24 Mayıs 2018 Perşembe

15. Bölüm: Sarıkent’te İkinci Ölüm

Önce 14. Bölümü Okuyunuz


                                                                         


-Başka arkadaşınız yok mu?
-Var elbette ama biz birbirimizi tercih ediyoruz.


Selim ve Timothy; erkenden kalmış, yüzmüş, kahvaltı etmiş, kahvelerini; geç gelen gazetelerine göz atma zevkini yaşayarak içiyorlardı ki Selim, lokantaların olduğu bölgede bir hareketlenme olduğunu gördü. Timothy’e, “gidip bir bakayım, merak ettim,” diyerek çıktı, yarım saat sonra döndü. Timothy, güneşin yakıcı etkisinden korunmak için içeri kaçmıştı.  “Ne olmuş?” dedi başını tabletinden kaldırmadan.

“Çok acı bir olay daha. Bir kız ölmüş. İntihar etmiş diyorlar. Daha onaltı yaşında.”

“Kim?” Timothy hayretle soruyordu.

“Şu ilerde çalışan kafenin sahibinin kızıymış. İsmi Berra’ymış.”

“Nasıl ölmüş?”

“Babasının av tüfeğin ağzına dayamış ve tetiği çekmiş.” Selim sorulara rapor verir gibi soğukkanlılıkla yanıt verirken, Timothy’nin gözleri giderek daha açılıyor, saçlarını sinirli sinirli eliyle tarıyor, bir yandan kafasını bir sağa bir sola sallıyordu. “Ne zaman olmuş?”

“Dediklerine göre sabaha karşı. Veya gece. Bilmiyorlar. Akşam beraber yatmışlar. Sabah yatakta bulamamışlar. Oradan geçen biri, denize inen kayalıklarda onu fark edip haber vermiş. Tüfek de cesedin yanındaymış.”

“Onaltı yaşında bir çocuk bunu neden yapar? Neden yaptığına dair bir şeyler duydun mu?”

“Dediklerine göre okumak istiyormuş baba da izin vermiyormuş.”

“Üniversite için daha erken değil mi?”  Timothy’nin aklına daha aşağısı gelmemişti.

“Liseden bahsediyorum Tim.”

“O, elbette ilköğretim zorunlu ama lise değil. Öyle mi?”

Selim güldü: “Bak bunu kaçırmışsın dostum. Artık lise de zorunlu. 4+4+4 diye bir şey duymadın mı? 12 yıllık zorunlu eğitim var artık. Ha diyeceksin ki buna herkes uyuyor mu? Hayır! Yasa çıkartmak işin bir parçası, uygulatmak başka bir parçası. Esas sorun da bu zaten. Gerçekten de yasaya rağmen baba, kızını okula göndermek istememiş, engel olmuş olabilir.”

“Sen cesedi gördün mü?”

“Evet, hala orada duruyordu. Kimliğimi gösterip olay yerine yaklaştım, zaten çevredeki insanlar dışında yetkili kimse yoktu. Bir de sağlık ocağından gelen doktor oradaydı.  Örtüyü kaldırıp yüzüne baktım. Yüz diye bir şey kalmamış zaten. Jandarma birazdan gelir, haber vermişler, ben yine oraya gidiyorum, sana haber vereyim dedim.”

Timothy hayretle, “neden telefon etmedin?” dedi

“Üstüme bir gömlek ve pantolon giyeceğim.”

Timothy, hafifçe sırıttı: “Burası senin bölgen değil Selim Baha. Git o kolsuz tişörtünle ve şortunla olayla ilgilen. Rahat ol biraz.”

Selim masum masum güldü. Söyleyecek bir lafı yoktu. Timothy anlamazdı. Üzerine hızla bir gömlek ve pantolon geçirdi. Fotoğraf makinesini alarak onunla gelmeye çalışan Timothy’i uyardı. “Bir iki kare dışında bir şey çekme. Cesedi, yüzü açık çekme ve en önemlisi dikkati çekme!”

Timothy izci selamı yaparak yanıtladı: “Tamam patron, sen nasıl istersen.”

Tekneden çıkıp iskelede yürümeye başladıkları sırada Selim Baha, birisinin ona seslendiğini duydu, döndü.

“Selim!” 

Biraz sonra kumral bir kadını, Selim’e sarılarken gördü Timothy. Kadın, Selim’i yanaklarından öptü, yüzünü ellerinin arasına alarak uzunca bir süre baktı ona. Selim, kıpırdaman duruyor, hayretle kadına bakıyor, suratına beceriksizce yerleştirdiği gülümseme maskesiyle, şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu. “Beni nasıl buldu? Maya söylemiştir.” Bir ara durumu normalleştirme isteğiyle Timothy’e döndü.

“Timothy bu arkadaş Nisan.” Sonra Nysa’ya döndü: “Bu da Timothy.”

Timothy onun Nysa olduğunu tahmin etmişti. Nysa, Selim'in Nisan olarak söylediği ismini "Nysa" diye düzelterek resmi bir şekilde sıktı Timothy’nin elini. Kendisinin, Selim Baha gibi muhabbetle karşılanmadığını düşündü Timothy.

Selim Baha’nın konuşacak zamanı yoktu, bir an önce hiçbir yetkilinin olmadığı olay yerine gitmek istiyordu: “Nysa, acil bir durum var sonra konuşuruz. Sen istersen teknede bekle ya da…”

“Ne gibi acil durum?” dedi Nysa, kaşlarını çatarak. Selim’in konuşmasını yarıda bırakmıştı.

“Bir intihar vakası var, jandarma daha gelmedi. Orada olsam iyi olacak.”

Selim, Nysa’nın rahatladığını hissetti. “Siz gidin. Bavulumu bırakıp ben de geliyorum, tekne hangisi?”
Gösterdiler. Nysa elindeki bavulu iterek tekneye yürümeye başlamıştı bile. “Gidin siz, ben sizi bulurum.”

Selim, “Senin gelmene gerek yok,” demek üzereyken sustu çünkü Nysa koşarak oradan uzaklaşıyordu ve Selim ona söz geçiremeyeceğini tahmin ediyordu.

Timothy gülerek, “nereye gitsek peşinde kadınlar oluyor,” dedi.

“Bu dalga geçilecek bir konu değil,” dedi Selim. “O Nysa. Sana onun hikâyesini anlatmıştım. Ve sakın bildiğini belli etme!”

“Burada olduğumuzu neden söyledin?”

“Söylemedim,” dedi Selim, sinirlenmeye başlamıştı. “Maya’dan öğrendi herhalde.”

Birlikte kafeye geldiler. Kalabalık, kayalıkların başladığı yerde, tepede birikmiş; aşağıya bakıyordu. Selim Baha kendisine yol açarak olay yerine indi. Jandarma daha gelmemişti. “Burada kaçıncı ölüm bu. Her şey Maya’nın saldırıya uğramasıyla başladı. Tesadüf mü?”

Selim Baha, cesedin yanında bekleyen iki kızı ve babalarını gördü. Kıpırdamadan duruyorlardı. Kızlar sessizce ağlıyor, baba bir heykel gibi dikilmiş karşıya bakıyordu. Ocağın doktoru biraz uzağa çekilerek bir kayanın üzerine başı önde olarak tünemişti.

Timothy sessizce bir iki kare fotoğraf çekti. Sonra sotaya yatarak sezdirmeden fotoğraf çekmeye devam etti. Ve o karelerin hedefi bu sefer farklıydı, cesedi çekmiyordu.

Aslında o sırada yukarıda bekleyenlere şöyle bir bakmak Timothy ve Selim’in bu kadar hassas davranmasına hiç gerek olmadığını gözler önüne sererdi. Yukarıda bekleşen kadın, erkek ve çocuk, yani herkes; ellerindeki esas olarak iki markaya ait son model cep telefonlarıyla, durmaksızın, büyük bir aç gözlülükle fotoğraf çekiyor,  bunun için aralardan sızarak önlere gelmeye ve daha iyi bir yer kapıp, daha uygun ve her şeyi gören; yani babayı, kızları ve yerdeki cesedi gören bir açıdan fotoğraf çekmek için güya sezdirmeden, kimi zaman birbirlerinin önüne geçmek için didişerek yapıyorlardı bu işi. Hatta bazıları sırtını olay yerine dönerek, kendisini de gösterecek bir şekilde selfi yapıyordu. 

Çakallar!”  diye düşündü Timothy.

Selim, yukarı çıkıp o soğuk kibarlığıyla kalabalığı arka taraflara doğru sürdü. Kalabalık gidince, Timothy de, o kan görmeye meraklı,  pornografik bir manzara seyreder gibi iştahla, zevk alarak çekim yapanların fotoğraflarını çekmeyi bıraktı. Yeteri kadar çekmişti.

Timothy, babanın profilini incelerken adamın suratındaki ifadenin ürkütücü olduğunu düşündü. “Şimdi dövünüp dursun bakalım.” Ama adam hiç de dövünür gibi değildi. Kaya gibi sertti, dimdik ayaktaydı, sadece karşıya bakıyordu.  Timothy, kızlardan birinin ayağa kalkıp adamın sol koluna sarıldığını gördü, bir yandan da fısıltı halinde bir şeyler söylüyor gibiydi. Hala oturan diğer kız da kafasını kaldırmış ikisine doğru bakarken, Timothy adamın kolunu sertçe çektiğini gördü.
Birisinin koluna dokunduğunu hissedince irkilerek kendini çekti. Gelen Nysa’ydı. “Neler olmuş burada?” Bunu İngilizce konuşarak sormuştu. 

Timothy, kızları ve babayı göstererek olanları bildiği kadarıyla anlattı. İleriden jandarmanın geldiğini bildiren siren seslerini duyunca yukarı çıktılar, kalabalığın önünde dikilip durarak, onların olay yerine yaklaşmalarını uzun gövdesi ve etkili karizmatik duruşuyla önleyen Selim’i buldular. Jandarma gelince üçü de oradan ayrıldı. Konuşmadan tekneye geldiler. Gölgeliği açıp güvertede oturdular.

“Neden geldin, bizi nasıl buldun?” dedi Selim, Nysa’ya. Bunun kabalık olarak algılanacağını biliyordu ama sormadan da yapamıyordu. “Maya, buraya geleceğini biliyor muydu?” Bu soruları gülümseyerek karşıladı Nysa. Selim durumu kavramıştı: “Bence; Maya, bundan hoşlanmayacak. Bizim burada olmamızdan da hoşlanmadı. Üç gündür buradayız sadece dün akşamüstü iki saatliğine görüp konuşma şansım oldu. Sana da kızgın. Bunu biliyorsun sanırım.” Sustu. Söylemesi gerekenleri söylemişti.

Nysa, onunla değil Timothy’le konuştu. “Siz kimsiniz?”

Timothy kendinden bahsetti. Maya’ya anlattıkları şeyleri ona da tekrarladılar. “Selim Baha’nın tatil arkadaşıyım kısacası,” dedi Timothy, “her tatili birlikte geçiririz.”

“Oooo!” dedi Nysa, “neden? Başka arkadaşınız yok mu?”

Timothy gayet ciddi bir sesle Nysa’ya doğru eğilerek şunu söyledi: “Var elbette ama biz birbirimizi tercih ediyoruz.”

Nysa, yüzüne kadar yaklaşan ve ciddi bir ifadeyle bunları söyleyen Timothy’i daha iyi görmek için gözündeki güneş gözlüklerini çıkarttı, o da yüzünü Timothy’e yaklaştırdı. Kişisel mesafe aşılmıştı. Burunları arasındaki mesafe bir karıştan daha azdı.

Bu sırada Selim araya girmiş, Nysa’ya, “bira içer misin?” diye sormuştu. Nysa, kafasını çevirmeden konuştu: “Sen Selim’le partner olduğunuzu mu söylemek istiyorsun. Doğru mu anlıyorum?”
Kafasını hızla Selim’e çevirdi, Selim’in yüzü allak bullaktı. “Doğruymuş.”  Bu durum Selim’in de beklemediği bir şeydi. “Niye bana söylemedin?” dedi Nysa. Kırılmış gibi söylemişti bunu.

“Niçin söylemem gerekiyordu?” dedi Selim, bocalıyarak. “Bugünü saymazsak seni sadece bir kere gördüm. Arkadaş bile değiliz.”

Nysa, kafası önde düşünüyordu: “Seni bizim aileye katabilmeyi çok isterdim.” Bunu Türkçe söylemişti.

“Hangi aile?” dedi Timothy gülerek.

Nysa kızarak baktı ona, “sen Türkçe biliyorsun ha!”

Bu sefer de Selim, “hangi aile?” diye merakla araya girdi.

“Maya ve benden bahsediyorum,” dedi Nysa. “Ne demek hangi aile?” Bunları alay ederek söylemişti. 
“Biz artık onunla bir aileyiz.” Selim ve Timothy, ikisi birden Maya’nın hiç de öyle hissetmediğini düşündüler ama susmayı, bir şey söylememeyi tercih ettiler.

“Ben gideyim,” dedi Nysa. İçeri geçip bavulunu aldı.

“Nereye?” dedi Selim, ne yapacağını bilemez bir şekilde konuşuyordu. Kitleleri durduran az önceki karizmatik duruşundan eser kalmamıştı.

“Maya’ya tabii. Onun için buraya geldim. Hangi pansiyonda kalıyordu?”

“Maya, bugün yine o gölet tarafına gidecekti. Pansiyonda yoktur. Daha gelmemiş olabilir,” dedi Selim. Siyaha çalan gözleri hüzün doluydu, şaşkındı.

“Olsun, ben onu orada beklerim. Seni kaybettiğimize üzüldüm Selim,” dedi Nysa. “Ne güzel arkadaş olurduk.”

Selim, bir sürü şey söyleyebilirdi ama Nysa’dan ürkmüştü. “Bir ara akşam yemeği yiyelim,” dedi giderken Nysa, sonra da kinayeli bir tonda şöyle devam etti: “Maya isterse tabii. Ona anlatacağım ne ilginç şeyler var.”

  ***
  15. Bölümün Sonu


16. Bölüme Devam Ediniz

Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder