28 Mayıs 2018 Pazartesi

16. Bölüm: Bir Cenaze Töreni

Önce 15. Bölümü Okuyunuz

 


“Şu Allah’ın belası yerdeki tek dostumu kaybettim. 
Benden başka kimse yoktu hayatında. 
Nasıl oldu bu? Kim yaptı bunu?"


Maya, camiye geldiğinde cenazeye katılan az sayıdaki kalabalığı görünce şaşırmadı. Gelenlerin çoğu kış yaz burada kalan, Selo’yu bilen ama onu yakından tanımayan kişilerdi. Bir kişi hariç. O bir kişi, açık başıyla, tek başına, cami bahçesinin bir köşesinde duruyordu: Şeyda Nur.

Karya-Maya onun yanına gitti, sarıldı. Kadın ağlıyordu: “Şu Allah’ın belası yerdeki tek dostumu kaybettim. Benden başka kimse yoktu hayatında. Nasıl oldu bu? Kim yaptı bunu? Vicdansızlar, ne istediler elin garibinden. Kimseye bir şey yaptığı yoktu. Kendi yağıyla kavrulurdu. Ne ele ne güne karışırdı. Bir tek köpeciği vardı şu hayatta, onu da öldürmüşler. Allah belalarını versin onların, ne istediler ondan. Belki de kaçıp geldiği o kişiler burada da buldu onu. İki gündür bunları düşünmeden duramıyorum.”

“Kimlerden kaçıyordu?” dedi Karya-Maya. O Karya Maya’ydı, buraya gelmeden kılık değiştirmişti.


Kadın durakladı. Acıyla haddinden fazla mı konuşmuştu. “Bilmem bölük pörçük anlattığı şeyler var. Hapis yatmış siyasi bir davadan. Hapiste çok çekmiş, çok işkence görmüş. Dışarı çıkınca eski arkadaşlarıyla devam etmek istememiş, kaçmış onlardan. Buraya gelip sığınmış, saklanmış. Bir ara onun orada içmiştik. O zaman anlatmıştı bunları. O koca adam, ağlayarak anlatmıştı bunları. Offf…” Şeyda Nur hıçkıra hıçkıra ağlarken Maya sordu:

“Hangi dava, hangi hapishane? Bütün bildiğin bu kadar mı?”

“Valla bilmem.” Şeyda Nur düşündü: “ Evet, bu kadar. Şimdi düşünüyorum da, yok sadece bu kadar, hiç isim söylemedi.”

Karya-Maya, Şeyda Nur’u konuşturmak için elindeki her türden bilgiyi eğip bükerek kullanmaya karar vermişti: “Dün gölette yakalanan o iki adamın Selo’yu öldürdüğünü söylüyorlar. Bir arkadaşım var, buraya misafir olarak geldi, kendisi savcıdır. Ondan bazı şeyler öğrendim. Yukarıda yer altı mezarı gibi bir şey varmış. Orada, eski eserler bulmuş senin Selo. O adamlarla işbirliği yaparak onları satıyormuş. Demek ki aralarında bir anlaşmazlık çıktı. Onlar da onu öldürdüler. Belki de hazinenin tamamına sahip çıkmak istediler.”

Şeyda Nur dehşete baktı Maya’ya: “Yeraltı mezarı mı dedin, ama orada biri var, gerçi..." sonra sustu. “Çok konuşuyorum, bu kadına dayanamıyorum. Her şeyi anlatıyorum.”

Şeyda Nur'un ağzından istemeden fırlayan sözleri kaçırmayan Karya-Maya, hedefine dolanarak gitmeye karar vermişti: “Şaşırmadın mı? Yani yukarıda bir yer altı mezarı olduğuna ve Selo’nun bazı kıymetli eserler bulduğuna…”

Şeyda Nur, sessizce önüne baktı. “Bana göletin ilerisinde, yerin altında bir şeyler olduğundan bahsetmişti ama hazineden bahsetmedi tabii. Ben de sizlere o yüzden haber verdim zaten. Benim haber verdiğimi bilmiyordu. Ona hiç söylemedim. Ama orasının gizli kalmasına da gönlüm razı olmadı. Keşke daha önce söyleseymişim, o zaman onu öldürmelerine gerek kalmazdı.”

Karya -Maya, hayranlıkla baktı Şeyda Nur’a ama sonra şöyle dedi: “Sana bir sır vermiş, sen ihanet etmişsin.”

“Yapılması gerekli bazı şeyler vardır,” dedi kadın. Kafasını kaldırmış Maya’ya bakıyordu. “Babam bile olsa aynı şeyi yapardım. Orası bize ait değil. Herkese ait. Öyle değil mi?” Demişti demesine ama gözleri bulanık bakıyordu.

“Öyle,” dedi gülümseyerek Karya-Maya, kadına sarıldı, “biraz önce biri var orada derken ne demek istiyordun?”

“Yok, bir şey,” dedi kadın. “Sır var sır. Bazı şeyler de asla söylenmemeli.”

Bu arada namaz bitmiş beş altı kişi tabutu tutmuş kaldırıyordu. Naaş yeni açılan şimdilik beş kişinin yattığı tepedeki mezarlığa götürülecekti. Site-köyün cenaze arabası yoktu. Tabut, bir kamyonetin arkasına yüklendi, yola çıktı. Bazıları kendi arabalarına atlayıp kamyonu takip etmek üzere hareketlendikleri sırada Şeyda Nur: “Ben mezarlığa gitmeyeceğim,” dedi.

“Mezarlıklar, ölüler için değil, yaşayanlar içindir zaten,” dedi Karya-Maya da.

Biraz sonra camide onlardan başka kimse kalmadığını gördüler, kadınlar da gitmişti. Karya-Maya ve Şeyda Nur çarşıya doğru yürüyüp, yol kenarında bulunan kafelerden birine oturdular. Burası bar kafe olarak düzenlemiş, sevimli bir yerdi. Maya, buradan gelip geçerken buranın her zaman, özelikle de akşamları dolu olduğu görmüştü. Gündüz bu vakitlerde genellikle klasik müzik çalıyorlar, akşama doğru caza en sonunda da rock müziğine geçiyorlardı.

Klasik müzikten seçilen parçaların hepsi de güçlü bir ritme sahip, etkileyici ve bilinen parçalardı. Maya o sırada çalınan müziği tanıdı: “Requiem... Requiem çalıyor.” 

“Buranın sahibi Selo’yu tanıyor muydu?”

“Evet, ” dedi kadın, “yaz kış burada yaşar. İstanbul’dan kaçıp gelmiş bir sürgündür o da. Benim gibi gönüllü sürgünlerden biri işte. Nerden aklına geldi bu soru?”

“Çaldıkları müzik bir ağıt çünkü. Mozart’ın Requiem’i”

“Ne çok şey biliyorsun kız sen. Bak ben olsam hiç anlamazdım.” Sonra ağlamaya başladı. “Yaz şunu bana, ismini yaz.” Maya telefonundan mesaj gönderdi Şeyda Nur’a. “Bulup kaydedeceğim, dinler dinler ağlarım artık. Bu akşam sıkı bir şekilde kafayı çekeceğim. Sen de gel bana, beraber oturalım.” Bu, hevesle sorulmuş bir soruydu.

Maya, bir an için teklifin cazibesine kapıldığını hissetse de içindeki Mor onu durdurdu.  “Başka zaman, bu gün dinleneceğim, yorgunum,” dedi, sonra devam etti, “yukarıda kimin olduğunu biliyorum Şeyda Nur.”

“Kim?” dedi korkuyla kadın.

“Bir insan… Evet, bir insan…” İma etmişti ve kadın anlamıştı.

“Biliyorsun…” Kadın, Karya- Maya’ya korkuyla bakıyordu.

“Evet. Gördüm ve konuştum.”

“Gördün mü?” Şeyda Nur bunu ürkerek sormuştu. Merak ve korkunun ikisini birden yaşadığı; sesinden de, yüzünden anlaşıyordu. “Nasıl bir şey?”

Karya'nın kabuğuna bürünmüş Maya Mor, bu soruya cevap vermeye hazırlanırken durdu: “Buna cevap vermek istemiyorum.” Onu, ayrıntılarıyla bir başkasına betimlemenin canını sıkacağını hissetti. Sanki özel alanla ilgili, sanki söylenmemesi gereken bir şeyle ilgiliydi o anda hissettikleri; açık etmek, ifşa etmekti aklına ilk gelen kelimeler. “Neden rahatsız oldum? Oysa birbirimizi gayet doğal tarif ederiz, anlatırız başkalarına. Bu beni neden rahatsız etsin ki. Düşüneceğim.”

Soruya cevap vermedi. Şeyda Nur sessizliğini yanlış yorumlamıştı. Dehşetle sordu: “Anlatılamayacak kadar korkunç mu?”

Karya -Maya buna da cevap vermedi. Hayır, gibisinden başını iki yana sallamakla yetindi. Bu bir yalandı. Belki de… Ama şöyle dedi: “O konuda sana ne anlatmıştı Selo?”

“Çocuğun bir hastalığı olduğunu, vücudunda ve yüzünde şekil bozuklukları olduğunu, onu yetiştirdiğini, baktığını…” Yarıda bıraktı Şeyda Nur, cümlesini tamamlayamadı. Bugün de makyaj yapmıştı. Rimelleri akmış, o yüzden gözünün altındaki morluklar daha da belirginleşmişti. Sarı boyalı saçlarının rengi açılmıştı. Güneş ve deniz, boya zamanları arasındaki süreyi kısaltıyordu. Dış görünüşünde, Maya’nın onu gördüğü üç gün önceye göre belirgin bir farklılık vardı. Neşeli, boş vermiş havasından eser miktarda izler kalmıştı sadece. Saçı açıktı ama küçük bir yaz şapkasını başına geçirmeyi ihmal etmemişti. Maya Mor bu seçimin; camiye başı açık gelmeye cesaret edememesinden mi veya diğerlerinin yanında özellikle camide modern görünme arzusundan mı veya dip boyası geldiği için onları göstermeme endişesinden mi kaynaklandığını düşünürken, yine kısa süren bir sessizlik oluşmuştu. Karya-Maya idareyi ele alarak sordu:

“Ne zaman söyledi bunu?”

“Bir iki yıl önce yine bir gece dertleşirken. Sır olduğunu söyledi. Söylemememi tembih etti. Oraya birileri gider ve onu görürlerse başına her türlü şeyin gelebileceğinden emindi. Bir yaratık, bir ucube olarak özellikle köyden bazı kişiler onu bulacak diye endişeleniyordu. Öldürüleceğini bile düşünüyordu.”

“Neden bir hastaneye veya ne bileyim işte, uygun bir yere mesela bir yurda götürmemiş ki onu?”

Şeyda Nur, sinirlendi: “Ne diyorsun sen Allah aşkına, adamın parası yok, kimsesi yok, çevresi yok! Bunları sol elinin parmaklarını tek tek sayarak, Karya- Maya’nın yüzüne iyice yaklaştırıp söylemişti. “Buraya sığınmış bir garibandı o. Ufacık bir bebeğe, hem de onun gibi bir bebeğe bakarlar mıydı sanıyorsun sen! Öldürürlerdi oralarda onu. Ne diyorsun be sen, sağlam bebekler giriyor da, ölü çıkıyor oradan.” O sırada Karya -Maya’nın dudağını büzerek tüm bu söylenenlere şüpheyle yaklaştığını hissedince yeni kanıtlar ileri sürdü: “Ha, tamam ölmeyebilirler ama ezilmiş, kakılmış biri olarak çıkıyorlar oralardan, yalan mı?” Güya soru sormuştu ama onay falan beklediği yoktu. Eski Şeyda Nur geri gelmişti. “Acayip yollara, işlere kapılıp gidiyor çoğu. Ben kendi çevremden biliyorum, sana en az beş kişi sayarım, hepsi de yurtlardan çıkmaydı ve işte bildiğin işleri yapıyorlardı. Bizim sektörde çalışan iki tane kız vardı mesela.”

Maya Mor, Şeyda Nur’un belki de haklı olduğunu düşündü. Karya-Maya, kadını eski canlılığına kavuşturduğu için seviniyordu. Sevinçle gülümsedi, kadının eline ufak dokunuşlarla pat pat vurarak; dost olduğunu, onu anladığını belirtmeyi de ihmal etmemişti. Ama Maya Mor, Selo’nun aldığı riski düşünüyordu.

Şeyda Nur, soluklandı. Sevgi pat patları, nefret ateşini söndürmüş, kederini ortaya çıkarmıştı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Sessiz bir ağlamaydı onunki. Hıçkırıksız akan gözyaşlarıydı onlar. Karya-Maya bir peçeteye biraz su dökerek ıslattı. Kadının gözündeki numaralı gözlüğünü çıkararak, gözlerinin altında biriken rimelleri sildi. Bu kadar yakın teması bir tek Maya, sadece Maya yapabilirdi. Şimdi Karya; Maya’nın ona aktardığı bu beceriyi kullanıyordu. Maya, Karya karakterine özünden çok şey katmış, onu Maya’nın başka bir versiyonunu olarak yaratmıştı.

“Şimdi ne olacak? O çocuk orada nasıl yaşar. Köpekler de onu koruyordu. Dervişin de bir köpeği vardı, Serkeş’in yavrusu. Onu gördün mü?

“Gördüm şu anda ormanda yatıyor,” diye düşündü Maya Mor.  Doğmaya çabalayan nüve halindeki üzüntüsünü, vicdan azabını bastırdı. "Ne yapabilirdim başka, beni parçalayacaktı." Yüksek sesle, “görmedim, ortalıkta yoktu," dedi ve devam ederek gereken bilgileri Şeyda Nur'a aktardı. Araştırma için derinlere gittiğinde onu gördüğünü, onunla kısaca konuştuğunu ve Selo’nun yetiştirmesi olduğunu öğrenince Selo’nun öldüğünü haber verdiğini söyledi. Bunlar yalan değildi sadece çok eksikti. Ya da çok çok eksikti. 

“Nasıl karşıladı, ne dedi? Ah yavrucak ah!” Kadın hala ağlıyordu.

Karya-Maya saçını eliyle düzeltmeye başlamıştı. Başındaki peruk gerçek bir saçtan farksız duruyordu. Yıllar önce kız kardeşinin kesilen saçlarından yapılmış gerçek bir peruktu bu. Sonra masa örtüsünü eliyle düzeltmeye başladı. Bir takıntı gibiydi bu yaptığı. Şeyda Nur’un gözleri belli bir andan sonra; gözlerini kaçırmayı, görmemeye çalışmayı bırakmış, Maya’nın ellerine takılıp kalmıştı. Kendine dönük duyguları yer değiştirmiş, karşısındaki insana yönelmişti. Şimdi onu algılıyor, hissediyordu. Duyguları geri çekilirken, aklı öne çıktı.

“Ahhh, sen de üzüldün değil mi? Ne yapacağız Maya? Onu orada bırakamayız. Ölür.”

Karya-Maya, kadının ellerini avcuna aldı, koyu kahverengi lenslerin takılı olduğu, farklılaşmış gözleriyle kadına baktı. “Şeyda’cığım bu sırrı şimdilik saklayalım. Düşünelim. Ben onunla yarın konuşmaya gideceğim. Bir de ona sormak lazım değil mi? Olanları sana anlatırım. Ama sen sakın oraya gitme. Dikkat çeker.” İşte, Maya’nın esas söylemek istediği buydu.

“Ama yemek… Bir şeyler götürmek lazım. Kaç gündür aklımda bu var. Selo öldüğünden beri o kadar daraldım ki, kimle konuşsam, ne yapsam diye düşünüp durdum. Bir ara jandarmaya söylemek bile aklımdan geçti.”

“Seni ne durdurdu?” Kadının eli hala Karya-Maya’nın elindeydi.

Kadın durakladı. Maya, onun söylemekle söylememek arasında gidip geldiğini görebiliyordu. Şeyda Nur, kararını vermişti, her nedense bu kıza güveniyordu, eğilerek fısıltı halinde konuştu; “Selo’yu onun öldürdüğünü düşünecek olmaları. Derdini de anlatamazdı. Konuşmayı yazmayı biliyormuş ama bilmem ki, kendini ifade edebilir miydi böyle bir durumda.”

“Öyle bir eder ki, görsen şaşarsın,” diye düşündü Maya Mor, ama şöyle dedi: “Belki de o öldürmüştür.” Karya-Maya da bunu eğilerek, fısıltıyla söylemişti.

“Olmaz öyle şey!” Şeyda Nur bağırmıştı. “O, onun babası gibiydi. Selo Amca’sıydı!” Etraftaki birkaç masa, dönüp onlara baktı.

Karya -Maya bildiği bir şeyler varmış gibi, sır verircesine, kadının gözüne bakmadan, kendi kendine söylenir gibi konuştu: “Oğullar, babalarını öldürür.”

Şeyda Nur hırsla konuştu, onun da bildiği şeyler vardı elbet: “Annelerini de… Ama o değil. O öyle bir şey yapmış olamaz. Onlar birbirleri için yaşıyorlardı. Selo her zaman oradaydı, akşamları, gündüzleri, her zaman. Burada olmadığı her zaman oradaydı. Göletin suyu çekilince, o taşlar açığa çıkınca ödü patladı, burayı araştırmaya gelecekler diye korkuyordu.”

Maya Mor, Şeyda Nur’un içine düştüğü paradoksu anlamaya çalışıyordu. İçinden düşündüğü şu sorunun cevabını hala bulamamıştı: “Madem öyle neden ihbar ettin?”  Yüksek sesle şöyle devam etti: “Onun nerede yaşadığını görmedin sen, değil mi?”

“Bir baraka yapmış, Selo. Ağaçların derinlerinde.”

“Yeraltındaki odayı bilmiyor.”  Kendi kendine yaptığı bu açıklama bile Maya Mor'u tatmin etmemişti. "Neden ihbar etti?" 

Şeyda Nur ayağa kalktı, masaya para bırakmaya çalışırken Karya-Maya engel oldu. “Bırak bana ben daha buradayım.” Şeyda Nur itiraz etmedi, böyle küçük hesaplar yapacak biri değildi. Karya-Maya, onun kafasının başka bir şeyle daha dolu olduğunu şimdi daha kolay sezebiliyordu. “Bir şey var onda, anlatmadığı bir şeyler...”

“Ne oldu Şeyda Nur? Başka bir şey daha var sende, gözlerin bulanık.”

“İki şey var,” dedi kadın tekrar oturdu, bu sefer likörlü bir kahve istedi. Karya, ona uymadı, soğuk sütlü şekerli kakao istedi. Hatta nasıl yapılması gerektiğini gelen çocuğa tarif etti. “Ellerindeki hazır reçetelerle, çeşitli kahveler yapıyorlar ama basit bir kakaolu süt yapın, deyince şaşırıyorlar,” dedi Karya-Maya gülerek, sonra yumuşatılmış atmosferin etkisini devam ettirerek anlamaya hazır birisi olarak sordu: “Nedir o iki şey?”

“Birincisi benim kız kocayı boşuyor.”

“Bu iyi bir şey.”

“Evet, elbette. Geçen gün telefon etti. Hatta Selo’nun öldüğü gün haber verdi olanları. Torunumu buraya getirmek istiyor. Kocası sürekli rahatsız ediyormuş. O da çalışıyor. Kıza bakacak kimse yok. Kız evdeyken babası gelip rahatsız etmiş bir iki kere. Abuk sabuk konuşmuş.”

“Ne kadar zaman burada kalacakmış?”

“O da bilmiyor. Yarın geliyorlar. Bu akşam otobüsle yola çıkacaklar. Uçak bileti pahalı gelmiş. Bence değer ama ne bileyim işte böyle dedi. Eve gidip bir şeyler yapmam, yatacak yerleri ayarlamam lazım. Düşünüp duruyorum iki gündür. Şimdiye kadar bağımsız, rahat, kendi başıma bir hayatım vardı. Birden değişti her şey.”

Karya-Maya, “bir gelsinler bakalım,” dedi. “Belki de bir hafta kalır sonra da giderler.”

“Benim onun yanına taşınmamı isteyebilir,” dedi Şeyda Nur. “Ama ben bunu yapmak istemiyorum. Sonra içim kırık. Bunca yıl beni görmezden gel, ihtiyacın olunca, ‘anne!’ diye yanıma koş. Sevinemedim tam olarak. İçimdeki görünmeyen parçam, buz gibi duruyor. Görünen parçam, rol yapıyor. Gerçek duygularım değil onlar.”

Karya-Maya, “Şu doğuştan bilge olan kadınlar var ya sen de tıpkı onlar gibisin, ne güzel anlatıyorsun kendini,” dedi sevgiyle. “Bu kadını seviyorum.”

Şeyda Nur, mutlulukla Karya-Maya’ya baktı. “İkinci meseleye gelince yine acı bir haber var. Fato’yu tanırsın, hani geçen gün…”

“Tanıyorum,” hızla kesti Karya. Aslında konuşan Maya Mor’du. Bir anda yüzeye çıkmış, dayanamayarak atılmıştı. “Ne oldu?”

Şeyda Nur, anlattığı konuyla ve sorunlarıyla öylesine dolmuştu ki bu değişikliği fark etmedi. Maya’nın geniş alnını, çıkık kaşlarını kapatan kahkülleri olmasa, kaşlarının düz bir çizgiye dönüştüğünü, yüzünün sertleştiğini, başkalaştığını görebilirdi. Ama kahküller tam da bunun için vardı. Maya, en belirgin özelliklerinden birini böyle kapatabiliyordu.

“İşte kız kardeşinin kocası Kasım var ya…”

Maya Mor, sabırsızlıkla yine kesti: “Var, onu gördüm o gün.”

“İşte onun küçük kızı hani o gün...”

“Ne oldu?” dedi Maya Mor.

“İşte, dün gece kendini silahla vurarak intihar etmiş.”

Maya, sessiz bir çığlık koyverirken; Karya, iradeyi Maya Mor’a bırakmamak için uğraşıyordu.

“Neden? Nedeni belli mi?” Karya-Maya geri gelmişti.

“Bilmiyorum. Ben de sen gelmeden önce cenazeye gelenlerden öğrendim, onlar da çok bir şey bilmiyorlardı.”

“Nerede intihar etmiş?”

“Onların orada. Kafeden denize doğru inen kayalar var ya, orada bulmuşlar onu.”.

Bir süre sessizce oturdular.

Sonra Şeyda Nur zoraki olduğu hissedilen bir tonla konuştu. “Fato, o gün arabada Berra’nın ağladığından ve onu senin ağlattığından bahsetmişti.”

Karya-Maya üzgün üzgün Şeyda Nur’a baktı. Dudaklarını büzmüştü, kafasını da iki yana sallıyordu.

“Benim de şimdi o olay aklıma geldi, onu düşünüyordum. Aslında o zavallı kızı ben ağlatmadım. Sadece kendi hikâyemi anlattım. Nedense o çok etkilendi, ağlamaya başladı.”

“Fato bana senin hikâyeni anlattı. Korkunç bir şey. Bir yandan da şaşırdım. Sende böyle bir olay yaşamış olduğuna dair hiçbir belirti, tek bir işaret bile yoktu. Şimdide yok. Daha çok o yüzden şaşırdım.” Şeyda Nur kalınlaşmış sesiyle güldü: “Gerçi kim, karşısındakini çok iyi tanıdığını iddia edebilir ki? Alt tarafı bir birkaç saat oturduk, konuştuk işte.”

Maya içindeki sesleri duyuyordu. Karya, Şeyda Nur’u ikna etmek için manüpülatif yeteneğini kullanmaya hazırlanırken; Kali, olay yerine gitmek hem de bir an önce gitmek; Mor ise analiz etmek için düşünmeye zaman ayırmak ve sakinlik istiyordu. Maya, acıyı içinde hissediyordu, onun tek ihtiyacı bir süreliğine vicdanıyla baş başa kalmaktı. Mor, önce Karya diye düşündü, onun sırası. “Şeyda Nur meselesinin çözümlenmesi lazım. Onu böyle kuşku içinde bırakamayız.”

Karya–Maya şöyle dedi: “Şeyda’cığım şimdi sana doğruyu konuşacağım. O hikâye elbette doğru değil. Bir arkadaşımın başından geçmiş bir olaydı, onunla birlikte bire bir yaşadım sayılır anlattıklarımı. Sana yalan söylemek istemiyorum. "Oysa söylüyorum. Söylemeye de devam edeceğim." O gün Kasım’dan çok rahatsız oldum. Kızı ile önde oturuyor hiç konuşmuyorlardı. Sonra laf açtım, sırf konuşma olsun, buzlar erisin diye. Ama ‘Nuh’ dediler, ‘Peygamber’ demediler. Ben de, eh biraz bozuldum elbette. Onlardaki o vurdumduymazlığı parçalamak istedim. İnsani olan bir şeyler eksikti. Arabaya bir misafir almışsınız değil mi, böyle yapılır mı? Ben de o insanca duyguları ortaya çıkarmak için arkadaşımın başından geçen olayı sanki benim başımdan geçmiş gibi anlattım ama sen Fato’ya yine de bir şey söyleme. Kız ağlamaya başlayınca ben de şaşırdım. Böyle bir şey beklemiyordum.”

“Ama neden bu hikâye,” dedi Şeyda Nur, “neden başka bir şey anlatmadın?”

“Vay, ne akıllı bir kadın.”  Karya-Maya durdu, başlamıştı bir kere, geri dönemezdi:  “Çünkü o gün, o başıma vurulduğu gün, orada yeni doğmuş bir bebek kafatası bulmuştum.”

“Çok eskiden kalan?”

“Yok, en fazla bir iki yıllık bir kafatası.”

“Aman Allah’ım!”

“Ben de rastladığım herkese böyle şeyler anlatarak yokluyorum, tepkilerini ölçüyorum bir anlamda. Bunu farklı farklı biçimlerde yapıyorum. Bunlara da bu hikâye denk geldi.”

Şeyda Nur, kaşlarını çatıp, sorgulayan gözlerle Karya Maya’yı inceledi, “senden korkulur,” dedi. “Beni de denedin mi?”

“Hayır,” dedi Karya-Maya gülerek, “sen çocuk doğuracak yaşı geçmişsin.”

“Ha o mesele ama başka birisine çocuğunu ortadan kaldırması için yardım yardım etmiş olabilirdim.”

“Karakterine uymuyor, ayrıca bunu yapan birisi neden göletin oradaki taşları ihbar etsin ve benim buraya gelmeme neden olsun ki.”

“İyi düşünmüşsün, aferin kız sana.

Karya-Maya, “bir şey daha var,” dedi: “Fotoğraf makinem, tripoduyla birlikte yok olmuştu. Her ikisinde de gizli bir yere yazdığım bir işaret vardı. Tripodu Selo bulmuş, bana verdi.”

“Ne! Sen ona gittin mi, onu gördün mü?”

“Evet, senin bana söylediğin gün bilgi almak için ona gitmiştim. O da bana tripodu vererek, iskelenin derinliklerinde bulduğunu söylemişti. Baktım ki gizli işaretim bacaklardan birinin iç kısmında duruyor. Yani o, aradığım kayıp eşyalarımdan biriydi.”

“İyi kalpli adamdı. Bak sana hemen en önemli ipucunu vermeye çalışmış.” Şeyda Nur yine ağlamaya hazırlanıyordu ki Karya-Maya devam etti: “Bu hikâyede Berra’yı etkileyen bir şey vardı ama ne olduğunu sorma fırsatım olmadı.” Karya devam edecek hatta kameradan bahsedecekken Mor engel oldu. “Bu kadar yeter. Daha fazlası şüpheyi bizim üzerimize çeker.”

“Çok garip bir ailedir onlar,” dedi, Şeyda Nur. “Galiba bu kafenin sahibinin oğlu Mustafa’yla çıkıyordu o küçük kız. Deminden beri bakıyorum ama Mustafa’yı göremedim.”

“Babasının adı nedir?”

“Kemal. Kemal Rüzgâroğlu. Kafenin üstünde de zaten o isim var. Rüzgâr Kafe. Ama çoğu kimse buraya Kemal’in Yeri, der.”

“Mustafa’yla ilişkisini nerden biliyorsun?” dedi, Karya-Maya. “Böyle ufak yerlerde hemen birini birisine yakıştırırlar.”

Kadın yüzünü buruşturdu. “Pek öyle değil canım,” dedi. "Onları Selo’nun oradaki koyda iki kere gördüm. Yalnızdılar, öpüşüp koklaşıyorlardı.” Şeyda Nur, jest ve mimiklerle durumu tarif etmeyi ihmal etmemişti. Karya-Maya kıkırdadı.

“Ya diğer kızlar, onların da sevgilisi var mı?”

“Görmedim ama büyük kızın İzmir’de bir sevgilisi varmış. Bir yaz burada tanışmışlar. Öyle diyorlar. Ben onların yalancısıyım.”

“Kimden duydun bunu?”

“Fato’dan. Kız onunla yazışıyormuş. Askere gitmesini bekliyorlarmış sonra da gelip isteyeceklermiş.”

“Ya ortanca kız?”

“O, pek insan içine çıkmaz. Aralarında en çirkinleri odur. İlk iki kız babaya çekmiştir. Berra ikisine de benzemezdi, anneye çekmişti, çok güzeldi, bir pınar gibiydi. Buradaki birçok genç de peşindeydi zaten.”

“Evet, güzeldi ve bunun çok farkındaydı.”

Şeyda Nur, yeniden ayaklandı: “Benim gidip hazırlık yapmam lazım.”

Öpüşerek birbirlerine hoşça kal, dediler.  Şeyda Nur’un eski canlılığı bir süreliğine geri gelmişti. Maya bunun uzun sürmeyeceğini seziyordu. Kadının hayatı değişmek üzereydi. Şu anda tam şu anda Şeyda Nur, bir dönüm noktasının ortasında kalmıştı. Değişim rüzgârları hızlanarak esmeyi sürdürecek, o, sağa sola savrulacak, belki de direnecek ama rüzgâr durulduğunda, Şeyda Nur için yeni bir hayat başlamış olacaktı. Yeni bir yol ayrımına kadar. “İnsanların çoğu, o sihirli kavşak noktasında olduklarını çoğu kez fark etmeden yaşıyorlar. Fark etselerdi her şey başka olurdu. Belki… 

Şeyda Nur, koştura koştura giderken mezarlıktan dönen kafe sahibini gördü Maya: Kemal Rüzgaroğlu. Adam üzgün görüyordu ama bu üzüntüsü sadece Selo’yla mı ilgiliydi? Oğlu Mustafa’yla ilgili olma ihtimali daha yüksekti. 

Adam yanından geçerken Karya –Maya ayağa kalkıp seslendi: “Kemal Bey sizinle biraz konuşabilir miyim?”

Adam durdu, şaşırdı. Kadını tanımıyordu.

“Buyurun!”

“Size Selo’yu soracaktım. Geçen gün onunla tanıştım, beni çok etkiledi. Ölümüne hem şaşırdım hem de üzüldüm. Onu en çok siz tanırmışsınız. Bir blog sitem var. Onun hikâyesini yazmak istiyorum. Bana biraz onu anlatabilir misiniz? Tabii vaktiniz varsa. Yoksa başka bir zaman gelirim.” Adam durakladı. Sonra oturmaya karar verdi.

“Gerçekten zamanım yok, bugün tuhaf bir gün. Oğlumu da bulmam lazım.” Adam daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi.

“Oğlunuz için çok üzüldüm, bugün intihar eden kızın arkadaşıymış galiba.”

Adam, birisi ona iğne batırmış gibi yerinden zıpladı. “Onu da nerden çıkardınız, yok öyle bir şey!”

“Cenazede birileri söylerken duydum.”

“Yok,” dedi adam, “bir iki kere buluştular, ben biliyorum, hepsi o kadar.” Karya -Maya, adamın dudaklarının arasından çıkardığı tıslamalar, yuvarlamalar sayesinde anlaşılmaz hale gelen küfürleri duymazlığa gelerek devam etti.

“Ama yine de oğlunuz etkilenmiş olmalı?”

“Bilmiyorum,” dedi adam, “sabahtan beri onu görmedim. İskele tarafında olmalı. Ben de cenazede duydum olanları.”

Karya-Maya, bu konunun üstüne daha fazla gitmek istemedi, yoksa adamı elinden kaçırabilirdi.

“Başınız sağ olsun Kemal Bey, kolay olaylar değil bunlar. Bana biraz Selahattin Taşkesen’den bahseder misiniz?” 

“Gazetecisi misiniz?”

“Sayılır, bağımsız bir gazeteciyim. İnternet üzerinden yayın yapıyorum. Selahattin Bey’i dediğim gibi geçen gün tanıdım ve beni çok etkiledi. Buraya gelip yıllarca tek başına münzevi hayatı yaşamak… Aslında buranın kurucusu sayabiliriz onu değil mi, buraya ilk o gelmiş.”

“Valla doğru,” dedi Kemal Bey, “ama buranın ağzına sıçıldığını da görme fırsatı oldu. Özür dilerim kaba konuştum yanınızda ama o böyle söylerdi. Nefret ederdi buranın bu halinden.”

“Buraya geliş nedeni de beni çok etkiledi. Siyasiymiş galiba, hapiste yatmış, işkence görmüş, acı çekmiş ve eski örgüt arkadaşlarından kaçarak buraya sığınmış.”

Adamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı: “Nereden çıkardınız bu saçmalıkları?”

Karya-Maya burada isim verme gereği hissetti. “Kendisi Şeyda Nur hanıma böyle anlatmış. Bunu söyleyen bizzat kendisiymiş.”

Adam kahkahalarla gülmeye başlamıştı: “İyi palavra atmış.”

“Ne yani doğru değil mi?” dedi Karya-Maya masum masum gözlerini açarak.

“Elbette değil. O gururundan Şeyda’ya öyle bir hikâye anlatmış işte. Gerçeği bir kış gecesi içerde içerken bana anlatmıştı. Geç vakitti, barda kimse yoktu, zaten kışın kim olacak buralarda. Ama anlattıklarını size söyleyemem hanımefendi, bu herkese anlatılacak bir hikâye değil. Siz yine Şeyda’ya anlattığı gibi bilin. Benim gidip oğlanı bulmam lazım.” Sonra kalkıp gitti. Maya’ya ismini sormamış o da söylememişti. Maya Mor, Selo’nun ölümü arkasındaki sırrı düşündü. Ölüm nedeni belki de hazineyle değil, Selo’nun hayat hikâyesiyle ilgiliydi.

Karya-Maya doğruca kuytu bir yere bıraktığı arabasına gitti, üstünü değiştirdi, arabadan Maya Mor olarak indi. Olay yerine doğru yürümeye başladı.

  ***
  16. Bölümün Sonu



17. bölüme Devam Ediniz.  


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder