiydi, bu sesinden hissediliyordu ama daha fazla bir şey demedi. Ada, sınırlarını bilirdi ve yerine getirilmesi gereken bir görev varsa, çaresiz yapılacaktı o.
“Baha isimli şu savcının oralara geleceğini duydum baban konuşurken,” dedi Ada. “Gizlice telefon konuşmasını dinlemiş.”
“Vay vay! Bu nereden çıktı? Bunu nereden öğrenmiş olabilir?” “Ah Nysa söyledi. Elbette.”
“Bilmem,” dedi kadın aldırmazca, “istersen onu bul, beraber gidin oraya.”
Maya bir müddet sessizce kaldı. Ada’dan bunları duyduğuna inanamıyordu. “Hoşça kal,” dedi yanıt olarak.
“Tamam,” dedi kadın. “Yine de çıkmaz yerlere, mezarlara, küflü, rutubetli yerlere dikkat et!”
“Oralarda öyle şeyler yok. Açık hava var sadece.”
“Ben ne gördüysem onu iletiyorum,” dedi Ada. Sonra telefonu kapattı.
Ada’nın da yarattığı birçok karakter vardı elbette. Maya’nın hocası oydu. Ama aile arasında herkes daima ve daima, kendi gerçek karakterleriyle birbiriyle konuşurdu. Numara yoktu. Numarayı sadece eğlence veya iş için yaparlardı. Bu konuşmada da Ada Ada’ydı; Maya da Maya… Maya, çok da şahit olmadığı Ada’nın az önceki endişeli hali üzerine düşündü. “Yaşlanıyor belki de. İnsanlar yaşlandıkça değişir.” Ama Maya, içten içten bunu doğru olmadığını hissediyordu. Öyle birisi annesi olamazdı. “Göletteki saldırı… Bana olan güveni sarsıldı.”
Birkaç küçük yatın yanaşmasına imkân verecek şekilde yapılmış olan iskeleye küçük bir tekne yanaşıyordu. Maya bir an onun içinde olmak istedi. Alabildiğine açık bir denizde günlerce ve günlerce gitmek istiyordu. İnsan yüzü görmeyeceği yerlere kaçmak istiyordu. Yanında bir tek Koruk olsun yeterdi. Bu istek karşısında tekrar canı sıkıldı o böyle biri değildi. Bir zamanlar yarattığı bir karakteri tam da böyleydi işte. O, içinde bir yerlerde varlığını hissettiriyor, dış dünyaya çıkmak istiyordu.
Karşı masada oturan yabancı adam kalkıyordu. Maya da para ödeyip kalkmak istedi ama o sırada kötü bir şey oldu. Yandaki masadaki iki çocuklu ailenin küçük oğulları koştururken düşmüş, ortadaki küçük süs havuzunun kenarına üst çenesini kötü bir şekilde çarpmıştı. Lokantada küçük bir kıyamet koptu. Buz bulundu, beze sarıp üst çene üzerine koymak istediler ama çocuk çılgınca ağlayıp, tepinip buna engel olmaya çalışıyordu. Çocuk, en fazla üç yaşında bir oğlan çocuğuydu. Abla da en fazla beş yaşındaymış gibi duruyordu. O da ağlamaya başlamıştı. Baba aceleyle parayı ödedi, tarif üzerine burada yaşayan bir doktorun evine gitmek üzere hızla toparlanmaya başlamışlardı. Sarıkent’te, küçük özel bir klinik vardı ama bu saatte kapalıydı. Zaten doktor da bu kliniği kuran kişiydi.
Maya adamdan hoşlanmadığı için olaydan uzak durmuştu. O da parasını ödemiş, bahçeden çıkarken alelacele çıkan ailenin arkasında kalmıştı. Ağlayan çocuk kadının kucağındaydı, adam çantaları taşıyor, bir eliyle de ağlayan kızının elini tutuyordu. Bahçeden çıkar çıkmaz küçük kızın elini bıraktı ve o eliyle karısının kolundan kalın bir et parçası yakaladı, burdu, bıraktı. Bir çiviyi eliyle sıkıştırır gibi döndürmüştü parmaklarını kadının eti üzerinde. “Ahh!” Maya’nın içi acıdı. Acıyı kolunda hissetti. “Zalim biri.” Kadın acıyla çığlık atmıştı. Adam hiçbir şey olmamış gibi çocuğun elini tekrar tuttu ve Maya adamın dişlerinin arasından, “senin suçun!” dediğini duydu, kadına. “Gözün, üzerinde olacaktı.” Kadın ağlıyordu, sessizce: “Evet, benim suçum.” Maya kadının suçluluk duygusunu algıladı. Sırf bu nedenle sessizce katlanıyordu acısına. Maya arkalarında olmasaydı, bu kadar yakın olmasaydı olanları fark edemezdi. Etrafta kayalıklarda oturan insanlar vardı. İskele de kalabalıktı. Kalabalık içinde bile şiddet uygulayan bir adam. Sessiz şiddet… “Erkekler bunu yapmayı çok iyi bilir.”
Maya tam burada, herkesin içinde adamı evire çevire dövmeyi çok istedi. Bunu yapamayacağını biliyordu. Ne kendini açığa çıkarmak isterdi ne de adamın karısını ve çocuklarını karşısına almak. Hatta kalabalıktan bile adamı savunanlar çıkacaktı. Nereden bileceklerdi gerçeği? Hele karısı, kesinlikle adamı savunacak ve yalan söyleyecekti. Bunu biliyordu Maya. Daha önce yaşamıştı böyle şeyler.
Adam ileriye park ettiği arabasını almaya gitti. Arabasız şuradan şuraya gidemeyen şu küçük insanlar. “Şu küçücük yerde bile ayakları yerden kesilsin istiyorlar.” Sonra iki çocuklu aile olduklarını düşünüp biraz yumuşadı Maya. Adam, arabayı aldı geldi. Maya, doktora gittiklerini biliyordu, arabanın tepedeki evlere doğru uzaklaştığını gördü. Bu şartlarda takip etmesi çok zordu. İskeleye doğru baktı. Biraz oralarda dolaşacaktı. Tam o sırada karşısında oturan o yabancı genç adamın yeni gelen o tekneye bindiğini gördü. “Demek beklediği biri vardı. Oraya oturdu, yemeğini yedi, geldiğini gördü.”
*
Tekneye binen adamın adı Timothy Prong’tu. İngiliz vatandaşıydı ama Danimarka doğumluydu. Gazeteciydi. Otuz dört yaşındaydı. Sekiz yıldır; Ortadoğu’da, Türkiye’de, Doğu Avrupa’da gazetecilik yapmıştı. Bir haber ajansına bağlı çalışıyordu.
İskeleye yanaşmış olan tekne Bodrum yapımı bir tekneydi. Bu yatın eski sahibi tekneyi Akdeniz’de kullanmış, Atlas Okyanusu’nun doğu kıyıları hariç, daha uzak yerlere hiç açılmamıştı. Sadece tek bir kamarası, bir oturma salonu vardı. Salonda küçük bir açık mutfağı, mutfak araçları, soğutucusu bulunuyordu. Güvertesi tenteliydi, oturmaya, güneşlenmeye, yemek yemeye imkân veriyordu. Timothy’i güvertede bekleyen yoktu. O, bunu biliyordu. Birkaç basamakla salona indi. Gerektiğinde yatak da olan uzunca koltuktan uzun ve güçlü gövdeli biri ayağa kalkıp karşıladı onu. Sarıldılar öpüştüler, mutlu görünüyorlardı.
Maya yanılmamıştı. Timothy hem gazetecik yapıyor hem de bir üniversitede kültürel antropoloji üzerine çalışarak doktorasını tamamlamaya uğraşıyordu.
“Onu gördüm,” dedi Timothy. “Yemek yiyordu. Ben de oraya oturdum. Beni fark etmedi. Yemek boyunca düşündü, bir ara annesiyle konuştu. Yarın o gölet denilen yere gidecek. Az önce de iskeleye doğru yürüyordu. Dışarı çıkmayalım.”
***
8. Bölümün Sonu
9. Bölüme Devam Ediniz
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
9. Bölüme Devam Ediniz
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder