21 Mayıs 2018 Pazartesi

14. Bölüm: Kuşlu Gölet’in Gizli Sahibi

Önce 13. Bölümü Okuyunuz

 


“Niçin yaşamaları gerekiyormuş! 
Beni de buraya bırakmışlar. 
Ben yaşadım da ne oldu?"


Maya, ertesi gün Maya Mor olarak pansiyondan çıktı arabasıyla gölete doğru gitti, arabadan Kali-Maya olarak indi. Uzun bir yürüyüş yaparak önceki geceki olay yerine geldi. İçine düştüğü deliğin ağzı tahta parçaları ve taşlarla kapatılmıştı. Etrafta kimse yoktu. Maya eli belinde, bulunduğu yerden zar zor seçilen ilerideki barakaya doğru yürüdü. Kulübenin kapısı sonuna kadar açıktı, ihtiyatı elden bırakmadan içeri girdi. İçerideki azıcık eşya dağılmış, sağa sola saçılmıştı. Köşede dertop edilmiş çok eski pis bir şilte, yerde yığın halinde duran, betonlaşmış birkaç battaniye, lime lime olmuş birkaç minder, bir tane boş piknik tüpü, birkaç tane tencere ve tabak, içinde bardak, çatal, kaşık olan eskimiş bir kutu, eski bir iki gazete ve dergi vardı. Bir tanesi bir moda dergisiydi. Ve bir kitap vardı ki neredeyse parçalanmış bir kitaptı bu. Maya onu eline alıp, baktı: Mülksüzler. “Vay, vay, vay!” Kim, burada Mülksüzler'i okuyor olabilirdi. Başka bir kitap değil de neden Mülksüzler. Ne garip, diye düşünürken barakaya birinin girdiğini hissetti, hızla döndü, belindeki silahı; sihirli bir nesneymiş gibi elinde belirivermişti.

İşte bu oydu. Önceki günün esrarengiz adamı veya her neyse. Şimdi ışık vardı, evvelsi geceki gibi değildi ortam. Maya onu görebiliyordu. Hayretle soluğunu tuttu. Bu bir insana benziyordu ama…


“Siz, o geceki bayansınız,” dedi, o her neyse.

Göğsünden hırıltılar geliyor, nefes nefese konuşuyordu. Korktuğu için belki de, diye düşündü Maya.
Kali-Maya gitti, Maya-Mor silahını indirdi. Başını sağa eğdi ve karşısındaki insanı gözlerini kırpmadan inceledi bir süre. İçerisi kötü kokuyordu, oturacak bir yer yoktu. “Dışarı çıkalım,” dedi Maya, "konuşmamız lazım.”

“Evet,” dedi hırıltı ses, “yalnız geldiğinizi görünce ortaya çıktım. Beni ihbar etmediniz sanırım.”

Dışarı çıktılar. Maya Mor’un insanlara güven veren muhteşem bir duruşu ve bakışı vardı. Ona güvenmek için gözlerine bakmak yeterdi. Karşısındakine doğrudan bakan, yalansız, içindeki sıcaklığı dışarıya taşıyan ışıltılı bakışlar. Ama her zaman değil, isterse…

Adam hırıltılar için konuştu: “Bir yer biliyorum, benim gizli yerim, sizi oraya götüreyim.”

Sessizce yürüdüler. Maya, sezdirmeden silahını beline sokmuştu. Adam veya herneyseyi arkasından takip etti bir süre. İçinden, Kali-Maya’nın, çekil aradan, bu iş benim işim, dediğini duydu. Hayır, dedi Maya. Kali-Maya bu kişiyi korkutabilirdi. “Ama silahtan korkmadı, yoksa gözleri de mi iyi görmüyor?”

Adam (?) bir süre zorlukla yürüdü. Göğsünden çıkan hırıltıları duymamak mümkün değildi.  Onları işitmek Maya’ya acı verdi. Maya’nın empati duygusu çok güçlüydü. İster psikolojik, ister fiziksel olsun; acı çeken birilerinin acılarını nedeyse birebir yaşayabilirdi. Bu annesinden geçen bir özellikti.  Bu kadar güçlü bir sezgiye sahip olmak çoğu zaman acı vericiydi, canını yakıyordu. Başka karakterleri, Maya’nın zırhıydı, onlara ihtiyacı vardı. Sadece bazı işlerini yapmak için değil, normal bir yaşam sürdürmek için de. Koruyucu bir kabuk gibi onları kullanmasını, takıp çıkarmasını öğrenmişti. Az önce Kali’ye izin vermemişti ve şimdi önünde yürüyen yaratık kadar acı çekiyordu. Bu tür durumlarda çok sık kullandığı karakteri, Mor’u ortaya çıkardı Maya. MOR...

Mor, diğerleri gibi değildi. O, Maya’nın öz parçasıydı. O, Maya ve Mor’du. O Maya Mor’du… Doğal olarak Mor, dışsal olarak fark yaratmaz ama iç dünyasını denetim altına alır, yoğun algısal akışı süzer, gelen her bir verinin bilgece yorumlanmasına olanak verecek bir iç sezgi, derin akıl ve soğukkanlılık sağlardı. Maya,  annesinin öncülüğünde daha çok küçükken onu bulmuş ve ona ikinci adını vermişti, kendine ait olan ikinci adı: MOR.

Mor gelince Maya içinin hafiflediğini hissetti. Hırıltıları hala duyuyordu ama bu sesler içini acıtmıyor, aklıyla düşünüyordu. “Bu adamın çok ciddi bir hastalığı var. Ciğerleri mahvolmuş.”  Bu düşünce aklından ışık hızıyla geçerken şunları da düşündü: “Sadece ciğerleri mi? Bu adamın- Kadın mı?- nesi sağlam ki?”

Öndeki kişi, hırıltılar arasında yere eğildi, yerdeki dalları kaldırdı. Ve işte bir delik daha. Diğerinden uzakta, ona benzer bir yeraltı girişi. Buraya uyduruk bir merdiven de yapılmıştı. Tahtadan, şu inşaatlarda hatta evlerde kullanılanlar gibi. Önde o garip yaratık, arkada Maya, merdivenden indiler. Maya Mor, basamakları saydı. On basamak. Basamakların arası kısa değildi. Maya Mor, hesap yaparak, yaklaşık üç metre kadar aşağıda olduklarını düşündü.

Aşağıda loş bir ışık vardı. Karanlık değildi. Maya güneş gözlüklerini merdivenlerden inmeden önce çıkarmış, öndeki kişinin tersine, yüzünü içeriye doğru çevirmiş olarak indiği için daha merdivenlerden inerken mekânı görmeye başlamıştı. Aşağı inişi bittiğinde gözleri loşluğa çoktan alışmış, gördükleri karşısında hayretten soluğu tutulmuştu. Adsız kişi, ilerideki bir oyuğa giderek oradaki lambayı yaktı, şimdi içerisi karpit lambalarının verdiği o kendine özgü parlaklıkla iyiden iyiye aydınlanmıştı.

Burası ev gibi veya orta halli bir evin salonu gibi düzenlenmiş muhtemelen eski bir mezar odasıydı. Maya Mor, büyük bir merakla önce yerinden kıpırdamadan –eli hala belindeydi- sonra da etrafta dolaşarak kendisine sunulan sahneyi inceledi. Sunan kişi, elleri göbeğinde bağlı olarak, belki de suratında bir gülümsemeyle; Maya’nın bütün hareketlerini izliyor, onun hayret içinde etrafta dolaşmasını zevkle –Maya, öyle olduğunu düşündü- izliyordu.

Yerde Milas halıları vardı. Rutubetten ve kirlilikten renkleri gitmişti ama onlar Milas halısıydı. Tüm zemin yan yana, bazen de kenarları üst üste binecek şekilde tamamen halıyla kaplanmıştı. İlk geldiklerinde yanan karpit lambası, girişin hemen sağ kenar duvarında bulunan yer hizasındaki büyükçe bir oyuk içinde duruyordu. Oyuk bir şömineye benzetilmişti. Lambanın etrafı ve altı; odun parçaları ile süslenmiş, lamba bunların üstüne yerleştirilmişti. “Bir şömine yapmış. Tehlikeli değil mi?”  Şöminenin önüne berjer bir koltuk konmuş, onun önüne de ayak uzatmak için olduğu tahmin edilen bir tabure yerleştirilmişti. Koltuğun yönü, tepedeki girişe bakıyordu. Koltuğun sağ tarafında kocaman bir sehpa üzerinde; kitaplar ve içi meyve dolu bir çanak duruyordu. Yaklaşık kırk metrekarelik bu dikdörtgen alanın, girişe göre soldaki kısa duvarının sonuna yerleştirilmiş kocaman bir masa vardı ki onun da üstü; kitap, defter, kalem doluydu. Masa duvara bitiştirilmemişti, o da girişe doğru bakıyordu. Masanın girişe göre sağ tarafında kalan kısa duvarda borda renginde ahşap bir kitaplık dikkati çekiyor, rafların içinde çoğunun rengi sarı olan çeşitli boylarda kitaplar göze çarpıyordu. Girişin çaprazındaki uzun duvarın önüne masayla belli bir boşluk bırakılarak; bir kanepe, yanına bir koltuk, önlerine bir sehpa yerleştirilmişti. Koltukların karşısında, şömine bölümünün bitiminden itibaren dolapları ve tezgâhı da olan mutfak bölümü vardı, karşıdaki kısa duvarın yarısını ve köşeyi kapsıyordu. Girişin karşısına denk gelen bu kısa duvarla, masa ve koltuk takımının arkasında kalan uzun duvar; çeşitli renk ve posterlerle duvarın yüzeyi görülmeyecek bir şekilde kaplanmış, burasının bir mağara olduğunu hatırlatan hiç bir şey bırakılmamış, bütün izler silinmişti. “Bunları nasıl buraya soktu. O delikten bunları sokmak imkânsız.”

Maya Mor, bu düşünceyle harekete geçip duvarları, köşeleri incelemeye başlamıştı. “Buraya başka bir giriş daha olmalı. Burası nedir böyle? Bu kişi kim?”

İnceleme kabataslak bitmişti. Maya Mor kişiye döndü, klasik Maya Mor bakışıyla onu inceledi. Başını sağ omuzuna eğmişti ve ağzının kenarına minik bir gülücük yerleşmişti. Gözlerini kırpmadan, derin derin inceledi kişiyi. O da ona bakıyordu. Tedirgin olmamıştı.

Maya Mor, kanepeye doğru ilerledi. Tabancasını belinden çıkarıp, emniyetini kapattı ve kişinin gözleri önünde çantasının içine koydu. Çantasından çıkardığı maalesef ince olan şalını omuzlarına sarıp kanepeye oturdu. Konuşmaya hazırdı.

“Aslında ayakkabılarınızı çıkarmanız lazım.”

“Ne?”

“Ayakkabılarla gezmiyorum evimde.”

Maya Mor güldü: “Gerçekten mi?”

“Evet, gerçek… Ben hep öyle yaparım. Yoksa halılar kirlenir.”

Maya halılara baktı, onlar zaten kirliydi. Ama ona göre temizdi demek.
“Onları çıkaramam burası çok soğuk, sen de çıkarmasan iyi edersin. Baksana ciğerlerini üşütmüşsün.”

“Üşütme değil,” dedi kişi, “bu hastalığımın arazlarından biridir.”

 “Hangi hastalık bu ve sen kimsin?”

“İsmim, Derviş hanımefendi,” dedi adam. “Erkek demek. Ve hanımefendi (!)”

Adam, her bir sesi tek tek çıkarıyor, kelimeleri ağzında yuvarlamadan konuşuyordu. “Türkçeyi yazıldığı gibi konuşuyor, Tıpkı yabancı birinin, kitaptan öğrendiği Türkçeyi telaffuz etmesi gibi.”

“Sizin adınız nedir?”  Hala ayaktaydı ve hala arada bir Maya’nın ayakkabılarına bakıyordu.

“Onlara hiç bakma,” dedi Maya. “Kesinlikle çıkarmayacağım. Bu arada sende de ayakkabı olduğunu hatırlatırım.”

“Çıkaracağım,” dedi adam, “ama önce gözlem yapmanızın bitmesini bekledim.”

“Gözlem?” Maya Mor, durumu değerlendirdi. Olanlar, ev ve bu adam sıra dışıydı. Kendini gerçeküstü bir ortamda veya bir rüyada gibi hissediyordu. “Bu bir rüya değil.” Mor, adamı analiz ediyordu. Maya-Mor taktik değiştirmenin sırası geldi, diye düşündü.

“Gelin siz de oturun lütfen. Bu seferlik ayakkabılarımızı çıkarmayalım. Bu sizi çok rahatsız eder mi?”

Adam, düşündü, düşündü, düşündü. Ne cevap vereceğini bilemiyor gibiydi. Belli ki bu onun için yeni bir şeydi.

“Haklı olabilirsiniz. Aslında buraya davet ettiğim ilk insan sizsiniz. Daha önce hiç misafirim olmamıştı. Bu nedenle ben de klasik alışkanlıklarımı bu seferlik bir kenara atıp, sizinle oturmalıyım sanırım. İsminizi bahşetmediniz?” Hala ayaktaydı.

Maya, insiyaki bir hareketle ayağa kalktı, elini uzattı: “Maya Mor. Antropoloğum.  Buraya gölette ortaya çıkan mermer taşları araştırmaya gelmiştim. Sonra çok ilginç gelişmeler oldu. Kader beni buraya kadar sürükledi.”

El sıkıştılar, adam normal görünen sağ elini uzatmıştı. Elleri buz gibiydi. Diğer elinde oldukça iri dört parmak bulunuyordu. Maya, içindeki sevgi, acıma, teselli etme duygularının tomurcuklanmaya başladığını hissederken; Mor araya girdi: “Oturalım mı?” Adamı elinden yavaşça tutarak koltuğa oturttu. “Biraz ileri gittim galiba ama müdahale etmesem, bu selamlaşma işi sabah kadar sürebilirdi.”  

Nitekim adamın şunu dediğini duydu Maya: “Size bir çay yapmak isterdim.”

Bu Maya Mor’un hiç istemediği bir şeydi ama incitmekten korkuyor, konuşmanın sekteye uğramasını istemiyordu. “Nasıl yapacaksınız? Burada öyle bir olanağınız var mı?”

“Elbette. Kaminetoda ısıtıyorum. Bardaklarım, şekerim ve sallama çayım var. Başka markalar olduğunu da duymuştum ama ben de tek bir markanınki var. Selo amca, bana sadece onları getirebiliyordu.

“Ah! Selo. Selo amca dedi. Selahattin Taşkesen. Onun öldürüldüğünü biliyor mu?  Bugün tuhaf bir gündü, beklemediği şeyler oluyordu. Bu da beklenmedik bir haberdi. “Aslında hiç de tuhaf değil. Başka kim olacaktı ki?”

Derviş, ocağı yakıp, su ısıttı. Maya bardakları ve çayı bulup getirdi. Yavaş akan zamana sabırla katlanıyordu. Ve nihayet çiçekli porselen fincanlarını alıp oturmaya hazırlandılar. Derviş, Maya’nın oturmasını bekledi ve sonra kendisi de oturdu. Koltuğun ucuna oturmuştu. Sırtındaki iri çıkıntı koltuğa yaslanmasını engelliyordu. Maya Mor, kafasını masanın arkasında duran çalışma sandalyesine çevirdi. Sandalyenin arkası oyulmuştu. Kamburu, içine alabilecek büyüklükte bir oyuk yapılmıştı.

“Antropolog olmanıza çok sevindim. Benim her zaman ilgimi çekmiş bir alandır o. Biraz okuma fırsatı buldum ama daha detaylı bilgiler edinmek isterdim doğrusu Maya Hanım.”

Maya’nın öyle bir niyeti yoktu, o bilgi vermek için değil, bilgi almak için buradaydı.
“Belki bir ara o konuya değiniriz Derviş Bey ama bana lütfen kendinizden söz ediniz. Kimsiniz? Burada ne işiniz var? Ve hastasınız sanırım. Bu lezyonlar bana bir hastalığı hatırlattı.”

“Hangisi dedi?” adam hırıltılar arasında, “bakalım biliyor musunuz?” Genizden gelen, rahatsız edici gürültüler çıkararak konuşmuştu. Maya, onun güldüğünü ve espri yaptığını düşündü.

“Proteus sendromu. Bildim mi?” Maya da bunu söylerken gülmüştü ama kibarca.

“Evet, sanırım,” dedi Derviş. “Ama biliyor musunuz ben hiç muayene olmadım. Biz de öyle tahmin ettik.”

“Biz derken?”

“Selo amcayla beni kastediyorum efendim.”

“Lütfen bana hikâyenizi anlatın,” dedi Maya Mor. Gerçekten çok büyük bir merak içindeyim. Burada bu şekilde ve tek başınıza… Bütün bunlar nasıl oldu?”

Derviş, sağ elindeki fincandan bir yudum içip sehpaya bıraktı. Dudakları iriydi, çenesi normale yakın gözüküyordu, dişleri düzgündü. Gayet güzel beyaz dişleri vardı. Fırçalıyor olmalıydı. Ağız yapısı farklı olsaydı bu kadar düzgün konuşamazdı, diye düşündü Maya. “Bu da bir şans. Şans mı? Kulakları işitiyor, gözleri görüyor, sağ eli sağlam… Şans elbette…”  Maya ve Mor analiz yaparken, Derviş; “şöminenin başına geçmeyi öneriyorum, sizin için de şu koltuğu alabilir miyiz, lütfen. Sanırım burada pek rahat oturamayacağım,” diyerek ayağa kalktı.

Maya Mor, “tamam,” diyerek fırladı. Derviş’in az önce oturup, kalktığı koltuğu; şöminenin başındaki berjerin çaprazına taşıdı. Ayak taburesini kaldırmamış, Derviş’in ayaklarını uzatarak daha rahat oturabileceğini düşünmüştü. Berjerin arkası oyuk değildi ama koltuğun arka kısmındaki bölgenin kırpıkları boşaltılmıştı. Oyuk, koltuğun kaplama kumaşı yerinde bırakıldığı için, ilk anda fark edilmiyordu.  “Bunlarla uğraşılmış. Bunları Selo mu yaptı?”

“Yok yok,” dedi Derviş, “tabureyi alıp, onun yerine koltuğunuzu koyun lütfen. Sizin karşınızda ayaklarımı uzatamam. O kadar kaba biri değilim.” Yine gülüyordu.

“Koltuğunuzu hafifçe dışa doğru çevirebilirsem, ayaklarınız, doğrudan bana doğru uzanmayacaktır. Lütfen rahat ettiğiniz şekilde oturun.” Bunu Maya söylemişti.

Derviş, buna da razı olmadı. Nihayet karşılıklı olarak koltuklara oturabildikleri o mutlu an geldi. Maya Mor, acele ediyordu. Saatine baktı. Aşağı indiklerinden beri neredeyse bir saat geçmişti.

Derviş, kamburunu koltuğa yasladı ve koltuğun içine gömüldü. Ama ne yazık ki ritüel daha bitmemişti. “Pipo içsem rahatsız olur musunuz? Şu anda fazlasıyla ihtiyaç içindeyim.”

“Elbette içebilirsiniz. Rahatsız olmam, hatta ara sıra ben de içerim ama ya duman? Burası duman içinde kalmaz mı?”

“Burada dumanın gideceği birçok yer yapmışlar. Gizli bacalar var. Bir ara size gösteririm ama önce hikâyemi anlatmalıyım. Sonra da sizinkini dinlemek isterim Maya Hanım.”


Maya, “ben anlattım aslında.” dedi.

“Yok,” dedi adam yine genizden gelen gürültüler çıkarıyor göğsünden gelen hırıltılar buna eşlik ediyordu. Gülüyordu. “Sizin hikâyenizin anlattıklarınızla sınırlı olmadığını ben biliyorum Maya Hanım. Başlayayım mı?”

Maya, bir şeyler görmüş olmalı diye düşündü. Israr etmedi. “Peki, siz başlayın sıra bana gelince ben de anlatırım.”

Derviş yanında duran piposunu aldı,  içine tütün doldurdu,  yaktı. Bütün bunları sadece sağ elini kullanarak ve pipoyu dişleri arasında tutarak yapmıştı. Duman arka taraflardaki bir yere süzülerek gidiyordu. “Orada bir baca veya açıklık var.”

O, bu hazırlıkları yaparken Maya Mor, onu inceliyordu. Boyu uzun değildi. En fazla 1,60 civarında olabilirdi. Sırtındaki kambur yüzünden boynu öne eğik durduğu için daha da kısa boylu biri gibi görünüyordu. Alnının ortasında oldukça büyük bir kemik gibi duran çıkıntı, burunla birleşmiş, gözlerinin arasını daha da açmıştı. Burun delikleri aşağıya doğru kavis yapan bu çıkıntının altında kalmıştı, karşıdan bakınca görülmüyordu. Gözleri küçük ve yuvarlaktı. Kaşlarının üstünde de iki çıkıntı olduğu için, iki gözü çukurda kalmış bir bilye gibi duruyordu. Kafası arkaya doğru uzuyor,  tam arka tarafta büyükçe bir tümsek ile bitiyordu. Saçları kızıl kahverengiydi. Tümsekler saçının çıkmasına engel olmamıştı, aksine çok saçı vardı. Saçlar, tepe kısmında iyice uzatılmış; devasa urlar,  saçlarla kapatılmaya çalışılmıştı. Saçının boyu uzun değildi, enseden kesilerek kısaltılmışlardı. Bacaklarında bir sorun varmış gibi durmuyordu. Maya, yalpalayarak yaptığı yürüyüşü düşündü. Ayaklarda da deformasyon olabilirdi. Maya, ayakkabılarını görmüştü. Bunlar elde yapılmış bir çift devasa ayakkabıydı. Çeneden başlayan ve boyuna doğru uzanan bir başka urlaşma bölgesi; konuşmasını veya yiyip içmesini engellemiyor gibi görünüyordu. Bu Derviş’in dışarıdan görünüşüydü. İç organlarda ne gibi deformasyon olduğunu Maya bilemedi ama akciğerlerinde bir sorun olduğu belliydi. Bu bir ‘fil adam’dı: “John Merrick gibi.”

“Hikâyem bir Pazar sabahı başlıyor.”

“Of nihayet!”

Maya, gülmeye benzer bir sesle birlikte şunların söylendiğini de duydu: “Aslında benim hayat hikâyem o kadar bayağı ki, önce sizinkini dinlemeyi tercih ederdim Maya Mor Hanım.”

Maya Mor durdu, gülmeye başladı.
“Anladım. Sen deminden beri oyun oynuyorsun. İstersen şu sizli bizli, 1950’lerin Türk filmlerinden çalınma cümleleri bir kenara bırakalım da rahat rahat konuşalım. Ne dersin?”

Çıkan hırıltılardan adamın da güldüğü anlaşılıyordu. “Ben çok az Türk filmi izledim ama çok kitap okudum.”

“Bu tür konuşmayı hangi kitaptan öğrendin acaba, merak ettim?”

“Daha çok eski Türk romanlarından.”

“Seni yetiştiren Selo amcan, sana bugünlerde böyle konuşmadığımızı söylemedi mi?”

“Söyledi elbette. Onunla da aynı oyunu oynardım. Farklı bir dil konuşmak insana iyi geliyor. Kendimi başka biri gibi hissediyorum. Hiç denediniz mi? “ Adam hala sizli- bizli konuşuyordu ama ağdalı dili, sesleri yazıldığı gibi telaffuz etmesi azalmıştı. Yine de birçok kelimeyi duyarak değil, okuyarak öğrenmiş olabileceğini düşündü Maya.

“O gün sizi gördüm.”

Ve Maya Mor gitti, Kali- Maya geldi.

Adam, irkilerek ayağa kalktı: “Değiştin!” Aynı anda sağ elinde bir tabancanın parlamakta olduğunu gördü Maya. Daha iki saniye geçmeden Maya’nın sol bacağı kalkmış, adamın bileğini sertçe yukarı iterek tabancanın elinden uçmasına sebep olmuş, hemen arkasından sağ bacağını adamın midesine indirmişti. Yere devrilen Derviş, iki büklüm kalmış acıklı sesler çıkararak inliyordu. Akciğerlerinden ve boğazından gelen hırıltıları Maya duymamaya çalıştı. Derviş kalkmadan gidip yerdeki silahı aldı, içine baktı, doluydu, emniyeti açıktı. Emniyeti kaptırırken adamın zorlukla şunu dediğini duydu: “Onu alma, burada gerekiyor.”

“Gerekiyor ama kullanmasını bilmiyorsan hiç eline alma. Otur şuraya.” Adamı tutup yerden kaldırdı, tekrar koltuğuna oturttu. Sonra serçe sordu: “Beni ne zaman gördün?”

“O gece.” Yine o hırıltılı sesler. “Gülüyor mu?”

“Onu biliyorum. Başka ne zaman gördün, ne gördün? Kali-Maya adamın karşısına oturmuş. Öne doğru eğilmiş olarak onunla konuşuyordu. Bu arada ayakkabılarının ön bıçaklarını adam yerde inlerken açmıştı.


“Neler yapabileceğini. Nasıl iple yukarı tırmandığını gördüm. Seni takip ettim. Sonra adamlara ateş ettin. Ve hemen kayboldun. Asıl sen nesin? Biraz önceki kadın değilsin.”

“Şimdi hızlıca bir iki meseleyi halledelim. Cenazeye yetişmem lazım.  Birincisi, sana anlattığım kişiyim ama bazı becerilerim var iyi dövüşürüm. İkincisi, buralı birileri bundan bir buçuk ay önce kafama vurarak beni az daha öldürüyordu, onun için geri geldim, kimin yaptığını bulmaya çalışıyorum. Sen mi yaptın?”

“Hayır!” Adam gülüyordu. Maya acımayı bırakmıştı.

“Kimin yaptığını biliyor musun?”

Cevap olarak, hırıltılı gülme sesleri duydu Maya. “Gölette öldürülmüş bebek iskeletleri buldum. Onları kimin öldürdüğünü biliyor musun?”

Adam durdu sonra şunu söyledi: “Ben öldürdüm.” Sesi gayet netti, gülmeden konuşmuştu.

Kali- Maya, duygusuzca sordu: “Niye ?”

“Köpekler, çakallar yeseydi daha mı iyi olurdu? Canlı bırakmışlardı.”

Uzun bir sessizlik oldu. “Selo’nun bundan haberi var mı?”

“Var elbette!” Hırsla söylemişti bunu, “ondan niye saklayayım ki?”

“Peki, o sana bunun yanlış olduğunu söylemedi mi?”

“Neden yanlış olsun?”

“Basit bir nedeni var. Çünkü onlar canlıydı. Kurtarabilirdiniz. Birilerine haber vermeniz yeterliydi.”

Adam güç bela ayağa kalktı. Başını kaldırabildiği kadar kaldırmış, Maya’ya bakıyor, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Koyu kahverengi gözleri neredeyse koyu yeşile dönmüştü. Maya bunun, adamın içinden fışkıran nefret duygusundan kaynaklandığını düşündü. “Niçin yaşamaları gerekiyormuş! Beni de buraya bırakmışlar. Ben yaşadım da ne oldu? Yaşamasaydım, Selo amca beni ölmem için bıraksaydı daha iyi olmaz mıydı? Ölüm kötü bir şey değil. Temizlik.” Sonra da Maya’nın; rol yapıyor,  diye düşünmesine yol açan, aniden ortaya çıkardığı; sakin ve huzurlu bir duruşla konuşmasını sürdürdü: “Birçok eski kültürde; yaşlıları, hastaları hatta fazla gelen çocukları, doğada ölüme terk ediyorlardı. Bunu biliyor olmalısın. Şimdi ne değişti? Ölümün o çocuklar için kurtuluş olduğunu neden düşünmüyorsun?”

Sizli - bizli konuşmalar bitmişti. Maya, adamın yüzündeki doğal maske yüzünden başından beri onu çözemediğini düşündü: “Beni Yanılttı.”

“Bebekler dışında başka birilerini de öldürdün mü? “

“Hayır!” dedi Derviş.

“O gece burada olan o iki adam… Onları tanıyor muydun?”

“Evet, onlar Selo amcamla iş yapan kişiler.”

“Ne işi?”

“Buradan çıkarttığımız hazineyi pazarlıyorlardı.”

 “Senden haberleri var mıydı, hiç bu odaya geldiler mi?”

“Hayır!” dedi. Derviş dehşetle. “Bu en önemli sırrımız. Bir tek ben ve Selo amcam bilir başka kimse bilmez. Selo amcam her zaman tembih eder, buranın açığa çıkmaması lazım, der.”

“Derdi” diye düşündü Maya Mor. "Selo artık dili geçmiş zamanda anılacak biri oldu."

“Bebekleri buraya kimler bıraktı biliyor musun?”

“Hayır!”  Maya, yalan söyleyip söylemediğini anlayamıyordu. Bu Maya için alışılmadık bir durumdu. Ne sesinden, ne mimiklerinden, ne de jestlerinden bir anlam çıkaramıyordu. “Bunun bilinmeyen bir yazıyı çözmekten farkı yok.”  Yine de son sorularını sorarak bugünkü oturumu aceleyle kapatmak istedi. Fazla vakti kalmamıştı.

“Kaç bebek öldürdün?”

“İki.” Derviş bu sayıyı rahatlıkla ifade etmişti. Sıradan bir şey söyler gibi.

“Onları nereye gömdün?”

“Hiçbir yere.”

“Nasıl?” dedi Maya.

“Ormanın içlerine götürüp bıraktım. Burada birçok hayvan var. Onların da karınlarını doyurmaları lazım. Neden gömeyim ki?”

Maya Mor  -artık oydu- ayağa kalktı. Çantasını sırtına alıp yukarı çıkmak üzere merdivenlere yöneldi. Ama bir karara varmaya çalışan biri gibi kısa bir süre için durdu, sonra geri döndü. “Selo’nun ve köpeğinin öldürüldüğünden haberin var mı?”

Yüzündeki doğal maskeden dolayı adamın mimiklerindeki değişim fark edilmiyordu ama Maya, adamın vücudunun zelzeleye yakalanmış bir nesne gibi zangırdayarak titrediğini gördü. Çıkarttığı seslerden etkilenmemek için yüreğini adama kapattı.

“Şimdi ölüm üzerine bir daha düşün!” dedi Maya Mor. “Unutma! Birileri de onu öldürerek temizlik yaptığını düşündü. Bu arada öldürenlerin o geceki iki adam olduğuna neredeyse eminim. Yani amcanın iş arkadaşları…”

Derviş’in zangırdaması ve çıkardığı sesler öyle çok yükselmişti ki Maya son sözlerini bağırarak söyledi: “Daha konuşmamız bitmedi Derviş. Yine geleceğim. Bir yere ayrılma, seni bulurum. Cenaze demiştim ya az önce, Selo’nun cenazesi var bugün, oraya gidiyorum.”

Adam yabani sesler çıkarıp Maya’nın üzerine atılırken, Maya basamakları hızla çıkıp, yukarı vardı ve sonra geri dönüp aşağı baktı. Derviş iki eliyle merdivenin yanlarından tutmuş, başını kaldırabildiği kadar kaldırmış, yukarıya doğru bağırıyor, aslında bağırmaktan daha çok; uluyordu.

Kali- Maya gölete kadar olan neredeyse üç km’lik bölgeyi koşarak geçti. Hiçbir şey düşünmüyor bir an önce arabasına gitmeye çalışıyordu.
 ***
  14. Bölümün Sonu


15. Bölüme Devam Ediniz.  


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder