14 Mayıs 2018 Pazartesi

12. Bölüm: Başka Bir Kavşak: Bardacıklar Köyü


Önce 11. Bölümü Okuyunuz

 



 "Bazen susmak gerekir. 
Bazı şeyleri anlamayabiliriz ama susmamız gerektiğini biliriz. 
Öyle değil mi? Beni en iyi siz kadınlar anlarsınız.”

Arabayı süren; Berrak Kafe’nin sahibi, Fato’nun eniştesi Kasım Kozakçı'ydı. Arabada küçük kızı Berra da vardı. Büyük olan Eda’yı  Maya daha önce kafede görmüştü. Kendine hizmet eden suratsız kızdı o. Ortanca kızın adı Serra’ydı o da ablasıyla kafede kalmıştı, işlerine devam ediyorlardı. Adam; elli yaşlarında, kıpık gözlü, boynuz gibi duran iki taraflı çıkıntıya sahip geniş alınlı, ince dudaklı, güçlü kuvvetli, orta boylu, korkutacak derece de sert hatlıydı. Kumral bir adamdı, saçları çok kısa kesilmişti. Asker tıraşı gibi.

Adam, Maya’ya sabahleyin kısa bir bakış atmış ve hiç konuşmamıştı. Ürkütücü derecede sessizdi. Maya’nın sorularına kısa cevaplar vermişti. Bunu yaparken bir kere bile Maya’nın suratına bakmamıştı. Bu arada kızların yaşını da öğrenmişti Maya; büyük kız yirmi, ortanca onsekiz, küçük kız onaltı yaşındaydı. İlköğretimi bitirmişler, okumuyorlar, yazın Sarıkent'te babalarıyla yaşıyor, kafeyi işletiyor, kışın Bardacıklar köyündeki evlerinde kalıyorlardı.
Annelerinin ismi Gülizar’dı ve daha önceden öğrendiği gibi belden aşağısı tutmuyordu. Maya, nasıl sakat kaldığını sormamıştı Fato’ya ama bunu öğrenmek istiyordu: “Bir ara öğrenirim.” Fato, arabada hiç konuşmuyordu. Kimse konuşmuyordu. Bir müddet sonra Maya, böyle bir işe kalkıştığına pişman olduğunu hissetmeye başlamıştı. Buraya kendi arabasıyla da gelebilirdi. Ama Karya-Maya hiç öyle düşünmüyordu.

Maya, gözlerini güneş gözlüğü ile kapatmış, bol bir pantolon giymiş, yarım kollu uzunca, yakasız, bol keten gömleğini de pantolonunun üstüne sarkıtmıştı. Gayet mazbut görünüyordu. O aslında Karya-Maya’ydı. Fato ile bu karakteriyle tanıştığı için, kendisi olamamıştı. Zaten böylesi daha doğruydu. Şimdi o mazbut, kırılgan, yumuşak, hafif omuzları çökük, kimseyi ürkütmeyen kendi halinde bir kadıncağızdı. Çantasında silah falan da yoktu. Sadece ayakkabıları ayağındaydı. Onları çıkarmaya niyeti yoktu. Bir de sırt çantasını yanına almıştı.

Küçük kızla konuşmaya çabaladı ama onun da konuşmaya niyeti yoktu. Pespembe, sarı saçlı, zarif bedenli, güzel bir kızdı Berra. Suratını asmasa çok daha güzel görünecekti Maya’nın gözüne. Maya, kızın babasından çekindiğini hisseti. Adamdan dışarı fışkıran negatif enerjiyi algılıyor, kokusunu duyuyordu. Sanki bir an gelecek, öfkesini dışarı vuracakmış da bunu içinde zorla tutuyormuş gibi bir his yayıyordu çevresine. “Benim arabada olmama canı sıkıldı.”

“Buraları çok sevdim,” dedi Karya-Maya. Yumuşak, hülyalı bir sesle söylemişti bunu. “Ev alıp buralarda daha uzun kalmayı isterim. Sizin köyde satılık ev var mı?” Bunu ortaya söylemişti.

Adam, sesini çıkarmadı. Fato, “var,” dedi. “Köyü terk edip giden çok insan var ama ne yapacaksın o evleri. Hem köyde ne yapacaksın? Ev alacaksan Sarıkent'ten al.”

Karya-Maya yumuşak sesiyle devam etti. “Ben de Sarıkent'i düşündüm elbette. Ama merak ettim, soruyorum işte.”

“Senin kocan yok mu?” Adam ilk kez konuşuyordu. Sesi sert, konuşması kabaydı.

“Öldü,” dedi Karya-Maya, “ bir trafik kazasında. Ben de o kazada yaralandım. Bir de çocuğumuz vardı, onu da kaybettik maalesef.” Bütün bunları yazgısına razı olmuş, olanları kader olarak görmeye alışmış birisinin ses tonuyla; mahzun mahzun söylemişti.

Fato’nun çığlık attığını duydu yanında, az daha o da sıçrayacaktı kendi yalanına kanarak. “Vah vah. Aman Allah'ım, ne acı yarabbim!”

“Alıştım,” dedi o gamlı ses, “beş sene oldu. Genç evlenmiştik, Çocuğum üç yaşındaydı. Kendi ellerimle gömdüm bebeğimi. Minik bedenini kefenine sardık, öylece bıraktık toprağa.”

“Nasıl kendi elinle?” diye sordu Fato.

Berra arkasına doğru dönmüş, iri açılmış mavi gözleriyle Maya’ya bakıyordu. Maya, kızın babasının da dikiz aynasından kendine baktığını gördü bir an için.

“Basbayağı kendi ellerimle.” dedi Karya-Maya. “Kimseye bırakmadım onu. Mezarını kazıyorlardı, ben de kazdım. İçine ben yerleştirdim.  Uyur gibi bıraktım orada. Sarıldım ama hiç ağlamadım. Kaderdi. Biz insanlara katlanmak düşer. İlk toprağı kendi ellerimle döktüm üstüne, giderek kayboldu, görünmez oldu. Gitmişti. Her şey bitmişti.”

“Bu günah!” dedi Fato dehşetle.

“Annelik görevimi yaptım.” dedi Karya-Maya. “Kimse beni yargılayamaz. Huzura erdim.” Küçük kızın başı hala arkadaydı ve gözlerinde tuhaf bir bakış vardı. Garip bir nesneye bakar gibi bakıyordu Maya’ya.

O arada adamın sağ elinin direksiyondan çekilip, aşağı indiğini gördü Maya. Kız zıplayarak babasına baktı. Kısa bir an bakıştılar. Ve kız önüne döndü, kafası önde bekledi.

Fato zor duyulur bir sesle konuşmaya çabaladı, gerçekten korkmuştu. Bu kadın deli miydi yoksa: “Hangi kadın bunu yapar. Bu günahtır.” “Kadınlar bunu yapmaz,” dedi yüksek sesle. “Yapmamalı.”

“Acı çeken insan, o acıyla barışmak için her şeyi yapar,” dedi Karya-Maya. “Her şeyi. Allah anlar ve affeder. Ben öyle düşünüyorum. Allah insanlardan çok daha sevgi doludur. Zaten cenazeden önceki gün Allah’a sordum.”

“Nasıl?” dedi Fato.  

“Ne yapayım, bana yol göster, işaret gönder, dedim.  O akşam rüyamda  gördüm kendimi; çocuğumu gömüyordum. Bana işaretini göndermişti. Huzur içinde uyandım. Ter içinde kalmıştım, dışarıda dolunay vardı. Dolunayın nuru içimdeydi. İçim huzurla dolmuş taşıyordu. O gün beni görenler; yüzüne nur inmiş, dediler. Bir daha da tökezlemedim. Acımla o gün orada hesaplaştım. Görevimi yerine getirdim.”

Fato şimdi Maya’ya, sanki bir evliya kadınla karşı karşıyaymış gibi bakıyordu. “Sen ermiş bir kadınsın,” dedi ona. “Fala bakışından anlamıştım sende bir şeyler olduğunu.” Maya’nın ellerini, eline aldı. Kalbine götürdü, orada tuttu bir müddet. 

Bu büyülü anı öndeki adamın iğrenç kahkahası bozdu. “Kafayı mı yedin be Fato? Ona ermiş değil, deli derler.”

Deli lafı havada asılı kaldı bir müddet. Fato, “sus!” diye bağırdı. “Sen önce kendine bak!”

Durum aile faciasına doğru gidiyordu. Maya, adamın şimdi daha şirretçe güldüğünü görüyordu. Anlaşılan bu ilişki biçimi onlar için yabancı değildi. İlk kez olmuyordu. Karya-Maya görünmez ellerini ovuşturuyordu: “Aman aman, yol açıldı. Gidiyoruz.”

Karya-Maya, bozulmadan devam etti: “Haklısınız,” dedi adama, “deli olabilirim. Bu söylediklerim sonuçta çok da normal şeyler değil.” O kadar içten, o kadar samimi konuşuyordu ki ağzından bal damlıyordu. Kimseye düşman değildi. Herkesle barışıktı. Adam, kıpık gözlerini aralamaya çalışarak, dikiz aynasına dikti kaldı bir müddet.

“Sen yola bakmaya devam et!” dedi bir ses. Maya, sevgi dolu, huzur dolu sesini bozarak yapmıştı bunu. Sanki içinden biri çıkıp konuşmuş gibiydi. Fato da, “dediğini yap!” diye bağırdı adama. Kadın anlamlandıramıyordu ama şu anda yaşadıkları; hayatında yaşadığı ve yaşayacağı nadir gerçeküstü anlardan biriydi aslında. Maya, bu uyarısında çok ciddiydi.  Şimdi bu garip yollarda gerçek bir trafik kazası yaşamak istemiyordu doğrusu.

Adam daha da şaşırdı ama denileni yaptı. “Kim bu kadın. Nedir bu?”

Maya, Karya olarak devam etti: “Delilik nedir ki? Bunu da çok düşündüm. Ama kendimi dinlediğimde; mutlu olduğumu görüyorum. Delilik nedir ki? Dışarıdan nasıl göründüğümüz belki de o kadar önemli değildir. Belki de dışarıdakiler delidir. Normal davranmak uğruna o kadar baskı altına alıyorlar ki kendilerini; kalplerini, sezgilerini, doğal hallerini… Onlar birikiyor, birikiyor, patlamaya hazır bir bomba gibi içeride bekliyor. Evet, dışarıdan normal görünüyorlar belki ama onların içini açabilsek; iğrenç kurtçuklarla kaynadıklarını görürdük. Lağım gibi kokan, sarı ve yeşil kurtçuklarla…” Karya’nın baskıladığı Maya, içeride kıkırdadı. “Sarı, yeşil kurtçuk mu? O da nereden çıktı?” Karya-Maya aldırmadan devam etti: “O normal görünen insanları bir de yalnızken görmek lazım. İnsanın gerçek karakterini öğrenmek istiyorsan onları bir de yalnızken gör, demiş bir bilgin. Maya, şaşkınlıkla bir içses olarak sordu: “Kim o yahu?”

Karya-Maya, “araya girme!” uyarısı gönderdi Maya’ya ve sözünü noktaladı: “Benim içim huzur dolu. İçimde iğrenç kokulu, ölü eti yiyen, mezar kurtları yok.”

“Sus artık!” Bunu söyleyen Berra’ydı. Bağırmaya başlamıştı. Elleri titriyor, adeta histerik çığlıklar atıyordu.

“Sus!” diye bağırdı babası ona. Fato, donmuş kalmıştı. Maya, onun suratına baktı, belli ki Berra'nın bu tip bir davranışıyla daha önce hiç karşılamamıştı kadın.

Karya-Maya ileri gittiğini hiç mi hiç düşünmedi. O ne yaptığını biliyordu. Berra'yı sakinleştirmeye de çalışmadı. Sustu. “Bu deli kadını buraya niye getirdin!” dedi adam, Fato’ya. Nefret doluydu. Ama sadece nefret mi? Başka bir şey daha vardı onda. “Yakında anlarım.”

Sesi çıkmadı Fato’nun. Gerçekten allak bullak olmuştu. Neyse ki köy uzaktan görünmüştü. Karya-Maya, hiçbir şey olmamış gibi cep telefonunu çıkarıp fotoğraf çekmeye başladı. Bir ara başıyla Fato'ya, dışarıda konuşalım, işareti yaptı. Kadın böyle bir şey istemiyordu ama bu gizli işaret; olanların arkasını anlayacağına dair bir umut doğurmuştu onda. Hayır, bu kadın deli değildi de az önce ne olmuştu?

Köy meydanından geçerlerken Fato onları orada bırakmalarını söyledi adama: “Ben az sonra gelirim, göreceklerim var. Sen eşyaları benim eve bırak,” dedi.

Karya-Maya inmeye hazırlanırken kibarca teşekkür etti. “Size zahmet verdim, canınızı sıktım,” dedi. Berra'ya dönüp, “seni üzdümse özür dilerim ama kötü bir şey söylediğimi düşünmüyorum,” dedi ve inerken, arabanın arkasında duran, daha arabaya biner binmez gördüğü fotoğraf makinesine bir kere daha baktı: Nikon…  Bu kendi makinesine benziyordu. “Bir dakika,” diyerek gövdesiyle arkayı kapatıp, makineyi bir çırpıda alıp, çantasına attı, dışarı çıktı. Kız kendinde değildi, baba da allak bullak olmuştu, kimsenin ona dikkat edecek hali yoktu.

Dışarı çıkınca çantasını sırtına geçirdi ve dünyanın en masum, en şaşkın insanıymış gibi Fato’yla konuşmaya başladı. “Ne oldu orada, ben sadece kendimle ilgili bir gerçeği anlattım niye bu kadar etkilendi Berra? Bilmeden bir yaraya tuz mu bastım?”

“Bilmem ki, ben de anlamadım. Bir annesi var işte,  yatalak. Söylemiştim. Belki de ona üzülüyordur.”

“Niye sakat kaldı?” dedi Karya-Maya, meraklı görünmemeye çalışarak. Sadece kadının bir derdini paylaşmak istiyormuş gibi sormuştu bunu.

“Merdivenden düşmüş,” dedi kadın. “Öyle söyledi. Son çocuğuna hamileydi. Çocuk da düştü. İyileşirdi belki, İzmir’e götürseydik. Ama bu deyyus hiç ilgilenmedi.”

“Pek sevimli bir adam değil, çok sert, nefret dolu,” dedi Karya-Maya. “Bu hissediliyor.” Bu işlerden anlayan biri edasıyla söylemişti bunları.

“Evet” dedi kadın. “Evet, hem de nasıl. Ben inanmadım o merdiven olayına ama bir şey söylemedi Gülizar. Hiç ağzını açmaz. O zamandan beri pek de konuşmaz zaten. Ölmeyi bekliyor gibi, ben bakmasaydım çoktan ölmüştü.” Maya Mor, Fato’da tam olarak isimlendiremediği bir tedirginlik hissediyordu. Bunu az önce hayali öyküsünü anlatırken de hissetmişti.

“Kızları bakmıyor mu?” dedi Karya-Maya.

“Bakıyorlar işte, gözleriyle. İş yapıyorlar tabi ama anneleriyle ilgileri yok. Onlar babaları ile yaşar. Onunla güler, onunla üzülürler.”

“Ama bu adam onlara da kötü davranıyordur belki. Onun için, onun her dediğini yapıyor olabilirler.”

“Serttir ama onlara kötü davranmaz,” dedi kadın. “Hatta bir tek onlara iyi davranıyor, denilebilir.”

“Anne fazlalık gibi bu hayatta, öyle mi?”

“Ha şunu bileydin. Sen gerçekten ermişsin gibi bir kadınsın,” dedi Fato. Hayranlıkla Maya'ya bakıyordu. Bütün kızgınlığı gitmişti: “Seninle konuşunca hafiflediğimi hissediyorum.”

Karya-Maya, “sen git işlerine bak,” dedi, “ben biraz buraları dolaşacağım. Kızların annesini de görmek isterim. Yeni biriyle tanışmak onu mutlu edebilir. Ona fal bakarım. Bana köyü anlatır ben de ona ilgisini çekecek şeyler anlatırım. Merak etme kazadan bahsetmem. Tanıdığım çok iyi doktorlar var. Bir bakayım durumuna. Belki bir şeyler yapılabilir.” Karya-Maya ermiş kadın rolünü iyice benimsemişti. Melek gibi konuşuyordu. Sonra da, “ama damat evdeyken olmaz,” diye ilave etti.

Fato endişeliydi, aslında hayır, demek istiyor ama diyemiyordu.  “O evde durmaz.” dedi sonunda. “Birazdan işte şuradaki kahveye gelip çöreklenecek. Tanıdıklarıyla tavla oynayacak, nargile içecek sonra bizi alıp Sarıkent’e götürecek. Hiç evde durmaz o.”

“Peki, ya Berra?”

“O, biraz anasını görür, evi temizler, getirdiklerini yerleştirir, sonra da ev ev gezmeye başlar, buradaki arkadaşlarını, komşuları görür. Onlar evden gidince ararım seni.” Fato da duruma ayak uydurmuş, bunları, gizli bir planın parçasıymış gibi; kısık sesle, etrafını kollayarak söylemişti. Tam gidecekken durdu: “Nasıl köye döneceksin şimdi, arabaya bir daha binmeni istemez o bozuk herif.”

Karya-Maya da bunu biliyordu ve aslında Maya Mor olarak o arabaya, kesinlikle binmek istemiyordu.

“Ben bir yolunu bulurum sen merak etme,” dedi kadına. Yolda gelirken Sarıkent’e giden veya aşağıdaki başka koylara inen arabalar görmüştü, onlardan birine binebilirim, diye düşünüyordu.

Yakın plandaki insanlardan kurtulunca Maya Mor harekete geçerek idareyi ele almak istedi ama Karya buna engel oldu. Buraya Mor değil, Karya yakışırdı. Sırtını dikleştirip değişmeye hazırlanan Mor durdu, Karya haklıydı.

“İşime karışma” dedi, Karya ona. “Geri dur, ben konuşurken de araya girme. Kafamı karıştırıyorsun!” 

“Tamam,” dedi Maya-Mor.

Karya haklıydı. Bu doğaçlamanın ruhuna aykırıydı. İnisiyatif Karya’dayken, araya Mor girmemeli, onu serbest bırakıp, karakterine uygun doğaçlamasına, oyun oynamasına izin vermeliydi. Araya başka bir karakter, başka bir bilinç giremezdi. Büyüyü bozmak istemiyorsa aradan çekilmeyi bilmeliydi.  

Karya-Maya etrafına bakındı. Köy meydanı denilen, ortasında kocaman bir çınar ağacının etrafına atılmış plastik beyaz iskemlelerin bulunduğu kahvehaneye doğru yürüdü, oturdu, etrafını gözlemlemeye başladı. Orada oturan tek kadındı.  Oturanların çoğu esmer, kimisi kızıl sarı renkte, genellikle küçük boylu insanlardı. Neredeyse hepsinin bıyığı, yaşlıların neredeyse hepsinin sakalı vardı. Meydanın kuzeyine doğru baktığında camiyi gördü. Cami yeniydi. Uzaktan öyle görünüyordu. Toprak meydanın etrafı düzensiz bir yapılaşma ile çevrilmişti.

Evlerin bir kısmı kesme taş, bir kısmı ahşap ve toprak-harç karışımından yapılmış yığma evlerdi. Taş evler, dağınık olarak yayılım gösteriyordu. Maya’nın anladığı burada iki tip mimari üslup vardı. Bir zamanlar düzgün aralıklarla yapılmış olan taş evlerin arasındaki boşluklar, sonradan yapılmış ahşap-toprak karışımı evlerle doldurulmuştu. Bazı evlerin ahşap aksamı belirgindi, göze batıyordu. Bazılarında ahşap malzeme; toprak harcın; kimisinde de tuğlarının arasında süsleyici bir unsur olarak kullanılmıştı. Evlerin bir kısmı tek katlı küçük evlerdi. Çoğu iki katlıydı. Kimisinde dışarıdan ilave edilmiş bir merdivenle ikinci kata çıkılıyordu.

Maya, garsonun getirdiği gazozu içip kalktı. Köy içinde dolaşmaya başladı. Herkes garip garip ona bakıyordu, bütün gözler üzerindeydi. O aldırmadı. Köyün içindeki yollar çok dardı. Kimi yerlere taşlar döşenmiş, kimi yerler toprak olarak bırakılmıştı. Taş yollar; eski tarihin izini bugüne taşıyarak, geçmişi hatırlatan bir işaret olarak hala orada duruyorlardı. Tıpkı taş evler gibi.

Evlerin bir kısmı o kadar bitişikti ki, Maya bu evler arasında geçiş olduğunu düşündü. Buna benzer yapılar görmüştü. Ahşap-Toprak evlerin neredeyse hepsinde, avlu olarak düşünülmesi gereken bir ön bahçe vardı. Çoğu, bir buçuk metre yüksekliğinde tahta perdeler ve uyduruk kapılarla çevrilmişti. Tahta perdelere yaklaşıp, aralarındaki boşluktan içerideki avluları görmek mümkündü. Avlulara beton dökülmüştü. Kimisinin içinde yalağı olan çeşmeler bile vardı. Avluların içi ve dışı; genellikle tenekelere veya plastik kaplara dikilmiş saksı çiçekleriyle donatılmıştı. Ya da en azından Maya’nın gördükleri bu modele uygundu. Birçok avlunun beton zeminine kilim veya hasır serilmiş, minderler atılmış, tepesine asmadan çardak yapılmıştı. Avluyu geçince; ahşaptan yapılmış kapılardan eve giriliyordu. Alt ve üst katta muhtemelen iki odaları olan, iki katlı basit evlerdi bunlar. Öyle cumbası, balkonu falan yoktu. Arka bahçeleri daha büyüktü.

Karya-Maya, tahta perdelere yaklaşıp, içlerine baktı. Ona merakla bakanlara elini sallıyor, kolay gelsin, diyordu. Birkaç tanesiyle daha ayrıntılı konuşmalar yaptı. Kendini gazeteci olarak tanıtmıştı. Güya; köy evleri, köy hayatı üzerine bir yazı yazacaktı. Özellikle kadınların köy yaşamı üzerine televizyon için bir program hazırlamayı planlıyordu. Yapabilirse. Kabul ettirebilirse... O zaman buraya, çekim yapmaya tekrar gelecekti. Kadınlar arka arkaya onu evlerine davet etmeye başlamışlardı. Maya, buraların kadınını tanırdı: rahat, kendine güvenen, cilveli, konuşkan,  dışa açık ve televizyona meraklı kadınlardı bunlar.

Biraz dolaşıp, fotoğraf çekip –bu sihirli bir eylemdi- sonra uğrayacağını söyleyerek ayrıldı yanlarından. Birazdan bütün köy onu öğrenecek, rastlaştığı kadınlara ve hatta erkeklere bir şey anlatması, açıklama yapması gerekmeyecekti. O köye gelen; televizyoncu kadındı, artık.

Arka bahçelerde de yalağı olan çeşmelerden vardı. Tuvaletler buradaydı. Kimisinin içinde kümesler vardı, kimisi kümesleri ve ahırları evin dışına yapmıştı. Bütün köy kokuyordu. Bu Maya için güzel bir kokuydu. Doğal bir kokuydu. Kokuyu içine çekti. Bu koku onu rahatsız etmiyor, küçüklüğünde gittiği bazı yerleri hatırlatıyordu. Babası onları tanıdıklarının köy evlerine zamanında çok götürmüş, oralarda kalmış, yaz tatillerini oralarda geçirmişti.

Ve en önemlisi, en azından biçim olarak buradaki avlulu evlere benzeyen bir evde yaşamıştı bir zamanlar. Büyük dedesinin İzmir’deki o eski evini her zaman hatırlardı Maya. Dede ölmüş, ev yıkılmıştı. Şimdilerde yerinde boş bir arazi vardı. Yok, en son baktığında boş olan bir arazi... Ya şimdi? Ne kadar olmuştu oraya gitmeyeli? On yıl mı?

İçinden bir ses duydu, bu Karya- Maya’ydı, bir görevi olduğunu hatırlatıyordu Maya'ya. Maya, hata yapıyor olduğunu fark edip, görünür olmaktan çıktı, onun yerini yeniden Karya-Maya aldı.

Karya-Maya, taş evleri de inceledi. Bu evlerin kimisi boştu. Yıkılmak üzere olanlar vardı aralarında. Bir tane boş evi gözüne kestirdi. Görünmeden eve yaklaştı, kemerinden çıkardığı minik bir araçla arka kapıdaki asma kilidi açıverdi. Bunları açmak çok kolaydı. Herkes girebilirdi buraya. Kapıyı kapattı. İlk yaptığı şey çantasından fotoğraf makinesini çıkarmak olmuştu, etrafa sonra bakardı. Makine onunkine çok benziyordu, Maya her kıymetli eşyasına koyduğu gizli işareti aradı, makinenin pil kapağını çıkarıp içine baktı, siyah ojeyle yazdığı MM harflerini buldu. Işığa tutunca parlamış ve kendini belli etmişti, dikkat etmedikçe görülmeyen MM harfleri işte gözünün önündeydi. Zaten işin sırrı buydu. Daima eşyanın rengine uygun oje kullanırdı. Ve işte MM harfleri orada parlıyordu. Bu Maya’nın makinesiydi ve Berra’da ne arıyordu? Tripodu da Berrak Kafe’nin yakınlarında bulunan iskelenin altında, taşların arasına sıkışmış olarak bulmamış mıydı o Münzevi. “Onun bir adı vardı: Selo…”

Berra, makineyi arabanın arkasında arayacaktı. Bulamayınca Maya’nın aldığını düşüneceklerdi. Başka ne akla gelebilirdi ki? Herhâlde Fato alacak değildi. Doğrusu bu ince ve hassas konu, Maya’yı hiç ilgilendirmiyordu. O makinesine kavuşmuştu. Ve geri vermeye niyeti yoktu ama elbette bir ara yüzleşme olacaktı. “İlginç bir aile, bakalım daha neler çıkacak karşıma. Burası ne böyle?” Belki de her yer öyleydi. Dışarıdan göze çarpmayan kirli işleri görmek için; biraz kazımak gerekirdi.

Maya Mor, evi incelemeye başladı: Altta iki oda, bir mutfak vardı. Evin bütün boyaları, hatta sıvaları dökülmüş, taşlar ortaya çıkmıştı. Odaların içinde derin çukurlar vardı; birileri buraları kazıp, yalapşap kapatmıştı. “Gömü aramışlar.” Ev perişan durumdaydı ama güzelim taş ev, hala direniyordu. Bu evde canını sıkan bir şeyler hisseti Maya. Ruhu daralmıştı. Eski ve boş evlerde hep bu duyguya kapılırdı.  İçerisi rutubet içindeydi, küf kokuyordu. Pencereler geniş değildi, içeriye az ışık giriyordu. Bu yapı tarzını biliyordu ama şimdi hayalet kent görünümündeki Kayakent’teki evlerden ziyade Ayvalık’ta gördüğü taş evlere benziyordu buradaki evler.

Maya, üst kata çıkmaya yeltenmedi ve Karya-Maya olarak evin dışına çıktı. Bir sokak ilerlemişti ki az önce konuştuğu kadınları gördü. Biri eve davet etti onu. Onun da istediği buydu zaten. Kadının adı, Çiçek’ti, evin geliniydi. Pembecik, kısa boylu, topluca bir kadındı. Başörtüsünü arkadan dolayıp, iki ucunu başının üstünde bırakmıştı, ayağında şalvar vardı ama üzerine satın alındığı belli olan bir etek giymişti. Başörtüsü renkliydi, kafasının üstünde kabarık kabarık duruyordu. Bu tip bağlamayı görmüştü Maya, eski heykelciklerde, fresklerde gördüğü bir bağlama biçimine çok benziyordu. Belki de onların da yaptığı böyle bir şeydi.

“Yakışmış,” dedi Karya-Maya başörtüsünü göstererek, “bana da öğret nasıl yapıyorsun?”

Adı Çiçek olan gelin, “anamdan öğrendim, ne var ki bunda,” dedi. Maya’nın üzerinde denemek istedi ama kafasında peruk olan Maya buna izin veremezdi. “Yok, başkasında dene,” dedi. “Daha rahat anlarım.” Çiçek gösterirken, komşu kadınlar ve onların çocukları evi doldurmaya başlamıştı. Maya’yı avludaki asmanın altına, yere oturtmuşlar, kendileri de kâh ayakta kâh oturarak onu izliyorlardı. Seyirlik bir nesne gibi hisseti Maya-Mor kendini ama bu, tam da Karya’ya göre bir şeydi. O, oyun oynuyordu. Ve tam şu an, onun sahne aldığı andı.  Gösteri başlamıştı. Epeyce seyirci toplamıştı. Başarılıydı şüphesiz.

Karya-Maya, bir ara Orta Anadolu’daki kadınlarla da konuştuğunu, köyleri dolaştığını, çekim yaptığını anlattı. Bu yalan değildi. İç Batı ve Orta Anadolu’daki Neolitik dönem yerleşimlerine ait evleri ve yaşam biçimini keşfetmek için; günümüzdeki evleri ve yaşayan kültürü incelemek,  karşılaştırmak, benzerlik ve farklılıkları bulmak; yeni arkeolog ve antropologların yaptıkları işlerden biriydi artık. Gerçekten de videolar yanında olsaydı, kadınlarla yaptığı söyleşileri onlara gösterebilirdi. Belki bir ara getirir, gösterirdi. "Bir ara."

Bunu düşünen Maya-Mor’du, Karya-Maya değil. Kadınların derin içtenliği, canlığı, hayatla dolu oluşları, Maya’yı her zaman olduğu gibi yine etkilemişti. Hayatı taşıyan, doğuran, besleyen, büyüten kadındı. Onlar, hayatı içlerinde taşımayı öğrenmişti. Onlar hayattı. Maya, onları kandırmış gibi hissediyordu ama Karya; bu duyguları taşımıyordu. O, işini yapıyordu.

Kadınlardan biri hem gülerek hem de gerçek bir merakla, “ne diyorsun kız,” dedi, “biz o dediklerinle hala aynı şekilde mi yaşıyoruz?” Aslında kendi hoş şivesini kullanarak; ne diyon, yaşıyoz, diye konuşuyordu.

“Aynı değil ama köylerde işin esası aynı. Örneğin, Çatalhöyük evleri ile şimdi orada var olan köy evleri benzer…” dedi ama devamını getiremedi. Karya onu susturmuştu, çünkü konuşan Maya-Mor’du.

“Yok, anacığım,” diye devam etti Karya-Maya. Karya’nın anacığım diye hitap ettiği kadın, az önceki soruyu soran kadındı. Yaşlıca biriydi. Aslında yaşı Maya’nın tahmin ettiğinden daha az olabilirdi. Köy kadınları çabuk yıpranırdı. “Aynı değil ama benzerlik var. Köy yaşantısı işte… Kadınlar, binlerce yıldır aynı işleri yapıp duruyor. Öyle değil mi?” Burada konunun gidiş yönünü değiştirmeyi başaran Karya, kadınlara yolu açmıştı. Kadınlar uzun uzun; sabahın beşinde nasıl kalktıklarını, hiç durmadan nasıl çalıştıklarını, araya giren diğer kadınlara, sözlerini kestikleri için sinirlenerek ve giderek seslerini yükselterek anlatmaya başladılar.

“Kümese bak, ahıra bak, inekleri sağ, süt kaynat, bahçeye bak, yemek yap, doyur, sonra gel kışlık hazırla…” Bu konuşmalar giderek rekabete dönecek ve az daha kim daha çok iş yapıyor tartışması başlayacaktı ki, Karya-Maya araya girdi: “Neler hazırlıyorsunuz?” Aslında ne yaptıklarını görebiliyordu. 

“Turşu kuruyoruz, salça yapıyoruz, kurutmalık patlıcan, biber, mısır yapıyoruz. Erişte kesip kurutuyoruz, incirleri serip kurutuyoruz. Her şeyi kurutuyoruz anlayacağın,” dedi Çiçek gülerek

“Kilim veya halı dokuyor musunuz” dedi Karya-Maya. Sadece birkaç evde halı dokunduğunu söylediler. Bir de paçavralardan kilim dokuyan eski bir tezgâh hala vardı.  Bir kısmı da evlerindeki küçük tezgâhlarında hala bez dokumaya devam ediyordu.  

“Erkekler ne yapıyor?” dedi Karya-Maya gülerek. 

“Ne yapacaklar  napçaklar-  işte, bütün gün salına salına geziyorlar,” dedi bir kadın öfkeyle. “Ama yemek zamanı eve gelirler, hiç kaçırmazlar,” dedi bir başkası. Başka biri, “o kadar da değil,” diyerek araya girdi: “İşte hayvanları gezdiriveriyorlar, zeytinlere bakıveriyorlar.” Birileri bunları oğlanların yaptığını söyleyerek araya girdi…

Derken; Maya’ya çayırdan topladıkları otları kullanarak gözleme yaptılar. Çay yaptılar. Birlikte yiyip içerken içeri genç bir kız girdi damdan düşer gibi konuştu: “Siz Berra’nın bahsettiği şu deli kadın mısınız?”

Ortalık bir anda buz kesilmişti. Ama bunlar Karya’yı yıldıramazdı. O bir doğaçlama üstadıydı. “Onu Berra’nın babası söyledi, Berra değil. Tuhaf bir adam o,” diyerek üzgün üzgün söylendi. Şimdi lâf, ortaya bırakılmıştı.

“Kim? Şu Kasım mı bunu söyleyen, o bozuk herif mi ?” diyerek Çiçek’in kaynanası açılışı yaptı. Ve ortalık yeniden alevlendi. Maya’nın anladığı, kadınlar bu adamdan hoşlanmıyordu. Zaten kim hoşlanırdı ki. Korkutucu biriydi o.

Sonra Karya-Maya sazı eline aldı, araba yolculuğunu anlattı. Kendi başından geçen acıklı öyküsüne kısaca ama çok kısaca değinmiş, olan biteni anlamadığını masumca ifade ettikten sonra susmuştu. Buralarda sesi titriyordu Karya’nın. Kadınlar o acıklı öyküyü merak edince onu da anlattı elbette. Öyle içten anlatırdı ki; dinleyenin duygulanmamasına, onunla özdeşlik kurmamasına imkân yoktu. Son olarak şunları da ekledi: “İşte bunları anlatınca Berra ağlamaya başladı ama öyle böyle değil. Deli gibi ağladı. Babası da ona kızdı, Bana da deli kadın, dedi. O insanların acılarıyla alay eden biri. Bilmem... Bana öyle geldi.”

Karya-Maya’nın arabada anlattıkları ile burada anlattıkları aşağı yukarı aynı şeylerdi. Aşağı Yukarı… Ama iki anlatı arasında temel bir fark vardı ve bu önemli bir ayrıntıydı. Arabadaki Karya-Maya anlatısını; ilahi bir mesajı ima eden bir içerikle ve üslupla süslemişti. Tonlamaları, beden dili bu ilahi mesaj imasını destekliyordu. İrkiltmek, ürkütmek amacındaydı. Kışkırtıcıydı. Beklediği tepkiyi görmüş; adamı da, kızı da etkilemişti. Şimdi ise o, biçare bir anneydi. Acı çekmiş, kadınca, annece bir duyguyla sevgili çocuğunu kendi elleriyle toprağa vermişti. Öykünün sonu aynıydı: Huzurluydu, hafiflemişti. Son cümlesi, kendisine deli kadın diyen adamı hedefe koyuyordu. “O adam benimle alay etti. Acımla dalga geçti. Beni anlamasını beklemiyorum elbette ama hiç olmazsa susabilirdi. Bazen susmak gerekir. Bazı şeyleri anlamayabiliriz ama susmamız gerektiğini biliriz. Öyle değil mi? Beni en iyi siz kadınlar anlarsınız.”

Kadınların karşı dalgası anında geldi. Şimdi hop oturup hop kalkıyorlardı. O adam belki de karısını sakatlamıştı. Kadının ağzını kilitlemişti, kadın susuyordu, o zamandan beri hayalet gibi olmuştu. Adam bir tirandı. Bunu kadınlardan biri kullanmıştı. Maya, hayretle ona baktı. Az daha bunu nereden öğrendin, diye soracaktı ama cevabı bildiğini fark etti: “Televizyondan.”

Kadınlar bir ağızdan konuşmaya devam ediyorlardı: O üç kız kendini çok beğenmişti. Annelerine iki gözleriyle bakıyorlardı. Sarıkent’e gidip orada şehirli olmuşlardı. “Ne şehirlisi!” dedi kadının biri. “Ben İstanbul’a, İzmir’e gidene şehirli derim. Orası da köy işte. Denizin dibinde olması bir şeyi değiştirmez.”

“Cıbıldak cıbıldaklar,” dedi biri.

 “Aman sen kendi kızına bak!” dedi başka biri.

Maya Mor, Fato’nun telefonu ile bu kaostan kurtulduğuna sevinerek, Karya ise üzülerek ayrıldı oradan. Aslında Fato onu eve çağıramayacağını, adamın eve gelip, sakın o deli karıyı Fato buraya getirmesin, diye tembihlediğini öğrenmişti. Sorun değildi. O kadınlardan az çok bir şeyler öğrenmişti. Telefonu bahane edip kalktı. Kırk yıllık ahbaplarından ayrılır gibi ayrıldı onlardan. Sarıldılar, öpüştüler onun hikâyesini öğrenen kadınlardan kimisi, “vah vah güzel kızım,” diye sırtını sıvazlayıp duruyordu. Hemen oracıkta eline bir torba tutuşturdular. İçinde; biraz kuru, biraz salça, biraz kese yoğurdu, turşu ve tarhana vardı. Maya almamak için çok ısrar etti  ama Karya; güceneceklerini bildiği için araya girip  torbayı aldı, hepsini yanaklarından öptü, başlarını okşadı, bir ara gözleri doldu, ağlamaklı oldu.  

Amacına ulaşmıştı bir daha buraya geldiğinde o bir yabancı değil tanıdık biri olacaktı. Kim bu kadın demeyeceklerdi. Onlardan biri değildi, hiçbir zaman da olmayacağını biliyordu. Ama artık o bir tanıştı. Herkes onu öğrenecekti. Burada olmayan diğer kadınlar da ve en önemlisi erkekler de… Kadınlar bazı şeyleri erkeklerine anlatmazlar ama böyle şeyleri mutlaka anlatırlar. Çünkü köy hayatında bu tür olaylar; çizgi dışı, beklenmedik durumlardır. Ve bunlar farklı haberlere  aç küçük yerler için; heyecanlandırıcı hikâyelerdir.

Maya oradan ayrıldığında yoğun duygular içindeydi. Bir süre önüne bakarak yürüdü. Kimseye bakmak istemiyordu. Görmek, konuşmak demekti. Meydana çıktı, tekrar kahveye oturdu. Az ileride bir kaç kişiyle oturup tavla oynayan Kasım'ı görünce ağacın gizlediği bir masaya yerleşti.  Sonra Fato’ya telefon ederek biraz önce olanları anlattı. Yeni dostlar edindiğini söyledi. Bunları anlatması lazımdı, Fato başkalarından öğrenmeden, ilk önce ondan duymalıydı. Kadın sevindi, şaşırmadı, "sende şeytan tüyü var" dedi. Karya laf arasında sokakları gezdiğini, fotoğraf çektiğini söyleyerek, “korktum,” dedi, sonra şunları söyledi: “O babaları karşıma çıkacak diye korktum. Biraz daha buralarda dolaşacağım. Onun evi nerede söyle de bari oraya yaklaşmayayım.” Fato evi bir güzel tarif etti ve Maya da hemen toparlanıp, eve doğru yola çıktı.

Ev, iki üst sokakta, eski taş evlerden biriydi. Fato bu evin, anne ve babasına ait olduğunu söylemişti, onlara da kendi anne babalarından kalmıştı. Burası aile eviydi. Maya, Fato’nun ailesi için; bunlar mübadelede gitmeyen Rumlardan mı acaba, diye düşündü. Bazılarının evlilik veya din değiştirme yoluyla buralarda kaldıklarını biliyordu. Müslüman olduğunu veya onlardan biriyle evli olduğunu kanıtlarsan; burada, kendi evinde kalabilirdin. Burası mübadele sırasında boşaltılmış olan eski Rum köylerinden biriydi. Yakın köylerden başka birileri, sonradan buraya gelmiş, kimisi taş evlere yerleşirken bir kısmı da bugün içine girdiği eve benzer evler yapmışlardı. Maya, Bardacıklar adını düşündü. Bu eski bir adın değişmiş hali olabilirdi. Değiştirilmiş değil, zamanla değişmiş bir isim olmalıydı. Orijinal adı merak ederek en kısa zamanda bir etimoloji sözlüğüne bakmaya karar verdi ama bir şey bulabileceğini çok da umut etmiyordu.

Maya eve yaklaştı. Saat bire geliyordu. Fato ve diğerleri saat ikide, gerisin geriye yolculuğa başlayacaklardı. Şu anda Fato’nun kendi evinde olduğunu biliyordu. Adam kahvedeydi, evde Berra olabilirdi, zaten Maya’nın da istediği buydu. Veya kadını yalnız yakalamak... O da olurdu.  

Avlunun tahta kapısındaki tokmağı hafifçe tıklattı, kimse gelmeyince iterek açtı, içeri girdi. Berra, diye seslendi. Ses yoktu. Binaya girdi, ilk odayı geçip ikinci odaya geldi. Bu iki oda, tren kompartımanları gibi arka arkaya sıralanmıştı. Kadın; ikinci odada, yatakta yatıyor, dantel işliyordu. Buralı kadınların yaptığı biçimde başörtüsünü kafasına sarmıştı. Berra’ya benziyordu, hala güzeldi. Maya kadını korkutmamak için tekrar, “Berra!”, diye seslendi.

Kadın onu görmeden, “kimsin” dedi sertçe. “Berra yok. Komşuya gitti.”

Maya içeri girdi, kadın onu gördü ve çığlığı bastı. Kim olduğunu anlamıştı.  Aslında gelen Karya değildi, o Maya Mor’du. Üzerinde Karya’nın kıyafetleri, aksesuarları olsa da o Maya Mor'du. Avludan geçerken, ağzının içine yerleştirdiği silikon implantı çıkarmıştı sadece. Ama kadın bunu bilmiyordu.

Maya Mor geldi ve korku içinde yatan kadının yanına yaklaştı. Kadının gözleri yuvalarından fırlamak üzereydi. Ağzı da açıktı ama ses çıkaramıyordu. Maya yaklaştı, “korkma!” dedi. “Ben kocanın sana söylediği gibi deli değilim. Sakin ol. Sadece bir iki soru sorup gideceğim.” Kadın tuttuğu soluğunu bıraktı, ağzından anlaşılamayacak bir şekilde hırıltı halinde, “git buradan,” sesi ancak çıkabildi. Maya onun bağırmaya hazırlandığını hissettiği an, “bağırma ve beni dinle!” dedi. Bu bir emirdi. Kadın dehşet içinde ona bakarken, “bak sana ne göstereceğim,” diyerek çantasını açıp makineyi çıkardı: “Bunu tanıdın mı?” Makineyi kadının ellerine bırakmıştı. Bu hareket, kadının korkusunu bastırmasına yardımcı olan yeni bir durumdu. Şimdi kadın hayret ve biraz da korkuyla, sıcak bir patatesmiş gibi elini yakan  makineye bakıyordu. Maya, hemen yandan bir sandalye çekip kadının yanına oturdu. Kadın bir Maya’ya, bir makineye bakıp, bağırmakla bağırmamak arasında bocalarken, Maya Mor konuşmaya başladı: “Bu makine bir arkadaşımın. Burada yukarıdaki gölette saldırıya uğramış, makinesi de çalınmıştı. Şimdi bu makineyi sabah gelirken kocanın arabasının arkasında buldum.”

“Nereden biliyorsun arkadaşının olduğunu?” dedi kadın öfkeyle. Öfke, korkusunu bastırmıştı. Sesi daha normal çıkıyordu. Bakışları da değişmişti, şimdi o dehşetli korkan biri değil, karışık duygular içinde olan biriydi: Hayret, nefret, öfke ve merak… Bütün bu değişim Maya için iyi bir haberdi. Rahatladı. Biraz önce, sadece bir saniye kadar, bu eve böyle gelmekle düşüncesizse bir hareket yaptığı aklına düşmüş, kadının kalp krizi geçirmesinden bile korkmuştu.

Maya makineyi aldı, pil kapağını çıkartıp arkasındaki MM harflerini kadına gösterdi: “Bunlar arkadaşımın yaptığı işaretler.”

“Belki bunu yeni yaptın!” dedi kadın bağırarak.

“Neden böyle bir şey yapayım?” dedi Maya

“Deli oluğun için,” dedi kadın.

“Eh bu da bir açıklama olabilir, ama değilim, merak etme.” Kadın güldü. Gülüşü deli gülüşüne benziyordu. Maya onun konuşmasına izin vermeden devam etti: “Bu makine o makinedir. Bana güven, eminim. Şimdi bunu nerede bulduklarını öğrenmek istiyorum. Ayrıca hikâye sadece bu makineyle bitmiyor. Bu makinenin bir de ayağı vardı.” Eliyle ayağın nasıl bir şey olduğunu tarif etti. “O ayak nerede bulundu dersin?” Burada sustu, cevap bekliyor gibiydi. Kadın anlamayarak bakıyordu. Maya devam etti. “O ayak da senin kocanın kafesi yakınlarında, denizin dibinde bulundu. Bir adam midye toplarken tesadüfen bulmuş, ben de ondan aldım. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi kocanın veya kızlarının, bunları nereden bulduğunu öğrenmek istiyorum. Kocan ters bir adam, o konuşmaya yanaşmayacaktır ama Berra’ya söyle, gelsin beni bulsun, benimle konuşsun, nerede kaldığımı biliyor. Bütün istediğim, bunları nereden bulduklarını öğrenmek. Bana yardımcı olsunlar. İsterlerse makineyi yine onlara veririm. Makine umurumda değil, sadece arkadaşıma bu saldırıyı kimler yaptı onu öğrenmeye çalışıyorum.”

Kadının yüzü mimikten mimiğe, duygudan duyguya geçerken bir an Maya kadının rahatladığını hatta zevk aldığını hissetti. O kadar hızlıydı ki bu değişim. Kadının gözleri bir an parlayarak bakmış, dudağı gülümsemek için kıvrılırken, durmuştu. Maya bu değişimleri kaçırmazdı. Bunu da aklına yazdı.

“Onlara hiçbir şey söylemem,” dedi kadın. Kararlıydı. Gözlerini dikmiş Maya’ya bakıyordu. Ağzı ince bir çizgi haline gelmişti.

“Neden?” dedi Maya, “şikâyet ederim, ama bu, düşündüğüm en son şey. O noktaya getirmek istemiyorum."

“Et!” dedi kadın hınçla.

“Başları derde girer.”

“Girsin!” dedi kadın

Bir müddet karşılıklı sustular. Bu yeni bir durumdu. Maya kadına bakıyordu, kadın da Maya’ya. Maya Mor, başını yana eğerek hafif bir gülümsemeyle kadına bakmaya devam etti.  Birçok şeyi anladığını zannediyordu. Kadın açıkça konuşmadıkça emin olamazdı. Ayağa kalkmaya hazırlanırken: “Peki, anladığımı sanıyorum. Onları sevmiyorsun.” Bu bir soru değil saptamaydı. Soru gibi sormamıştı.

“Her şey karşılıklı,” dedi kadın. Çenesini kasmıştı. Onları zorlukla aralayarak konuşmuştu.

“Ama Berra arabada çok ağladı,” dedi Maya. “Ona bir şey hatırlattım sanırım. Anlattığım bir şeyler onu çok etkilemiş olmalı. Ama ne olduğunu anlamadım.”

“Hah!”

Maya Mor, başını biraz daha sağa eğerek yine uzun uzun kadının gözlerinin içine baktı: “Yardım etmemi istediğin bir şey var mı? Söyle, yeter.” Kadının korkusu bir an için geri geldi: “Sakın! Hemen git buradan, buraya geldiğini, konuştuklarımızı kimseye anlatma! Yoksa…” Burada durdu, sustu.

“Yoksa ne olur?” dedi Maya.

“Yok, bir şey, hemen git buradan, hemen!”

“Seni kocan mı sakat bıraktı?” dedi Maya Mor. Doğrudan konuya girmişti. Bu bir soruydu.

Kadının gözleri doldu bir an için: “Pek, sayılmaz.”

“O zaman ne oldu? Köydeki kadınlar ve hatta Fato da böyle bir şeyden kuşkulanıyor. Konuşmalardan öyle anladım.”

“Onlar konuşurlar ama hiçbir şey bilmezler. Şimdi git. Biri gelecek diye korkuyorum. Özellikle o gelir diye.”

“Kocan mı?”

“Kocam?”

Maya, yerdeki Milas halısına bakarak lafı değiştirdi: “Bunu sen mi dokudun?” İçeri girerken bu evde bir zamanlar halı dokunduğuna dair bazı işaretler görmüştü.

“Evet. Eskiden. Çok eskiden.”

Halı, yıldız ve göz motifleri ile süslü, pastel renklerde, kök boya ve yün kullanılarak yapılmış, güzel bir halıydı. Daha fazla söze gerek yoktu. Maya çıkmaya hazırlandı. İçeri girerken ayakkabılarını çıkarmıştı. Halının yumuşaklığını ayak tabanında hissediyordu. “Çok güzel bir halı bu. Keşke dokumaya devam etseydin. Bir tane satın almak isterdim.”

“Yok,” dedi kadın, “o iş bitti.”

Maya son olarak kadına baktı, “Bundan sonra birçok şey olabilir bunun farkında mısın?”

“Beni ilgilendirmiyor.”

 “Peki,” dedi Maya. Daha fazla zorlamak doğru olmazdı. “Ben gidiyorum, merak etme bundan kimseye bahsetmeyeceğim.”

Kadın durdu: “Sana neden deli kadın dedi?” kocasının ismini ağzına almamıştı.

Maya Mor güldü: “Hmmm… Onu konuşturmak için biraz tuhaf konuştuğumu kabul ediyorum. Biraz korktu sanırım. O yüzden deli kadın diyerek işin içinden çıkıverdi.”

Kadın da güldü: “Sen deli değilsin.”

“Yok değilim,” dedi Maya ama biraz tuhaf bir şekilde gülmüştü. “Neler anlattın?” dedi kadın ama sonra da hemen pişman oldu. “Yok, gitsen iyi olur.”

“Gidiyorum,” dedi Maya ve kadını şaşkınlıktan donduran bir hareket yaptı: Eğildi, kadını yanaklarından öptü. “Her şey bitince seni görmeye geleceğim.” Sonra çantasındaki yedek telefonlardan birini çıkardı. “Bu telefon sende kalsın. Benim numaram şu,” diyerek kendi numarasını kaydetti ve sonra o basit telefonu nasıl kullanacağını kadına gösterdi. “Beni her ne sebeple olursa olsun buradan arayabilirsin, bunu sana bırakıyorum.”

Kadın, “alamam,” dedi. “Olmaz!”

“Olur,” dedi Maya, “bu çok basit ve çok ucuz bir telefon. Sadece arama yapıyorsun, bir de mesaj gönderebilirsin, o kadar. Ben yanımda her zaman yedek telefon taşırım. Bu da onlardan biri. Gazeteci olduğumu söylemiş miydim? Mesleğim gereği bunu yapmak zorundayım.” Artık buralarda yine klasik yalanlarına başlamıştı.

Kadın bir şey demedi, hala telefona bakıyordu. “Denemek için beni ara,” dedi Maya. Kadın, kayıtlı olan tek numarayı Maya’nın söylediği gibi aradı. Çantadan Maya’nın telefonunun sesi duyuldu. “Tamam, işte bu kadar. Bir de şuradan mesaj gönderebilirsin. Konuşamayacak durumdaysan diyorum.” Maya, onu da gösterdi. Yine bir deneme yaptılar. Kadın mesaj olarak ismini yazmıştı: “Ben, Gülizar.”

Maya Mor,  “çıkıyorum,” dedi ve bir daha da kadına bakmadı. Arkasını döndü ve çıktı oradan. Avludan geçerken çene içi implantını yeniden taktı. 

Dışarı çıktığında saat ikiyi geliyordu. Maya sokağın başında oyalanırken, uzaktan Berra göründü.  Eve uğrayacağını tahmin eden Maya onu bekliyordu. Belli ki eşyalarını alıp babasıyla geri dönecekti. Berra, Maya’nın kendi evinden çıktığını anlamamıştı. Onu gördüğü an  birisi etini çimdiklemiş gibi sessiz çığlık atarak olduğu yerde çakılıp kaldı. Zorlukla, “ne yapıyorsun burada!” dedi. Çatallaşan hatta çirkefleşen sesindeki korkuyu, nefreti anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Bir yandan da sokağın başında kalan evine bakıyordu. Maya, “seni bekliyordum,” dedi.

“Neden?” dedi Berra, dehşetle. Maya, artık Karya-Maya gibi davranıyordu. Berra’nın kafasını daha fazla karıştırmak olmazdı.

Karya-Maya çantadan makineyi çıkartıp, Berra’ya gösterdi. Bu yüzden Berracığım,” dedi yumuşakça. “Bu, benim bir arkadaşıma ait, sizin arabanın arka koltuğunda buldum onu.”

“Yani çaldın!” dedi Berra. Karşısında iğrenç bir böcek varmış gibi bakıyordu Maya’ya.

“Pek sayılmaz canım,” dedi Karya-Maya. “Bunun ayağını da bir balıkçı –varsın bir balıkçı olarak bilsin- sizin kafenin yanındaki denizde bulmuş. Ben de bunu görünce acaba bu da, o kaybolan makine mi dedim.”

“Yok,” dedi Berra, “onu ablam İzmir’e gittiğinde aldıydı.”

“Ablan?” Kinayeli bir soruştu bu.

“Evet ablam. Eda ablam. O getirdi.”

O zaman Karya- Maya büyük bir beceri ile çabucak pil kapağını çıkartıp, içindeki işareti gösterdi: “Ne hikmetse arkadaşımın makinesinde de bu işaret vardı.”

“Ee, ne olmuş! Onu senin yapamadığını nereden bileceğim.” Berra sadece bir an için bocalamış hemen arkasından cevabını yapıştırıvermişti.

“Ben yapmadım,” dedi Karya-Maya. Bir yandan da yere bakarak konuşuyor, ayağıyla toprağı düzeltiyordu. Karya, her zaman bir yerleri düzeltirdi. Bu dikkati dağıtmak için yaptığı bir şeydi çoğu zaman. Maya’nın ayağına baka kalmak Berra’yı hınçla konuşmaktan alıkoymamıştı: “Bilemem, yalan söylüyorsundur belki. Şimdi o makineyi bana ver ve defol git buradan.”

“Hayır!” dedi Karya-Maya. Hala yere bakıyor hala ayağıyla yerdeki toprağı düzeltiyordu. Bu hareketi Berra’yı daha çok etkilemeye başlamıştı.

“Jandarmaya gitmeyi düşünüyorum.  Çünkü bu makinenin sahibi olan arkadaşım, gölette saldırıya uğradı.  Hastaneden çıktı ama hala kendini toparlayamadı. Başına vurup, makinesini çalmışlar.”

Şimdi Berra’nın gözleri korku doluydu. “Defol buradan!” diye bağırarak eve doğru koşmaya başlayan kızı Maya Mor, birkaç saniyede yetişip kolundan tuttuğunda kız bağırmak üzere ağzını açmıştı ki; “sus!” dedi Maya. Karya gitmişti. Maya Mor, yüzünü kızın gözlerine yaklaştırdı ve bir cümle söyleyip kızı bırakıp gitti: “Babanla, ablalarına da söyle bu konuştuklarımızı. Gelip beni bulsunlar ve bu makineyi nereden bulduklarını söylesinler.”

Hızla geri dönen Maya, önüne çıkan ilk bahçeye girerek izini kaybettirdi. Sokakta kimsenin olmaması bir şans değildi. Maya, bunu hesaplamıştı. Sokakta birileri olsaydı daha başka bir yol deneyecekti.  Bir işi gerçekleştirmek için ki hangi iş olursa olsun, tek bir planla hareket etme saçmalığına kapılmak kadar aptalca bir şey olamazdı. Hele Maya Mor için…

Maya Mor, kahveye gözükmeden meydana çıkıp doğruca ileride gördüğü camiye yürüdü. Burası yepyeni duruyordu. Pırıl pırıl daha dün yapılmış gibi. Oysa çok eski bir yapıydı. Bir kilise, camiye çevrilmiş ve yakın zamanda o kadar kötü restore edilmişti ki eskiye dair izler, dikkatli bakmadıkça görülmüyordu. Maya baktı ve eskinin izlerini gördü, “yazık” dedi. Yeniden yürüdü, Sarıkent'e giden yola çıktı. Biraz sonra uzaktan görünen minibüse el salladı. Bu, Alman turistleri taşıyan, bir motele ait minibüstü. Tura çıkmışlardı. Maya’yı da aldılar. Maya Mor, Sarıkent’in tepesine denk gelen yerde indi, yürüyerek köye geldi, önce arabasına uğradı, kıyafetlerini değiştirdi sona doğruca pansiyona gitti, duş aldı, biraz dinlenmek üzere uzandı, hemen uyudu.

*
 Maya, rüyasında Nysa’yı gördü. Nysa ağaçlık bir yere girerken geriye dönüp bakıyor, gel peşimden, diye eliyle işaret ediyordu. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı. Donuktu. Maya, gördüğü kişinin Nysa olmadığını düşündü. Nysa’ya benzeyen kadın, bu siyah beyaz rüyada, kar beyazı bir hayalete benziyordu. Çiğ beyazı, parlak, göz alıcı… Öyle ki, Maya, ondan başka bir şey göremiyordu. Soğuk ve boş gözler, boşlukta uçar gibi ağır ağır sürüklenen bir beden. Bu Nysa mıydı?  Maya, kalbini buran sıkıntıyı hissederek yürüdü. Nysa, toprak bir tepecik üstünde durmuştu. Eli yerçekimsiz bir coğrafyadaymış gibi hareket edip, yerdeki toprak yükseltiyi işaret etti. Bir şey söylüyordu. Maya anlamıyordu. Maya, ısrarla ve defalarca sordu: “Ne diyorsun?”

Sahne değişti; Maya, Nysa’nın karşısına geçmiş onu sarsarken gördü kendini: “Ne diyorsun?” Sahne değişti; Nysa görmeyen gözlerle ona bakmaya, Maya, onu sarsmaya devam ediyordu: “Ne diyorsun?” Maya, beyninin içinin bir çift gözle, Nysa’nın iri mavi gözleriyle dolduğunu hissetti. Sadece göz vardı. Sonra içinde rahatlama hissettiği bir an geldi, Nysa’nın gözleri, artık görerek bakıyordu. Buğulu muydu? Maya Mor, gözlerini Nysa’nın dudaklarında doğru indirdi, dudak okuyabilirim diye düşünüyordu: “Söyle, ne diyorsun?”

Dudaklar durmadan hareket ediyordu. Sayıklar gibi art arda söylenen bir iki kelime… Maya anladı: “Kaybettim. Mor, yardım et! Kaybettim. Mor, yardım et!”

Maya Mor, hızla gözlerini açtı. Komodinin üzerindeki telefonunu alıp yatağına oturdu, Nysa’yı aradı. Telefon kapalıydı. Maya, yataktan aşağı sarkıttığı ayaklarına bakarak bir müddet düşündü. Pencereye gitti, uzun uzun denize bakarak düşünmeye devam etti. Odanın içinde dolandı, Nysa’yı bir daha aradı. Ulaşılamıyordu. Kapıcıyı aradı onu da bulamadı. Yanında başka bir numara olmamasına hayıflandı. Nysa’ya olan öfkesi uçup gitmişti.
***
12. Bölümün Sonu

13. Bölüme Devam Ediniz. 

Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder