Önce 8. Bölümü Okuyunuz
Maya’nın Selo’yla konuştuğu o günün akşamüstü sularında Nysa, Nişantaşı’nda bir kafede oturuyor, elektronik okuma aracındaki birçok kitaptan birini okuyor, bir yandan da kahvesini yudumlayıp, minik bademli kurabiyeleri keyifle ağzına atıyordu. Telefonu masasının üzerindeydi. Ara sıra kafasını kaldırıp etrafa bakıyor, o anlarda bazen birkaç kare fotoğraf çekiyordu. Kafe çalışanları ve hatta buranın sahibi bile Nysa’yı tanırdı.
Burası camiye yakın, Teşvikiye’ye doğru ara ara sıralanmış kafelerden biriydi. İstanbul boğucu yaz günlerinden birini yaşıyordu. Kafenin içinde oturan pek kimse yoktu. Hemen hemen herkes dışarıya serpiştirilmiş yedi sekiz masaya yerleşmişti. Oturanların çok azı gazete veya kitap okuyor, çoğu yanındaki arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bu sohbetler, ellerinden hiç düşürmedikleri telefonlarıyla meşguliyetlerine mola verdikleri anlarda gerçekleşiyordu. Kısır dünyalardan doğan kısır konuşmalardı bunlar. Telefonların, benliklerini ele geçirdiğinin farkında değillerdi. Bir iki kişi dışındaki herkes elindeki bu oyuncakla oynuyordu.
Nysa’ya dikkatli bakan birisi bile, onun asıl ilgilendiğinin; kafenin tam karşısında bulunan eski bir Nişantaşı apartmanı olduğunu anlayamazdı. Gözetleme konusunda ustalaşmıştı. Onu tanıyanlar için o; parası olan, hobi için fotoğraflar çekip instagrama koyan, alışveriş için sık sık buralardaki mağazaları dolaşan, bol para harcayan ve sonra dinlenmek için buraya oturup keyif yapan, kitabını okuyan genç bir Nişantaşı hatunuydu. Güzel giyinmişti. Üzerini ünlü markaların dikkat çeken kıyafetleri ile donatmıştı.
Karşıdaki apartmanın ikinci katında oturan bir aile onu çok yakından ilgilendiriyordu. Yüzonikinci keredir işte yine buradaydı ve yine evi gözetliyor, ara sıra fotoğraf çekiyordu. Onlar rastgele kareler değil, ‘112. Kere’nin fotoğraflarıydı. Başka noktaları da çekiyordu yoksa dikkat çekerdi ama çektiklerinin çoğunda o karanlık apartman daima yer alırdı.
Apartmanın ikinci katında yaşlı bir çift yaşıyordu. Ev onlarındı. Adam bir zamanlar ünlü bir doktormuş, kadın hiç çalışmamış, türlü söylentilere konu olan akıbeti şüpheli bir oğulları varmış. İşte Nysa’nın asıl aradığı o oğullarıydı: Kızıl Cek.
Şimdilerde kendine Nysa diyen Nisan, daha hapisten çıkmadan içeriden bulduğu insanların da yardımıyla kendisine para karşılığı yardım edecek dışarıdan bazı kişilerle ilişkiye geçmişti bile. İstediği tek bir şey vardı. Kızıl Cek’in yaşayıp yaşamadığını ve elbette adresini öğrenmek. İlk zamanlarda polisler de, avukatı da Kızıl Cek’in gerçek ismini öğrenememişti. Sonraları güya Kızıl Cek’in çevresinden birileri onun altın vuruşla öldüğünü söylemişti. Gerçekten de böyle birisi ölü olarak bulunmuş, dosyalara namı diğer Kızıl Cek, diye geçmişti. O sıralarda kimlik tespiti için kendisine resmi olarak getirilen fotoğraflardan bir şey anlamamıştı Nisan. Fotoğraflardaki kişi; yanmış, kim olduğu anlaşılmayan bir et yığınından ibaretti. Ama ailesi, bu bizim oğlumuz, demişti. İddiaya göre iğneyi vurduktan sonra yatağa düşürdüğü yanık sigaradan yangın çıkmış ve namı diğer Kızıl Cek, kömür hale gelene kadar yanmıştı.
Yıllar önce Nisan, hapisteki beşinci senesinin ortalarına doğru kendine gelip bu konuyla ilgilenmeye başladığında ilk olarak Kızıl Cek’in ölüsünü gösteren bütün fotoğrafları görmek istemişti. Onun için seçilmiş olanları değil, ne varsa hepsini görmek istemişti. Araya sokulan insanlar, verilen rüşvetler sayesinde bunu elde etmişti. Nisan, bir öğle vakti saat 12.30 civarında –unutulmaz bir tarihti, dönüm noktası anlardan biriydi bu Nisan için- morg fotoğraflarına bakmış ve onun Kızıl Cek olmadığını görmüştü. Kızıl Cek yaşıyordu. Fotoğrafı getiren adama kısa bir bakış fırlatıp, “evet ölmüş, bu Kızıl Cek,” demişti. Kızıl Cek’in ayaklarından biri daha az yanmıştı, parmakları belli oluyordu. Ve ölünün parmakları, başparmaktan itibaren boy sırasına göre dizilmişti. Oysa Nisan, Kızıl Cek‘in ayak parmaklarını çok iyi hatırlıyordu. Kızıl Cek’in ikinci parmağı göze batacak derecede diğer parmaklarından uzundu. Bu ölü, Kızıl Cek olmazdı. Kızıl Cek, yaşıyordu. Gerçek adını da biliyordu: Dağhan Demir Bıçakçı. Hukuk öğrencisi… Hiçbir zaman bitirememişti elbette ama görünen o ki anne ve babasını bitirmişti.
Bütün geçmişi Nisan’ın elindeydi. Daha lisedeyken başlamıştı uyuşturucuya. Defalarca tedavi görmüştü. Anne ve babası her an yanındaydı. Birçok kez yakalanmış hatta tutuklanmıştı. Her seferinde anne babası tarafından kurtarılmıştı. Eroin kullanmak ve satmak dışında; dayak, tecavüz, hırsızlık gibi başka suçlamalar da olmuştu hakkında. Ne hikmetse bu suçlamalar, şikâyetçiler tarafından geri alınmış, Dağhan Bıçakçı her seferinde kurtulmuştu. Nysa, Kızıl Cek’in uzun müddet gerçek adına dahi ulaşılamamasının, kimliksiz bir ölünün Kızıl Cek olarak teşhis edilip, Dağhan Bıçakçı’nın resmen ölü gösterilmesinin ardında, büyük bir tezgâh olduğunu düşünüyordu doğal olarak.
Kızıl Cek, namı diğer Dağhan Demir’in bir mezarı dahi vardı, Zincirlikuyu’daki aile mezarlığında yatıyordu. Nisan, hapisten yeni çıktığı sıralarda mezarı ziyaret etmiş, Dağhan Demir Bıçakçı adını gözleriyle görmüştü. Bir saat mezarın başında ayakta durmuş; düşünmüş, düşünmüş ve giderken yanında getirdiği kocaman bir demet kırmızı çiçekli zakkumu mezarın üzerine bırakmıştı.
Bu mezar ziyaretleri, üç ay boyunca sürmüştü. Her Pazar, saat bire doğru gelmiş, bir saat kalıp dikkati çekecek kadar büyük bir zakkum demetini mezara bırakıp gitmişti. Her zaman başında eşarp vardı, her zaman kara gözlükleri takılıydı, her zaman baştan aşağı siyahlar giyinmişti ve her zaman elinde kocaman bir demet zakkumla gelmişti buraya.
En son gelişinde özenle bağladığı zakkum demetini mezarın üzerine koyarken bir erkek sesinin, “Neden bunu yapıyorsun kızım?” dediğini duyup kafasını kaldırmıştı. Karşısında orta yaşlı bir adam vardı, belki de buranın bekçilerinden biriydi.
Nisan durmuş, dikkatle adama bakmış, gözlüğünü çıkartıp gözünün kırpmadan adamı incelemişti. “Ona anlatmalı mıyım?” Adam karşısındaki koyu mavi, güzel badem gözlerdeki acıyı, acımasızlığı görerek sarsılmış, gözlerini çevirmişti: “Bunlar iyi çiçekler değil. Mezara konmaz.”
“Biliyorum, o bir cehennem çiçeği. Buradaki adam için dilekte bulunuyorum. Zakkum içsin cehennemde, her gün. İçi dışına çıksın, acı çekerek, sürünerek ölsün. Her sabah dirilsin ve yine aynı şeyleri yaşasın. Tanrıdan bunu diliyorum.”
“Ne yaptı?” demişti adam dehşetle. “Ne yaptı o sana?”
Nisan cevap vermeye hazırlanırken durmuş ve şaşkınlıkla gerçeğin ilk kez farkına varmıştı. “Hayır, o toprağın altında yatan Kızıl Cek değil!” Ve bir daha gitmemişti mezara. Zaten Kızıl Cek’in öldüğünde; cehenneme giderek, bunları yaşayacağına inanmıyordu artık. “Artık inanmıyorum. Bir zamanlar belki…” O cehennemi Nysa yaratacak, o zakkumu Nysa içirecekti Kızıl Cek’e. Öldürüp, tekrar diriltme konusu Nysa’nın düşüncelerini bir süre meşgul etmişti doğrusu ama bunu nasıl yapacağını veya buna yakın bir şeyi nasıl yapacağını bilmiyordu. Bütün bunlar, Tarık Bey'le konuştuğu konulardı. Tarık amcası onu dinler bir şey demez, sonra usulca başını okşardı.
Şimdi de bekliyor, yaklaşık iki yıldır düzenli aralıklarla buraya gelerek apartmandaki karanlık çifti gözetliyordu. Nysa’ya göre bu aile karanlık, lanetli bir aileydi. Lanetlerini birçok insana bulaştırıp, onları da karanlık dipsiz bir çukura sürüklemişlerdi.
Nysa, okuduğu kitaptan birden başını kaldırdı. Anne Selime Bıçakçı, apartmandan çıkıyordu. Nysa, doğal bir şey yapıyormuş gibi hemen telefonunu eline aldı bu sefer videoyu çalıştırmıştı. Birden yüreği küt diye attı. Kadın, beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğunun elinden tutmuştu. Arkasından genç bir kadın çıkıyordu, kucağında en fazla altı aylık görünen bir bebek vardı. Derken baba Nazmi Suavi Bıçakçı da göründü. Bir bebek arabası taşıyordu. Baba Nazmi, arabayı kaldırıma koydu. Bebeği içine yerleştirdiler. Nysa, gördüklerini inanamayarak izledi ve kaydetti olanları. Baba Nazmi, geri dönüp apartmana girdi. Anne Selime, genç kadın ve çocuk yavaşça yürümeye başladılar. Nysa’nın tanımadığı kadın arabayı ittiriyor, Selime Hanım, küçük oğlanın elinden tutuyordu. Aşağı doğru yürüdüler. Nysa aralıksız çekti onları. Gözden kaybolmaya başladıkları an, çekmeyi bıraktı. Çantasından bir miktar para çıkarıp masaya bıraktı. Çantasını aldı. Hızla karşıya geçti. Satın aldığı eşyaların bulunduğu üç poşeti sandalyenin üstünde bırakmıştı. Bunun farkındaydı ama umurunda değildi. Eline alamazdı onları. Hızlı bir yürüyüşle yetişti onlara. Maçka parkına gidiyorlardı.
Akşam sekiz gibi eve döner dönmez Tarık Bey’in kapısını çaldı.
Tarık Bey, kapıyı açtı. TV’de belgesel izliyordu, belgesellerden başka bir şey izlemezdi.
“Bugün garip bir şey oldu.”
Tarık Bey, Nysa’nın yüzünde beliren, sadece olağanüstü anlarda ortaya çıkan yüz ifadesini zaten daha kapıyı açar açmaz görmüştü. Bir şey demeden bekledi. Nysa içeri girdi, kapıyı kapattı.
“Sevgili anne ve babanın yanında iki çocuklu bir kadın gördüm bugün.”
“Çektin mi?”
“Evet.”
Hiç konuşmadan Tarık Bey’in büyük ekranlı bilgisayarının karşısına oturdular. Hiç konuşmadan büyük bir dikkatle nerdeyse bir saat süren kaydı izlediler. Bir saat sürüyordu çünkü Nysa, Maçka Parkı’nda da kayıt yapmıştı.
“Ne diyorsun?” dedi Nysa.
“Kadın yabancı. Nereli olduğunu anladın mı?”
“Latin Amerikalı,” dedi Nysa. “Çocukla konuşmalarını duydum. İspanyolca konuşuyorlardı. Bir ara, “babam ne zaman gelecek?” diye sordu çocuk. Kadın bunu Selime’ye İngilizce açıkladığı için anladım. Arjantin kelimesi geçti konuşmasında.”
“Yani?” Tarık Bey, soluğunu tutmuş soruyor, yutkunur gibi hareketler yapıyordu ama boğazında tükürüğün zerresi yoktu. Kurumuştu ağzı. O da bekliyordu bunca yıl. Nysa gibiydi. Duyguları en az Nysa kadar yoğundu. Nysa artık onun gerçek kızıydı. Öyle hissediyordu. İkisi de öyle hissediyordu.
“Bunlar o zebaninin ailesi olabilir.” Nysa’ydı bunu diyen.
Tarık Bey, gözlerini kırpmadan Nysa’ya baktı ve onayladı. “Ben de öyle düşündüm ama emin olmak lazım.”
“Elbette,” dedi Nysa. Hala soğukkanlıydı. “Yıllardır beklediğim ipucu bu mu?” Hayal kırıklığına uğramak istemiyor ve içini soğuk tutuyordu. “İçimi soğutmayı öğrendim. Bunu benden iyi kimse yapamaz.”
“Yarın sabah için uçak bileti almıştım ama şimdi onu iptal edeceğim. Bir yere gidemem.” “Benden kurtuldun Mor.”
“Bir plan yapmalıyız,” dedi Tarık Bey, “orayı tek başına gözleyemezsin.”
***
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
8. Bölüm: Kavşak Noktasındaki Adam: Münzevi Selo
Her Pazar, saat bire doğru gelmiş,
bir saat kalıp, dikkati çekecek kadar büyük bir zakkum demetini
mezara bırakıp gitmişti.
Burası camiye yakın, Teşvikiye’ye doğru ara ara sıralanmış kafelerden biriydi. İstanbul boğucu yaz günlerinden birini yaşıyordu. Kafenin içinde oturan pek kimse yoktu. Hemen hemen herkes dışarıya serpiştirilmiş yedi sekiz masaya yerleşmişti. Oturanların çok azı gazete veya kitap okuyor, çoğu yanındaki arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bu sohbetler, ellerinden hiç düşürmedikleri telefonlarıyla meşguliyetlerine mola verdikleri anlarda gerçekleşiyordu. Kısır dünyalardan doğan kısır konuşmalardı bunlar. Telefonların, benliklerini ele geçirdiğinin farkında değillerdi. Bir iki kişi dışındaki herkes elindeki bu oyuncakla oynuyordu.
Nysa’ya dikkatli bakan birisi bile, onun asıl ilgilendiğinin; kafenin tam karşısında bulunan eski bir Nişantaşı apartmanı olduğunu anlayamazdı. Gözetleme konusunda ustalaşmıştı. Onu tanıyanlar için o; parası olan, hobi için fotoğraflar çekip instagrama koyan, alışveriş için sık sık buralardaki mağazaları dolaşan, bol para harcayan ve sonra dinlenmek için buraya oturup keyif yapan, kitabını okuyan genç bir Nişantaşı hatunuydu. Güzel giyinmişti. Üzerini ünlü markaların dikkat çeken kıyafetleri ile donatmıştı.
Karşıdaki apartmanın ikinci katında oturan bir aile onu çok yakından ilgilendiriyordu. Yüzonikinci keredir işte yine buradaydı ve yine evi gözetliyor, ara sıra fotoğraf çekiyordu. Onlar rastgele kareler değil, ‘112. Kere’nin fotoğraflarıydı. Başka noktaları da çekiyordu yoksa dikkat çekerdi ama çektiklerinin çoğunda o karanlık apartman daima yer alırdı.
Apartmanın ikinci katında yaşlı bir çift yaşıyordu. Ev onlarındı. Adam bir zamanlar ünlü bir doktormuş, kadın hiç çalışmamış, türlü söylentilere konu olan akıbeti şüpheli bir oğulları varmış. İşte Nysa’nın asıl aradığı o oğullarıydı: Kızıl Cek.
Şimdilerde kendine Nysa diyen Nisan, daha hapisten çıkmadan içeriden bulduğu insanların da yardımıyla kendisine para karşılığı yardım edecek dışarıdan bazı kişilerle ilişkiye geçmişti bile. İstediği tek bir şey vardı. Kızıl Cek’in yaşayıp yaşamadığını ve elbette adresini öğrenmek. İlk zamanlarda polisler de, avukatı da Kızıl Cek’in gerçek ismini öğrenememişti. Sonraları güya Kızıl Cek’in çevresinden birileri onun altın vuruşla öldüğünü söylemişti. Gerçekten de böyle birisi ölü olarak bulunmuş, dosyalara namı diğer Kızıl Cek, diye geçmişti. O sıralarda kimlik tespiti için kendisine resmi olarak getirilen fotoğraflardan bir şey anlamamıştı Nisan. Fotoğraflardaki kişi; yanmış, kim olduğu anlaşılmayan bir et yığınından ibaretti. Ama ailesi, bu bizim oğlumuz, demişti. İddiaya göre iğneyi vurduktan sonra yatağa düşürdüğü yanık sigaradan yangın çıkmış ve namı diğer Kızıl Cek, kömür hale gelene kadar yanmıştı.
Yıllar önce Nisan, hapisteki beşinci senesinin ortalarına doğru kendine gelip bu konuyla ilgilenmeye başladığında ilk olarak Kızıl Cek’in ölüsünü gösteren bütün fotoğrafları görmek istemişti. Onun için seçilmiş olanları değil, ne varsa hepsini görmek istemişti. Araya sokulan insanlar, verilen rüşvetler sayesinde bunu elde etmişti. Nisan, bir öğle vakti saat 12.30 civarında –unutulmaz bir tarihti, dönüm noktası anlardan biriydi bu Nisan için- morg fotoğraflarına bakmış ve onun Kızıl Cek olmadığını görmüştü. Kızıl Cek yaşıyordu. Fotoğrafı getiren adama kısa bir bakış fırlatıp, “evet ölmüş, bu Kızıl Cek,” demişti. Kızıl Cek’in ayaklarından biri daha az yanmıştı, parmakları belli oluyordu. Ve ölünün parmakları, başparmaktan itibaren boy sırasına göre dizilmişti. Oysa Nisan, Kızıl Cek‘in ayak parmaklarını çok iyi hatırlıyordu. Kızıl Cek’in ikinci parmağı göze batacak derecede diğer parmaklarından uzundu. Bu ölü, Kızıl Cek olmazdı. Kızıl Cek, yaşıyordu. Gerçek adını da biliyordu: Dağhan Demir Bıçakçı. Hukuk öğrencisi… Hiçbir zaman bitirememişti elbette ama görünen o ki anne ve babasını bitirmişti.
Bütün geçmişi Nisan’ın elindeydi. Daha lisedeyken başlamıştı uyuşturucuya. Defalarca tedavi görmüştü. Anne ve babası her an yanındaydı. Birçok kez yakalanmış hatta tutuklanmıştı. Her seferinde anne babası tarafından kurtarılmıştı. Eroin kullanmak ve satmak dışında; dayak, tecavüz, hırsızlık gibi başka suçlamalar da olmuştu hakkında. Ne hikmetse bu suçlamalar, şikâyetçiler tarafından geri alınmış, Dağhan Bıçakçı her seferinde kurtulmuştu. Nysa, Kızıl Cek’in uzun müddet gerçek adına dahi ulaşılamamasının, kimliksiz bir ölünün Kızıl Cek olarak teşhis edilip, Dağhan Bıçakçı’nın resmen ölü gösterilmesinin ardında, büyük bir tezgâh olduğunu düşünüyordu doğal olarak.
Kızıl Cek, namı diğer Dağhan Demir’in bir mezarı dahi vardı, Zincirlikuyu’daki aile mezarlığında yatıyordu. Nisan, hapisten yeni çıktığı sıralarda mezarı ziyaret etmiş, Dağhan Demir Bıçakçı adını gözleriyle görmüştü. Bir saat mezarın başında ayakta durmuş; düşünmüş, düşünmüş ve giderken yanında getirdiği kocaman bir demet kırmızı çiçekli zakkumu mezarın üzerine bırakmıştı.
Bu mezar ziyaretleri, üç ay boyunca sürmüştü. Her Pazar, saat bire doğru gelmiş, bir saat kalıp dikkati çekecek kadar büyük bir zakkum demetini mezara bırakıp gitmişti. Her zaman başında eşarp vardı, her zaman kara gözlükleri takılıydı, her zaman baştan aşağı siyahlar giyinmişti ve her zaman elinde kocaman bir demet zakkumla gelmişti buraya.
En son gelişinde özenle bağladığı zakkum demetini mezarın üzerine koyarken bir erkek sesinin, “Neden bunu yapıyorsun kızım?” dediğini duyup kafasını kaldırmıştı. Karşısında orta yaşlı bir adam vardı, belki de buranın bekçilerinden biriydi.
Nisan durmuş, dikkatle adama bakmış, gözlüğünü çıkartıp gözünün kırpmadan adamı incelemişti. “Ona anlatmalı mıyım?” Adam karşısındaki koyu mavi, güzel badem gözlerdeki acıyı, acımasızlığı görerek sarsılmış, gözlerini çevirmişti: “Bunlar iyi çiçekler değil. Mezara konmaz.”
“Biliyorum, o bir cehennem çiçeği. Buradaki adam için dilekte bulunuyorum. Zakkum içsin cehennemde, her gün. İçi dışına çıksın, acı çekerek, sürünerek ölsün. Her sabah dirilsin ve yine aynı şeyleri yaşasın. Tanrıdan bunu diliyorum.”
“Ne yaptı?” demişti adam dehşetle. “Ne yaptı o sana?”
Nisan cevap vermeye hazırlanırken durmuş ve şaşkınlıkla gerçeğin ilk kez farkına varmıştı. “Hayır, o toprağın altında yatan Kızıl Cek değil!” Ve bir daha gitmemişti mezara. Zaten Kızıl Cek’in öldüğünde; cehenneme giderek, bunları yaşayacağına inanmıyordu artık. “Artık inanmıyorum. Bir zamanlar belki…” O cehennemi Nysa yaratacak, o zakkumu Nysa içirecekti Kızıl Cek’e. Öldürüp, tekrar diriltme konusu Nysa’nın düşüncelerini bir süre meşgul etmişti doğrusu ama bunu nasıl yapacağını veya buna yakın bir şeyi nasıl yapacağını bilmiyordu. Bütün bunlar, Tarık Bey'le konuştuğu konulardı. Tarık amcası onu dinler bir şey demez, sonra usulca başını okşardı.
Şimdi de bekliyor, yaklaşık iki yıldır düzenli aralıklarla buraya gelerek apartmandaki karanlık çifti gözetliyordu. Nysa’ya göre bu aile karanlık, lanetli bir aileydi. Lanetlerini birçok insana bulaştırıp, onları da karanlık dipsiz bir çukura sürüklemişlerdi.
Nysa, okuduğu kitaptan birden başını kaldırdı. Anne Selime Bıçakçı, apartmandan çıkıyordu. Nysa, doğal bir şey yapıyormuş gibi hemen telefonunu eline aldı bu sefer videoyu çalıştırmıştı. Birden yüreği küt diye attı. Kadın, beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğunun elinden tutmuştu. Arkasından genç bir kadın çıkıyordu, kucağında en fazla altı aylık görünen bir bebek vardı. Derken baba Nazmi Suavi Bıçakçı da göründü. Bir bebek arabası taşıyordu. Baba Nazmi, arabayı kaldırıma koydu. Bebeği içine yerleştirdiler. Nysa, gördüklerini inanamayarak izledi ve kaydetti olanları. Baba Nazmi, geri dönüp apartmana girdi. Anne Selime, genç kadın ve çocuk yavaşça yürümeye başladılar. Nysa’nın tanımadığı kadın arabayı ittiriyor, Selime Hanım, küçük oğlanın elinden tutuyordu. Aşağı doğru yürüdüler. Nysa aralıksız çekti onları. Gözden kaybolmaya başladıkları an, çekmeyi bıraktı. Çantasından bir miktar para çıkarıp masaya bıraktı. Çantasını aldı. Hızla karşıya geçti. Satın aldığı eşyaların bulunduğu üç poşeti sandalyenin üstünde bırakmıştı. Bunun farkındaydı ama umurunda değildi. Eline alamazdı onları. Hızlı bir yürüyüşle yetişti onlara. Maçka parkına gidiyorlardı.
Akşam sekiz gibi eve döner dönmez Tarık Bey’in kapısını çaldı.
Tarık Bey, kapıyı açtı. TV’de belgesel izliyordu, belgesellerden başka bir şey izlemezdi.
“Bugün garip bir şey oldu.”
Tarık Bey, Nysa’nın yüzünde beliren, sadece olağanüstü anlarda ortaya çıkan yüz ifadesini zaten daha kapıyı açar açmaz görmüştü. Bir şey demeden bekledi. Nysa içeri girdi, kapıyı kapattı.
“Sevgili anne ve babanın yanında iki çocuklu bir kadın gördüm bugün.”
“Çektin mi?”
“Evet.”
Hiç konuşmadan Tarık Bey’in büyük ekranlı bilgisayarının karşısına oturdular. Hiç konuşmadan büyük bir dikkatle nerdeyse bir saat süren kaydı izlediler. Bir saat sürüyordu çünkü Nysa, Maçka Parkı’nda da kayıt yapmıştı.
“Ne diyorsun?” dedi Nysa.
“Kadın yabancı. Nereli olduğunu anladın mı?”
“Latin Amerikalı,” dedi Nysa. “Çocukla konuşmalarını duydum. İspanyolca konuşuyorlardı. Bir ara, “babam ne zaman gelecek?” diye sordu çocuk. Kadın bunu Selime’ye İngilizce açıkladığı için anladım. Arjantin kelimesi geçti konuşmasında.”
“Yani?” Tarık Bey, soluğunu tutmuş soruyor, yutkunur gibi hareketler yapıyordu ama boğazında tükürüğün zerresi yoktu. Kurumuştu ağzı. O da bekliyordu bunca yıl. Nysa gibiydi. Duyguları en az Nysa kadar yoğundu. Nysa artık onun gerçek kızıydı. Öyle hissediyordu. İkisi de öyle hissediyordu.
“Bunlar o zebaninin ailesi olabilir.” Nysa’ydı bunu diyen.
Tarık Bey, gözlerini kırpmadan Nysa’ya baktı ve onayladı. “Ben de öyle düşündüm ama emin olmak lazım.”
“Elbette,” dedi Nysa. Hala soğukkanlıydı. “Yıllardır beklediğim ipucu bu mu?” Hayal kırıklığına uğramak istemiyor ve içini soğuk tutuyordu. “İçimi soğutmayı öğrendim. Bunu benden iyi kimse yapamaz.”
“Yarın sabah için uçak bileti almıştım ama şimdi onu iptal edeceğim. Bir yere gidemem.” “Benden kurtuldun Mor.”
“Bir plan yapmalıyız,” dedi Tarık Bey, “orayı tek başına gözleyemezsin.”
***
9. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder