Önce 10. Bölümü Okuyunuz
Maya, hala Kali- Maya’ydı. Gölete geldiğinde öğle güneşi tam tepesindeydi, çevrede kimse yoktu. Önce bu yabani alana özgü sesleri dinledi. Her mekânın kendine özgü bir sesi vardır. Dinlemeyi bilen kulakların duyduğu seslerdir bunlar. Notalarda, ritimde hatta çalgılarda; saatten saate, mevsimden mevsime göre değişiklikler olsa da, aslında her zaman aynı ezgi söylenir. Oraya özgü bir ezgi. Kulağımızın duymaya alışık olduğu bu ortam-müziğindeki en ufak değişiklikler; o alanda yanlış giden bir şeyler olduğunun işareti de olabilir pekala, ama her zaman değil: “Saldırıya uğradığımda her şey normaldi, kuşlar cıvıldamaya devam ediyordu.”
Maya geçen sefer buranın sesini dinlemişti, ezgi aynıydı ama şu anda ilerideki ağaçların oradan, kuş cıvıltılarından başka sesler de geliyordu kulağına. Maya bunların sürtünme sesi olabileceğini düşündü. Kuru yapraklar üzerinde ilerleyen, hışırtıya benzeyen bu ses, Kali-Maya’ya yılan olasılığını düşündürdü. Burada yılan olsa bile ki mümkündü, bunlar ona zarar vermeyecek bir tür olabilirdi ancak. Yine de, dikkatli olmak gerekir, diye aklına not etti.
Rüzgâr başlamıştı, akşama doğru artabilirdi. Sarıkent ve tepeleri, devamlı rüzgâr alan bir bölgedeydi. Rüzgârla birlikte burun hücrelerine kadar ulaşan buraya özgü kokuyu da duydu Maya. Gözlerini kapatıp; seslerle, kokuları birleştirdi. Mekânı kavradı, sindirdi, onunla birleşti, oranın bir parçası oldu. Birden, toprağa yağmur karışınca duyulan ıslak toprak kokusu; keskin bir sirke gibi burnuna çarpınca hayretle açtı gözlerini. Hızla etrafını taradı, bu koku nerden geliyordu? “Burada su mu var?”
Görünürde kara kuru, çatlak toprak parçasından başka bir şey yoktu gözlerinin önünde. Ama koku güneyden, belki de güneydoğudan gelmişti. Ağaçların oralardan. Sonra üzüntüyle etrafına baktı, baharın sonunda yakaladığı güzelliği yoktu bataklığın. Kuru toprağın üstünü kaplayan çalılar; gri, kirli sarı, kahverengi, kirli yeşil renkleriyle oradaydı, ama çoğu; onları güzel ve benzersiz kılan türlü renk ve biçimdeki özel çiçeklerini kaybetmişlerdi. Bataklık şimdi daha bir bozkır, daha bir kara topraktı.
Maya, kuzey yönünü gösteren bir işaret koyup önce video çekimi yaparak 360 derecelik bir görüntü aldı. Çantasında bulunan yarım metrelik çubuğu da ölçek olarak kullanmıştı. Yavaş yavaş, etrafında döne döne kaydetti, artık gölet olmaktan çıkmış bu toprak parçasını. Sonra kare kare, genel ve yakın plan çekimler yaptı. Ve sonunda saldırıya uğradığı noktaya gelerek çantasından çıkardığı küçük bir mala ve çapayla, toprağın çeşitli yerlerini kazmaya başladı. Bunu adım adım yapıyordu. Bebek kafatasını bulduğu yeri kazdı önce. Orada hiç bir şey yoktu ve oranın birileri tarafından kazıldığı açıkça görülüyordu. Orayı birisi kazmış, sonra da kazdığı yeri kapatmıştı. Toprak kabarık ve yumuşaktı. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yoktu. Kali-Maya yine de orayı iyice kazdı. Bir şey bulamadı. Bebek kafası veya başka bir kemik parçası yoktu. “Kafatası yok olmuş.” İlerleyip yöntemli bir şekilde belli aralıklarla toprağı kazdı. Bir mermer parçasının yüzeyi delip kendini gösterdiği noktadaki tanıdık bitkileri görünce orayı da kazmaya karar verdi. Burayı biraz derin kazdı ve kemiklere ulaştı. Bu seferki Kali-Maya’ydı kural tanımıyordu. İyice kazıp bütün kemikleri dışarı çıkardı. Bu da bir bebek iskeletiydi. Ve Antik dönemden değil yakın dönemden kalma bir iskelet… “Birileri burayı mezarlık olarak kullanmış.”
Yeni bulduğu bu iskelet, ilk bulduğu iskelet olamazdı. Üzeri otlarla kaplı bu alanı şimdi ilk kez Maya bozmuştu. En az bir yıllık olmalıydı burası veya daha eski. Çünkü üstünde ot bitmişti. Yabani otlar arasında; yeşil, mor, mavi renklerde, çiçeklerini hala üzerinde taşıyan bir bitki daha ilk andan itibaren dikkatini çekmişti Maya’nın. Bu bitkinin gövdesi tüylüydü. Belli ki yaz başında daha çok olan çiçekleri azalmıştı. Maya buraya önceki gelişinde de bunları gördüğünü ve daha canlı olduklarını hatırladı. Onun gayet iyi bildiği bir bitkiydi bu: Çörekotu. Maya, Anadolu’nun birçok yerinde ölü gömme merasimi sırasında bu bitkinin tohumlarının kullanıldığını, kefene ve ölüye sürüldüğünü, bazen de mezara serpildiğini biliyordu. Halk inancında bu bitki, şeytan kaçıran olarak bilinen bitkilerin en tanınmışıydı. Ve Maya, bu aralar bu bitkiyi bir başka yerde daha gördüğünü hatırladı.
Kemikleri çantasından çıkardığı büyük, kalın, siyah çöp poşetinin içine yerleştirdi. Eldivenlerini hiçbir zaman çıkarmamıştı. Parmaklarını doğal bir deri gibi saran olağanüstü esnek, bileklik kısmı uzun ve bileğini sıkıca kavrayan özel eldivenleri hep elindeydi. Hava burada erken kararıyordu çünkü Sarıkent'ten de görülen güneydeki komşu tepe buradan yüksekti ve şimdi güneş o tepenin arkasına çekilmeye başlamıştı.
Hava kararana kadar aralıksız kazdı Maya. Kazdığı her yeri düzeltiyordu. Burayı dikkatle inceleyen bir göz bunu anlayabilirdi ama Kali-Maya bunu umursamıyordu. Derken ileride başka bir mermer çıkıntının yanındaki otlu bölgeyi kazarak bir bebek cesedi daha çıkardı. Orada da çörek otu bitkisi vardı. “Elimde iki bebek iskeleti var. Şu anda kayıp olan ilk bulduğumla birlikte üç etti.”
Hava kararıyordu. Maya’nın acelesi yoktu bu gece burada kalacaktı. Ona göre buraya gelmiş, pansiyondakilere Milas’a gideceğini söylemişti. Ağaçlara doğru ilerleyip bir ağacın altına yerleşti. Önüne başka ağaçları engel olarak almış, hemen açığa yerleşmemişti. Uzaktan kolay fark edilmezdi. Çadırını kurmak için daha erkendi. Yanında getirdiği ışıldağı yakıp, torbalardan birini açarak iskelet parçalarını çıkardı. Çok ufak bir bebekti bu. Üzerinde et yoktu, temiz kemiklerdi bunlar. İskeleti tamamlamaya çalıştı. Bazı parçaların eksik olduğunu gördü. “Bu yeni doğmuş bir bebek olabilir” diye düşündü. Kafatasının üstü delikti. Doğduktan sonra zamanla kapanıp, sertleşen; yumuşak ön bıngıldak bölgesinde bir delik vardı. Kemiklerin birleştiği yerler çok belirgindi, bazı yerlerde içe doğru çökme ve doku kaybı vardı. Kemikleri yanında getirdiği büyüteçle inceledi. Daha ayrıntılı bakılacaktı bunlara ama şimdi ilk anda bir fikir edinmek istiyordu. Kemiklerin çoğunda diş izi olduğunu tahmin ettiği çizikler gördü. Kimisi çok derindi. Kemiklerdeki etler, hayvanlar tarafından yenmiş, bitirilmişti. Tertemizdiler. Kafanın tepesindeki bıngıldak bölgesinde de diş izleri vardı. Maya, aldığı hasara rağmen kafatasının bir bütün olarak nasıl kaldığını merak etti ve diğer torbayı açtı aynı bulgular onun için de geçerliydi. Yalnız bu dağılmış bir kafatasıydı, Maya onları birleştirmeyi denedi, birkaç parçanın eksik olduğunu gördü.
“İki ihtimal var. Ya ölü bebekleri doğrudan buralara atıp bazı hayvanların bunları yemesine izin verdiler ya da köpekler, derin kazılmamış mezarlarından çıkarıp bunları yedi. Sonra da birileri bu kemikleri toplayarak yeniden gömdü. Gömenler, bu iskeletlerin yabancısı olamaz. Çünkü çörek otu tohumu serpilmiş. Veya… Varsayımda bulunmak için daha çok erken, elimde yeterli veri yok.”
Maya, o ilk gün olanları hatırladı bir daha. O gün, ilk bebek kafatasını bulmuş, saldırı da tam o sırada olmuştu. O saldırının, bu bebek ölüleriyle ilgisi olabilirdi. Belki de mesele gölet değildi çünkü onu tanımıyorlardı, buraya geliş amacını kimse bilmiyordu. “Ekiptekiler hariç.”
Maya, her şeyi kaldırdı. Eldivenleri, hemen orada hazırladığı zefiranlı suyla yıkadı. Sonra da elini, açıkta kalan bütün yerlerini zefiranla hazırlanmış suyla sildi. Çantasını açıp termosunu çıkardı, yanında getirdiği sandviçi yedi, kahvesini içti. Kafasının altına çantasını koyarak yastık yaptı, uzandı; biraz dinlenmek ve düşünmek istiyordu. Aradan on beş dakika geçmişti ki Maya uzaktan gelen köpek havlamalarını duydu. Bu Serkeş olamayacağına göre demek ki burada başka köpekler de vardı. Sesi dinledi, tek bir köpek havlamasıydı bu. Kali-Maya, ağaçların derinlerde kalan karanlık bölgesinden bir köpeğin, deli gibi koşarak geldiğini duyabiliyordu. Ayakkabısının demirlerini açıp, sabitledi, onları birer bıçak haline getirmişti. Derken köpek göründü, Serkeş gibi iri bir köpekti belki de Serkeş’in yavrusuydu. Köpek durmaksızın gelip, Maya’nın karşısına geçip hırlamaya başlayınca Kali-Maya çantasından tabancasını çıkartırken köpeğin saldırdığını gördü, yere yattı ve üzerine sıçramakta olan köpeğin karnına sağ ayağıyla tekme vurdu. Tek bir darbede karnını deşmişti hayvanın. Köpek dehşetle ciyaklayarak geri kaçıyordu ki Maya, tek bir kurşunla onu yere serdi. Bir süre yerde debelenen hayvanı izledi, kıpırdamadığını görünce yanına gitti. Kovanı arayıp buldu. Eldivenlerini tekrar takmıştı. Çantasındaki bir kutudan ameliyatlarda kullanılan bir cımbız çıkartıp, hayvana saplanmış olan kurşunu çıkardı, küçük poşetin içine kovanla birlikte atıp, çantasının gizli cebine yerleştirdi. Bu işlemler yaklaşık on beş dakika sürmüş, hava biraz daha kararmıştı ama hala etrafı görebiliyordu. Ölü hayvanı göz önünden kaldırıp uzak bir yere sürükledi. Buradaki başka köpekler ve başka hayvanlar onu yiyip bitirecekti. Çadır kurmaya hazırlanıyordu ki arkasında birisinin olduğu izlenimine kapıldı.
*
Selim Baha Birgili, ancak saat üç gibi teknesinden çıkabildi. Deniz dalgalıydı, rüzgâr kuvvetliydi, tekneyi bağladığı iskele güvenli değildi. Selim, tekneyi alıp daha güvenli bir yere götürmek üzere gitmiş; Timothy, Sarıkent’ten hemen o gün kiraladıkları bir arabayla onu takip etmiş, nihayet tekneyi bırakabilen Selim, kendini takip eden Timothy’nin kullandığı arabayla tekrar Sarıkent’e doğru yola çıkmıştı. Pansiyonu aramışlar, Maya’nın daha gelmediğini, akşam da gelmeyeceğini, Milas’ta kalacağını öğrenmişlerdi.
Saat beşe geliyordu. Selim ve Timothy, Maya’nın bugün gölete gideceğini bildiklerinden Milâs’ta geceleme işine kuşkuyla yaklaştılar. Maya hala gölette olabilir miydi? Arabalarını tepeye doğru sürdüklerinde, Maya’nın kiraladığı arabayı gölete giden yol üzerinde, tepenin altında, iyice kenara çekilmiş, park edilmiş olarak buldular. Timothy arabayı tanımıştı çünkü iki gündür Maya’yı takip ediyordu.
Selim ve Timothy, İngiltere’den arkadaştı. Ortak arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar, o zamandan beri hiç ayrılmamışlardı. Selim ve Timothy, her yaz yaptıkları tekne yolculuğunu bu seferlik ertelemişlerdi. Selim, Maya’yı merak ederek buraya gelmek istemişti. Timothy yaz tatili için hazırdı, zamanı vardı, olayı kısaca Selim’den dinlemiş, Selim gelene kadar daha erken gidip gözlem yapmayı kendisi teklif etmişti. Bunun altında gazetecilik merakı da vardı.
Selim’den aldığı ipuçlarının yardımıyla Maya’yı bulması zor olmamıştı. Sarıkent’te altı tane pansiyon vardı. Sırayla pansiyonları dolaşmış, Maya’yı sormuştu, gerekçesi de hazırdı. Amerika’dan bir arkadaşıydı, ona sürpriz yapmak istiyordu. Maya’yı aramaya başladığı ilk on dakika içinde kaldığı pansiyonu bulmuştu bile. Maya pansiyonda değildi. Şeyda Nur’la buluştukları gün olmuştu bunlar. Timothy, aradığını ona söylememelerini, sürpriz yapmak istediğini belirtmiş; Gül Hanım, gözlerini dikip, zararsız ve oldukça sevimli görünen bu genç adamı incelemiş sonra, “tamam” demişti. Maya’yı o gün ve gece boyunca görmemişti kadın. Görmüş olsa; o, “tamam”a rağmen olanları söylemesi, en azından, “sizi arayan kişiyle buluştunuz mu?” diye sorması beklenen kadınlardan biriydi Gül Hanım.
Selim ve Timothy biraz da endişeyle tepeyi tırmanarak gölete doğru geldiklerinde saat yedi olmuştu, gölette kimse yoktu. Etrafı incelediler. Ağaçlara doğru ilerlediler işte o sırada ağaçların arasında bir şey dikkatlerini çekti.
İkisi de spor giyinmişti. Bermuda şortlar, penye tişörtler, şapkalar ve spor ayakkabılar vardı üstlerinde. Güneş gözlüklerini çıkarmışlardı. Selim ilerledi, Maya’nın çantalarını buldu. Önce büyük çantayı açıp baktılar içinde çadır malzemeleri vardı. Daha ileride ağzı iyice kapatılmış siyah çöp poşetlerini gördüler. Selim onların başında bir süre açıp açmamayı düşünerek bekledi. Timothy sabırsızlıkla, “açalım” dediğinde de yerinden kıpırdamamıştı. Selim’in ne torbaları açmaya, ne de çantayı karıştırmaya niyeti vardı. Timothy, durumu kavrayınca harekete geçti; yere çömelip çöp torbalarından birini açmaya başladı. Selim sesini çıkarmamıştı, onun da içinden geçen buydu. Timothy’i tanırdı, sezgilerine güvenirdi. O, “açalım” dediyse açılacaktı. Timothy torbayı açtı ve kemikler göründü. Selim de yere çömelmişti, şimdi ikisi birden kemikleri inceliyordu.
“Bebek kemikleri. Nysa’nın bahsettiği gibi. Onu bulmuş.”
Timothy öteki torbayı da açtı onda da kemikler vardı. Önlerindeki iki kafatasına, kemiklere; gerçekte iki bebek ölüsüne bakıp durdular bir süre.
Hikâyeyi Selim’den ayrıntısıyla dinlemiş olan Timothy, “demek daha başka kemikler de bulmuş.” diyerek önüne çöktüğü kemik yığınlarını incelemeyi bırakıp, ayağa kalkıp etrafına bakınmaya başlamıştı: “Ne burası böyle, eski bir mezarlık mı?”
“Bunlar eski değilmiş,” dedi Selim. Maya, Nysa’ya böyle söylemişti.
Bir an birbirlerinin yüzüne bakıp kaldılar. İkisinin de aklından şuna benzer düşünceler geçti: “Maya bunları bulduysa başı yeniden belaya girmiş olabilir. Nerede o?”
Selim, tedbirli davranmayı bırakıp, “Maya!” diye bağırdı. İş işten geçmişti artık bundan sonra kendilerini daha fazla gizleyemezlerdi.
Timothy hızla öteki çantayı açtı, içindekileri karıştırdı, kocaman bir el feneri bulup çıkarttı. Selim Baha, yerde bulduğu irice bir ağaç parçasını eline almıştı. Ağaçların içine doğru ilerlemeye başladılar bir yanda da Maya’nın adını haykırıyorlardı.
*
Selim ve Timothy oraya gelmeden kısa bir süre önce şunlar olmuştu:
“O zaman onları arayıp, pansiyonda olduğumu belirtin lütfen. Kimsenin beni rahatsız etmesini istemiyorum. Evet, göletteydim ve bir ara sesler duyup eşyalarımın yanından ayrıldım. Bir köpek vardı etrafta dolaşan. Sonra geri geldim. Eşyalarımın karıştırıldığını gördüm, bunun üzerine oradan ayrılıp pansiyona geldim.”
“Milas'a gideceğim demişsin.”
“Evet demiştim, ama yalan söylemiştim. Akşam gölette kamp yapacaktım. Eşyalarımın karıştırıldığını görünce vazgeçtim. Neler oluyor, anlamıyorum. Hem siz nasıl bu işe karıştınız?”
“Bulunan o kemikler…” dedi Selim sesini alçaltarak
Maya kızgın devam etti: “Eşyalarımı karıştırmaya hakkınız yoktu. Arkadaşınız kim bu arada, Nysa mı? Onunla tanışmışsınız.”
“Ha, hayır,” dedi Selim şaşırarak. “Eski bir arkadaş, İngiltere’den. Adı Timothy. Gazeteci. Seni geçen gün balık lokantasında görmüş.”
Maya’nın gözünde canlanıverdi birden adam. “Ah! Adam Türkçe biliyor, her şeyi dinlemiş.”
Maya, şimdi gerçekten sinirlenmişti: “Anlamıyorum. Siz peşime bir casus mu taktınız?” Bu arada üç gündür yaptığı işleri düşünüyor, adamın bunlardan ne kadarını gözlemlediğini tahmin etmeye çalışıyordu. “Bu hiç ama hiç iyi olmadı.”
“Bunu sonra konuşuruz,” dedi Selim Baha: "Kemikleri ne yaptınız?"
“Size ne?”
“Onlar delil, Maya Hanım.”
“Onlardan jandarmaya bahsettiniz mi?”
“Hayır!” dedi adam kati bir sesle. “Hayır, ortalığı daha fazla karıştırmak istemedim de ondan. Bebekler öldürülmüş olmalı. Öyleyse iki tane cinayetimiz var demektir. Bunu anlamak için o kemiklere ihtiyacımız var.”
“Üç,” dedi Maya. “Bir bebek daha vardı. İlk bulduğum. Onu bulamadım. Bugün bulduklarım daha eski kemikler olmalı. Toprağın üstünde otlar vardı. Bir de geçen gün sahilde yaşayan münzevi bir adam ve köpeği öldürüldü. Bu aralar burası oldukça hareketli anlayacağınız. Jandarmaya sorarsanız size söylerler.”
“Bunu söylediler,” dedi Selim, sesi düşünceli çıkıyordu.
Maya, “bakın,” dedi kararlılıkla, “şimdi yorgunum, dinlenmem lazım. Yarın da erkenden Bardacıklar köyüne gideceğim. Sakın oraya da gelmeye kalkmayın. Akşam sizi bulurum, konuşuruz. O zamana kadar buralardaysanız elbette. Anladığım kadarıyla tekneyle geldiniz. O akşam arkadaşınızı tekneye binerken görmüştüm.”
“Buradayız,” dedi adam. Sonra, “tamam sizin dediğiniz gibi olsun,” diyerek telefonu kapattı. Tekrar "sizli" konuşmaya dönmüştü.
Maya, Nysa’yı aramadı. Gerçekten çok kızmıştı. Maya’nın gönlünden geçen ve hemen yapmak istediği eylem, gidip o maskeli adamı veya herneyseyi görmekti. Ama bunu yarın da yapamayacağını biliyordu. Muhtemelen yarın orası jandarma kaynayacaktı. Hatta bu bir süre daha böyle devam edebilirdi. Olayın geçtiği yer, eski bir yeraltı mezarlığına açılıyor olmalıydı. Bunun açığa çıkması, haberin gazetelerde yer alması; Maya’nın istediği bir şeydi ama bunun şu anda olmasını istemiyordu. “Şimdi değil.” Oraya gidip adamı görmesi lazımdı. Adam yakalanmış olabilirdi. Bu konuda nereden bilgi alacağını biliyordu. Sayın Savcı Bey bu konuda işine yarayacaktı. İşi batırmışlardı. “Bari bu işe yarasın.”
Maya ışığını söndürdü yattı ve hemen uykuya daldı.
11. Bölümün Sonu
10. Bölüm: Münzevi Koyu: Gece Gelen Misafirler
“Birileri burayı
mezarlık olarak kullanmış.”
Maya, hala Kali- Maya’ydı. Gölete geldiğinde öğle güneşi tam tepesindeydi, çevrede kimse yoktu. Önce bu yabani alana özgü sesleri dinledi. Her mekânın kendine özgü bir sesi vardır. Dinlemeyi bilen kulakların duyduğu seslerdir bunlar. Notalarda, ritimde hatta çalgılarda; saatten saate, mevsimden mevsime göre değişiklikler olsa da, aslında her zaman aynı ezgi söylenir. Oraya özgü bir ezgi. Kulağımızın duymaya alışık olduğu bu ortam-müziğindeki en ufak değişiklikler; o alanda yanlış giden bir şeyler olduğunun işareti de olabilir pekala, ama her zaman değil: “Saldırıya uğradığımda her şey normaldi, kuşlar cıvıldamaya devam ediyordu.”
Maya geçen sefer buranın sesini dinlemişti, ezgi aynıydı ama şu anda ilerideki ağaçların oradan, kuş cıvıltılarından başka sesler de geliyordu kulağına. Maya bunların sürtünme sesi olabileceğini düşündü. Kuru yapraklar üzerinde ilerleyen, hışırtıya benzeyen bu ses, Kali-Maya’ya yılan olasılığını düşündürdü. Burada yılan olsa bile ki mümkündü, bunlar ona zarar vermeyecek bir tür olabilirdi ancak. Yine de, dikkatli olmak gerekir, diye aklına not etti.
Rüzgâr başlamıştı, akşama doğru artabilirdi. Sarıkent ve tepeleri, devamlı rüzgâr alan bir bölgedeydi. Rüzgârla birlikte burun hücrelerine kadar ulaşan buraya özgü kokuyu da duydu Maya. Gözlerini kapatıp; seslerle, kokuları birleştirdi. Mekânı kavradı, sindirdi, onunla birleşti, oranın bir parçası oldu. Birden, toprağa yağmur karışınca duyulan ıslak toprak kokusu; keskin bir sirke gibi burnuna çarpınca hayretle açtı gözlerini. Hızla etrafını taradı, bu koku nerden geliyordu? “Burada su mu var?”
Görünürde kara kuru, çatlak toprak parçasından başka bir şey yoktu gözlerinin önünde. Ama koku güneyden, belki de güneydoğudan gelmişti. Ağaçların oralardan. Sonra üzüntüyle etrafına baktı, baharın sonunda yakaladığı güzelliği yoktu bataklığın. Kuru toprağın üstünü kaplayan çalılar; gri, kirli sarı, kahverengi, kirli yeşil renkleriyle oradaydı, ama çoğu; onları güzel ve benzersiz kılan türlü renk ve biçimdeki özel çiçeklerini kaybetmişlerdi. Bataklık şimdi daha bir bozkır, daha bir kara topraktı.
Maya, kuzey yönünü gösteren bir işaret koyup önce video çekimi yaparak 360 derecelik bir görüntü aldı. Çantasında bulunan yarım metrelik çubuğu da ölçek olarak kullanmıştı. Yavaş yavaş, etrafında döne döne kaydetti, artık gölet olmaktan çıkmış bu toprak parçasını. Sonra kare kare, genel ve yakın plan çekimler yaptı. Ve sonunda saldırıya uğradığı noktaya gelerek çantasından çıkardığı küçük bir mala ve çapayla, toprağın çeşitli yerlerini kazmaya başladı. Bunu adım adım yapıyordu. Bebek kafatasını bulduğu yeri kazdı önce. Orada hiç bir şey yoktu ve oranın birileri tarafından kazıldığı açıkça görülüyordu. Orayı birisi kazmış, sonra da kazdığı yeri kapatmıştı. Toprak kabarık ve yumuşaktı. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yoktu. Kali-Maya yine de orayı iyice kazdı. Bir şey bulamadı. Bebek kafası veya başka bir kemik parçası yoktu. “Kafatası yok olmuş.” İlerleyip yöntemli bir şekilde belli aralıklarla toprağı kazdı. Bir mermer parçasının yüzeyi delip kendini gösterdiği noktadaki tanıdık bitkileri görünce orayı da kazmaya karar verdi. Burayı biraz derin kazdı ve kemiklere ulaştı. Bu seferki Kali-Maya’ydı kural tanımıyordu. İyice kazıp bütün kemikleri dışarı çıkardı. Bu da bir bebek iskeletiydi. Ve Antik dönemden değil yakın dönemden kalma bir iskelet… “Birileri burayı mezarlık olarak kullanmış.”
Yeni bulduğu bu iskelet, ilk bulduğu iskelet olamazdı. Üzeri otlarla kaplı bu alanı şimdi ilk kez Maya bozmuştu. En az bir yıllık olmalıydı burası veya daha eski. Çünkü üstünde ot bitmişti. Yabani otlar arasında; yeşil, mor, mavi renklerde, çiçeklerini hala üzerinde taşıyan bir bitki daha ilk andan itibaren dikkatini çekmişti Maya’nın. Bu bitkinin gövdesi tüylüydü. Belli ki yaz başında daha çok olan çiçekleri azalmıştı. Maya buraya önceki gelişinde de bunları gördüğünü ve daha canlı olduklarını hatırladı. Onun gayet iyi bildiği bir bitkiydi bu: Çörekotu. Maya, Anadolu’nun birçok yerinde ölü gömme merasimi sırasında bu bitkinin tohumlarının kullanıldığını, kefene ve ölüye sürüldüğünü, bazen de mezara serpildiğini biliyordu. Halk inancında bu bitki, şeytan kaçıran olarak bilinen bitkilerin en tanınmışıydı. Ve Maya, bu aralar bu bitkiyi bir başka yerde daha gördüğünü hatırladı.
Kemikleri çantasından çıkardığı büyük, kalın, siyah çöp poşetinin içine yerleştirdi. Eldivenlerini hiçbir zaman çıkarmamıştı. Parmaklarını doğal bir deri gibi saran olağanüstü esnek, bileklik kısmı uzun ve bileğini sıkıca kavrayan özel eldivenleri hep elindeydi. Hava burada erken kararıyordu çünkü Sarıkent'ten de görülen güneydeki komşu tepe buradan yüksekti ve şimdi güneş o tepenin arkasına çekilmeye başlamıştı.
Hava kararana kadar aralıksız kazdı Maya. Kazdığı her yeri düzeltiyordu. Burayı dikkatle inceleyen bir göz bunu anlayabilirdi ama Kali-Maya bunu umursamıyordu. Derken ileride başka bir mermer çıkıntının yanındaki otlu bölgeyi kazarak bir bebek cesedi daha çıkardı. Orada da çörek otu bitkisi vardı. “Elimde iki bebek iskeleti var. Şu anda kayıp olan ilk bulduğumla birlikte üç etti.”
Hava kararıyordu. Maya’nın acelesi yoktu bu gece burada kalacaktı. Ona göre buraya gelmiş, pansiyondakilere Milas’a gideceğini söylemişti. Ağaçlara doğru ilerleyip bir ağacın altına yerleşti. Önüne başka ağaçları engel olarak almış, hemen açığa yerleşmemişti. Uzaktan kolay fark edilmezdi. Çadırını kurmak için daha erkendi. Yanında getirdiği ışıldağı yakıp, torbalardan birini açarak iskelet parçalarını çıkardı. Çok ufak bir bebekti bu. Üzerinde et yoktu, temiz kemiklerdi bunlar. İskeleti tamamlamaya çalıştı. Bazı parçaların eksik olduğunu gördü. “Bu yeni doğmuş bir bebek olabilir” diye düşündü. Kafatasının üstü delikti. Doğduktan sonra zamanla kapanıp, sertleşen; yumuşak ön bıngıldak bölgesinde bir delik vardı. Kemiklerin birleştiği yerler çok belirgindi, bazı yerlerde içe doğru çökme ve doku kaybı vardı. Kemikleri yanında getirdiği büyüteçle inceledi. Daha ayrıntılı bakılacaktı bunlara ama şimdi ilk anda bir fikir edinmek istiyordu. Kemiklerin çoğunda diş izi olduğunu tahmin ettiği çizikler gördü. Kimisi çok derindi. Kemiklerdeki etler, hayvanlar tarafından yenmiş, bitirilmişti. Tertemizdiler. Kafanın tepesindeki bıngıldak bölgesinde de diş izleri vardı. Maya, aldığı hasara rağmen kafatasının bir bütün olarak nasıl kaldığını merak etti ve diğer torbayı açtı aynı bulgular onun için de geçerliydi. Yalnız bu dağılmış bir kafatasıydı, Maya onları birleştirmeyi denedi, birkaç parçanın eksik olduğunu gördü.
“İki ihtimal var. Ya ölü bebekleri doğrudan buralara atıp bazı hayvanların bunları yemesine izin verdiler ya da köpekler, derin kazılmamış mezarlarından çıkarıp bunları yedi. Sonra da birileri bu kemikleri toplayarak yeniden gömdü. Gömenler, bu iskeletlerin yabancısı olamaz. Çünkü çörek otu tohumu serpilmiş. Veya… Varsayımda bulunmak için daha çok erken, elimde yeterli veri yok.”
Maya, o ilk gün olanları hatırladı bir daha. O gün, ilk bebek kafatasını bulmuş, saldırı da tam o sırada olmuştu. O saldırının, bu bebek ölüleriyle ilgisi olabilirdi. Belki de mesele gölet değildi çünkü onu tanımıyorlardı, buraya geliş amacını kimse bilmiyordu. “Ekiptekiler hariç.”
Maya, her şeyi kaldırdı. Eldivenleri, hemen orada hazırladığı zefiranlı suyla yıkadı. Sonra da elini, açıkta kalan bütün yerlerini zefiranla hazırlanmış suyla sildi. Çantasını açıp termosunu çıkardı, yanında getirdiği sandviçi yedi, kahvesini içti. Kafasının altına çantasını koyarak yastık yaptı, uzandı; biraz dinlenmek ve düşünmek istiyordu. Aradan on beş dakika geçmişti ki Maya uzaktan gelen köpek havlamalarını duydu. Bu Serkeş olamayacağına göre demek ki burada başka köpekler de vardı. Sesi dinledi, tek bir köpek havlamasıydı bu. Kali-Maya, ağaçların derinlerde kalan karanlık bölgesinden bir köpeğin, deli gibi koşarak geldiğini duyabiliyordu. Ayakkabısının demirlerini açıp, sabitledi, onları birer bıçak haline getirmişti. Derken köpek göründü, Serkeş gibi iri bir köpekti belki de Serkeş’in yavrusuydu. Köpek durmaksızın gelip, Maya’nın karşısına geçip hırlamaya başlayınca Kali-Maya çantasından tabancasını çıkartırken köpeğin saldırdığını gördü, yere yattı ve üzerine sıçramakta olan köpeğin karnına sağ ayağıyla tekme vurdu. Tek bir darbede karnını deşmişti hayvanın. Köpek dehşetle ciyaklayarak geri kaçıyordu ki Maya, tek bir kurşunla onu yere serdi. Bir süre yerde debelenen hayvanı izledi, kıpırdamadığını görünce yanına gitti. Kovanı arayıp buldu. Eldivenlerini tekrar takmıştı. Çantasındaki bir kutudan ameliyatlarda kullanılan bir cımbız çıkartıp, hayvana saplanmış olan kurşunu çıkardı, küçük poşetin içine kovanla birlikte atıp, çantasının gizli cebine yerleştirdi. Bu işlemler yaklaşık on beş dakika sürmüş, hava biraz daha kararmıştı ama hala etrafı görebiliyordu. Ölü hayvanı göz önünden kaldırıp uzak bir yere sürükledi. Buradaki başka köpekler ve başka hayvanlar onu yiyip bitirecekti. Çadır kurmaya hazırlanıyordu ki arkasında birisinin olduğu izlenimine kapıldı.
*
Selim Baha Birgili, ancak saat üç gibi teknesinden çıkabildi. Deniz dalgalıydı, rüzgâr kuvvetliydi, tekneyi bağladığı iskele güvenli değildi. Selim, tekneyi alıp daha güvenli bir yere götürmek üzere gitmiş; Timothy, Sarıkent’ten hemen o gün kiraladıkları bir arabayla onu takip etmiş, nihayet tekneyi bırakabilen Selim, kendini takip eden Timothy’nin kullandığı arabayla tekrar Sarıkent’e doğru yola çıkmıştı. Pansiyonu aramışlar, Maya’nın daha gelmediğini, akşam da gelmeyeceğini, Milas’ta kalacağını öğrenmişlerdi.
Saat beşe geliyordu. Selim ve Timothy, Maya’nın bugün gölete gideceğini bildiklerinden Milâs’ta geceleme işine kuşkuyla yaklaştılar. Maya hala gölette olabilir miydi? Arabalarını tepeye doğru sürdüklerinde, Maya’nın kiraladığı arabayı gölete giden yol üzerinde, tepenin altında, iyice kenara çekilmiş, park edilmiş olarak buldular. Timothy arabayı tanımıştı çünkü iki gündür Maya’yı takip ediyordu.
Selim ve Timothy, İngiltere’den arkadaştı. Ortak arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar, o zamandan beri hiç ayrılmamışlardı. Selim ve Timothy, her yaz yaptıkları tekne yolculuğunu bu seferlik ertelemişlerdi. Selim, Maya’yı merak ederek buraya gelmek istemişti. Timothy yaz tatili için hazırdı, zamanı vardı, olayı kısaca Selim’den dinlemiş, Selim gelene kadar daha erken gidip gözlem yapmayı kendisi teklif etmişti. Bunun altında gazetecilik merakı da vardı.
Selim’den aldığı ipuçlarının yardımıyla Maya’yı bulması zor olmamıştı. Sarıkent’te altı tane pansiyon vardı. Sırayla pansiyonları dolaşmış, Maya’yı sormuştu, gerekçesi de hazırdı. Amerika’dan bir arkadaşıydı, ona sürpriz yapmak istiyordu. Maya’yı aramaya başladığı ilk on dakika içinde kaldığı pansiyonu bulmuştu bile. Maya pansiyonda değildi. Şeyda Nur’la buluştukları gün olmuştu bunlar. Timothy, aradığını ona söylememelerini, sürpriz yapmak istediğini belirtmiş; Gül Hanım, gözlerini dikip, zararsız ve oldukça sevimli görünen bu genç adamı incelemiş sonra, “tamam” demişti. Maya’yı o gün ve gece boyunca görmemişti kadın. Görmüş olsa; o, “tamam”a rağmen olanları söylemesi, en azından, “sizi arayan kişiyle buluştunuz mu?” diye sorması beklenen kadınlardan biriydi Gül Hanım.
Selim ve Timothy biraz da endişeyle tepeyi tırmanarak gölete doğru geldiklerinde saat yedi olmuştu, gölette kimse yoktu. Etrafı incelediler. Ağaçlara doğru ilerlediler işte o sırada ağaçların arasında bir şey dikkatlerini çekti.
İkisi de spor giyinmişti. Bermuda şortlar, penye tişörtler, şapkalar ve spor ayakkabılar vardı üstlerinde. Güneş gözlüklerini çıkarmışlardı. Selim ilerledi, Maya’nın çantalarını buldu. Önce büyük çantayı açıp baktılar içinde çadır malzemeleri vardı. Daha ileride ağzı iyice kapatılmış siyah çöp poşetlerini gördüler. Selim onların başında bir süre açıp açmamayı düşünerek bekledi. Timothy sabırsızlıkla, “açalım” dediğinde de yerinden kıpırdamamıştı. Selim’in ne torbaları açmaya, ne de çantayı karıştırmaya niyeti vardı. Timothy, durumu kavrayınca harekete geçti; yere çömelip çöp torbalarından birini açmaya başladı. Selim sesini çıkarmamıştı, onun da içinden geçen buydu. Timothy’i tanırdı, sezgilerine güvenirdi. O, “açalım” dediyse açılacaktı. Timothy torbayı açtı ve kemikler göründü. Selim de yere çömelmişti, şimdi ikisi birden kemikleri inceliyordu.
“Bebek kemikleri. Nysa’nın bahsettiği gibi. Onu bulmuş.”
Timothy öteki torbayı da açtı onda da kemikler vardı. Önlerindeki iki kafatasına, kemiklere; gerçekte iki bebek ölüsüne bakıp durdular bir süre.
Hikâyeyi Selim’den ayrıntısıyla dinlemiş olan Timothy, “demek daha başka kemikler de bulmuş.” diyerek önüne çöktüğü kemik yığınlarını incelemeyi bırakıp, ayağa kalkıp etrafına bakınmaya başlamıştı: “Ne burası böyle, eski bir mezarlık mı?”
“Bunlar eski değilmiş,” dedi Selim. Maya, Nysa’ya böyle söylemişti.
Bir an birbirlerinin yüzüne bakıp kaldılar. İkisinin de aklından şuna benzer düşünceler geçti: “Maya bunları bulduysa başı yeniden belaya girmiş olabilir. Nerede o?”
Selim, tedbirli davranmayı bırakıp, “Maya!” diye bağırdı. İş işten geçmişti artık bundan sonra kendilerini daha fazla gizleyemezlerdi.
Timothy hızla öteki çantayı açtı, içindekileri karıştırdı, kocaman bir el feneri bulup çıkarttı. Selim Baha, yerde bulduğu irice bir ağaç parçasını eline almıştı. Ağaçların içine doğru ilerlemeye başladılar bir yanda da Maya’nın adını haykırıyorlardı.
*
Selim ve Timothy oraya gelmeden kısa bir süre önce şunlar olmuştu:
Kali-Maya, kendini yere attı. Yerde yuvarlanarak yüzünü arkasında olduğunu düşündüğü gölgeye çevirivermiş, bir sihir gibi sağ elinde tabancası belirivermişti. Birden ağaçlar arasındaki gölgenin tuhaf bir çığlık atarak kaçtığını gördü ve duydu. O her kimse korkmuştu. Kali-Maya, sırt çantasını yüklenip, elinde tabancayla ihtiyatla ilerledi ağaçların arasından. Kaçan kişinin çıkardığı tuhaf sesler kulağına çarpıyordu. Onun nereye doğru gittiğini tahmin etmeye çalıştı, yere yatıp topraktan yansıyan sesleri dinledi. Tek bir kişi vardı koşan, buna göre tahmini bir yön belirledi, yanılabilirdi ama deneyecekti. Güneye doğru gidiyordu gölge. Seyrek bodur ağaçlar içlere doğru sıklaşıyor, içinden güneye doğru yönelen minik bir patika geçiyordu. Kali-Maya bu patikadan ilerlemeye devam etti. “Patika kendi kendine oluşmaz.” Gittiği yönde, yerde bulduğu parlak bir nesne, onu doğru yönde olduğu konusunda ikna etti. Bu bir tasmaydı. Biraz önceki köpeğin sahibi olabilirdi o gölge. Belki de onu zaman zaman serbest bırakıyordu. Köpeğin bir sahibinin olabileceği fikri, Maya’yı rahatsız etti. Kali-Maya bu duyguya aldırmadan ilerlemeye devam etti. Ağaçların bitiminde küçük taşların, kayaların bulunduğu bir araziye vardı.
Ortalık alacakaranlıktı, şimdi gotik bir atmosferin mekâna hâkim olduğunu düşündü Maya. Burası, o alacakaranlık anına denk gelen şu anda, bu ışıkta; ürkütücü, o yüzden etkileyici, o yüzden güzeldi. Güneş ışığında buranın bu kadar etkili görüneceğini zannetmiyordu Maya. Burayı seyretmek hoşuna gidecekti. Siyah gölgeler halinde topraktan fırlamış kayalara, onların aralarından fışkıran geniş gövdeli yıllanmış ağaçlara bakmak, burada sessizce oturmak, sesleri kokuları hissetmek istiyordu. Bu duygularını hızla bastırdı, burada iş için bulunuyordu.
Etrafı daha aydınlık bir ışıkta görmek için şapkasının fenerini çantasından çıkarıp taktı, açtı. Bu haliyle madencilere benzemişti. İleride bir ışık görür gibi oldu. Arazinin ilerisinde yeniden başlayan iri kayaların orada barakaya benzer bir şey vardı. Oraya doğru ilerliyordu ki birden ayağının altında bir zemin olmadığını fark etti. Çok geçti. Aşağı düştü. Kısa bir düşüştü bu. Düşerken tüm becerisini kullanmış, ayaklarının üstüne düşmeye çalışmış, yere değdiği an hemen kendini yana atarak vücudunun bütün ağırlığının ayaklarına binmesini engellemeyi başarmıştı. Gecikmeden ayağa kalktı. Sağ bileği acıyordu, kırık olmadığına emindi. Sol kolunda özellikle dirseğinde bir acı vardı. Orada da kırık olmadığına emindi. Çantasını açıp hazır soğuk kompresi çıkartarak hem bileğine hem de dirseğine uyguladı. Başka bir şey için acele etmedi. Şapkasına sabitlenmiş fenerin ışığı sayesinde etrafı görebiliyordu. Bir anda, o anda, duyguları değişti. Şimdi heyecanlıydı, mutluydu, yüzüne yerleşen tebessümle oturduğu yerde huşu içinde kalakaldı bir süre. Zeminde belli bir desen oluşturan küçük renkli taşlar; buranın alelade bir çukur olmadığını ilan etmişti bile Maya’ya. "Evreka"
Burası yüzyıllarca önceye ait bir yeraltı mezarı olabilirdi. İçeride kimse yoktu. İleride açık dehlizler olabilir ve oralardan birileri gelebilirdi. Ama Kali-Maya telaş etmedi, gelen birilerini bulunduğu yerden görmemesi için bir sebep yoktu. Yere oturdu, sırtını duvara yasladı, tabancası yanında bekledi, soğuk kompres yapmaya devam etti, buradan nasıl çıkabileceğini düşündü. Telefonunu çıkardı, çekmiyordu. On dakika sonra ayaklandı. İçine düştüğü odayı araştırmaya başladı. Kayalara oyulmuş, boş mezar kovukları aradı. Hiçbir şey yoktu. Bomboş duvarlar, bomboş bir yer. Burası çoktan keşfedilmiş ve soyulmuş bir yer de olabilirdi. Zeminde çok az mozaik kalmıştı. Ama keşfedilmemiş başka odaların var olabileceği fikri Maya Mor’un içini titretmiş, tatlı bir ürperti ile sarıp sarmalanmış, buraya düştüğü için hiç rahatsız olmamış, korkmamıştı. Aslında başına gelen en harika olaylardan biriydi bu. Onu o sırada gören biri olsa; gözlerinin sarıya döndüğünü, içinde fener yanıyormuş gibi iki nokta halinde pırıl pırıl parladığını görüp, dehşete düşebilirdi. “Başka galeriler, odalar olabilir, neden olmasın?” Burası Muhtemelen Roma döneminden kalma bir kült ve bir mezar yeriydi. Belki de oldukça büyük bir alanı kapsayan bir kült yeriydi. Girişi, şimdiki göletin olduğu yer olabilirdi. Maya, hızla bunları düşünürken düştüğü delikten bir taş parçasının aşağı yuvarlandığını duydu, kafasını kaldırdı ve onu gördü. Yüzünde bir maske vardı onun. Tuhaf görünüyordu.
Gölgeye seslendi: “Hey! Kimsin sen? Sen mi yaptın bunu? Bu deliği insanlar içine düşsün diye mi kazdın?”
Adam, “hayır” dedi sadece. Sesi dehşet içinde kalmış bir insanın sesini hatırlatıyordu.
“Çıkar beni buradan!”
Paslanmış bir ses hırıltılar içinde yanıt verdi: “Nasıl?”
İşte bu iyi bir soruydu. “Bekle,” dedi Maya. Çantasından gayet ince ama yüz kiloyu taşıyacak kadar sağlam ipini çıkardı. Belli aralıklarla düğüm attı ipe.
“Şimdi sana bunu fırlatacağım. Orada bulduğun bir yere, sağlam bir yere sıkıca bağla.
Küçük bir taş bulup ipin ucuna bağladı, hızla dışarıdaki kişiye attı. Gölge taşı yakalamıştı. Maya, gölgenin taşı yakalarken ki hareketini düşündü bir an. Bir şey tuhaf gelmişti ona. Ama ne?
“Kıyafetleri de tuhaf. Burada ayin mi yapılıyor. Bebek mi kurban ediliyor?”
O sırada gölge yukarıda yeniden belirdi, “tamam,” dedi boğuk sesiyle.
“Çekil,” dedi Kali-Maya. Tabancayı çantasına koydu. Çantayı sırtına geçirdikten sonra tırmanmaya başladı. Ayakkabılarının ön bıçakları açık, arka taraftakiler kapalıydı.
Yolun sonuna doğru tuhaf bir ses çıkardığını duydu yukarıdaki adamın, “geliyorlar!” demişti galiba adam. Kali-Maya acele etmeden sessizce tırmandı yukarı. Ayakkabılarındaki özel oyuk ve pütürler olmasa bu kadar rahat tırmanamazdı. Yukarı çıktığında meçhul gölge adamın, ipi ilerideki büyükçe bir kayaya bağlamış olduğunu gördü, hızla oraya giderek ipi kesti. Çözmeye vakti yoktu, kemerinden küçük bir çakı çıkarıp işini çabucak halletmişti.
Birden kulaklarına inanamadı; birileri, “Maya” diye sesleniyordu. Maya şimdi gerçekten şaşırmış olarak bir an bakakaldı karanlığa. Rüya mı görüyordu. İpi kestiği kayanın arkasına attı kendini. Çantasından silahını çıkardı. Karanlıktan iki kişi çıkıp görüş alanı içine girdiler. Birinin elinde fener vardı. Fenerli adam gözleri yere bakarak yürüyor, diğeri etrafı tarıyordu. Etrafı tarayanı tanıdı Maya: Selim Baha Birgili. “Buraya nasıl geldi?” Birden deliğe düşebilecekleri aklına geldi, ortaya çıkması gerekecekti. Oysa bunu hiç istemiyordu. “Kahretsin!”
İşte o sırada bir mucize oldu, elinde fener tutan adam İngilizce olarak bağırdı: “Yaklaşma! Burada bir delik var!”
Maya, Selim’i sesinden ve fiziğinden tanımıştı ama yanındaki adamı tanımıyordu. Bundan sonraki konuşmalar İngilizce olarak devam etti.
Selim, aşağı seslendi, “Maya!”
“Buraya düşmüş olabilir mi?” dedi yanındaki adama.
Yanındaki adam yere yatıp deliğe iyice yanaşarak fenerle aşağıyı incelemeye başlamıştı. Selim de az sonra aynı şeyi yaptı. Şimdi ikisi de deliğin yanında yerde uzanmış olarak aşağıyı incelerken; Maya, ne yapacağını düşünüyordu. Onlar görmedi ama Maya gördü. Alacakaranlıktan iki adam daha çıkmış geliyordu. Ufak tefek ama oldukça iri adamlar. İki silahlı adam. “Burası ne böyle!”
Yüzleri uzun kumaş parçalarıyla tamamen kapatılmış, siyahlar giymiş, iki silahlı adam sessizce deliğin başındakilere doğru ilerledi ve biri, silahını yerdekilere doğrulttuğu an; sol eline aldığı fenerin ışığını açıp, adamlara yönelten Kali-Maya tetiğe bastı, adamın vurmak niyetiyle silahı yönelttiğini biliyordu. O, bunu bilirdi. Maya Mor da onu sorgulamazdı. Adamı elinden vurmuştu. Tek kurşun. Tam isabet. Ötekisi şaşkınlık içinde kafasını sağa sola çevirmeye başlamıştı ki onu da bacağından vurdu. Sol bacak, baldır. Tam isabet. “Ne kovanları toplayabilirim ne de kurşunları çıkarabilirim. Bu silah artık kullanılmaz.” Maya bunları ışık hızıyla düşündü ama yine de içi rahattı kullandığı tabanca kayıtlı olan tabancası değildi. O arabadaydı.
Selim ve yanındaki ne olduğunu anlamadan, apar topar ayağa kalkmaya çalışırken, Maya feneri çoktan kapatmış, daha gerideki iri bir kayanın arkasına saklanmıştı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, Selim ve Timothy; “kim ateş etti, nereden ateş edildi, neden...?” gibi sorularla panik içinde boğuşurken; yaralanan iki adamın kafasında ise basit bir yargı cümlesi belirmişti: “Pusuya düşürüldük.”
Elinden yaralanan adam karanlığa doğru kaçıp kayboldu. Baldırından yaralanan adam da aynı şeyi yapıyordu ki Selim ve Timothy, üstüne atlayıp hep beraber yere kapaklanıp yerde debelenmeye başladılar. Maya Mor, elinden olmadan kıkırdadı, başka bir ortamda olsa daha yüksek sesle gülebilirdi. Bu tür durumlara uzaktan bakmakla, yaşamak aynı şey değildi, tanımadığı adamın yerden aldığı silahla doğrulduğunu gördü. Bu Timothy’di. Selim, yerdeki adamın üstüne oturmuştu. Bu komikti ama Maya bunun çok iyi bir savunma yöntemi olduğunu bilirdi. Özellikle üstteki adam daha heybetliyse. Selim, alttaki adamın debelenmelerine aldırmadan telefonuyla bir yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Kaçan adam silahını düşürmüştü, silahsızdı. Kali-Maya için bunlar yeterliydi. “Koskoca adamlar üstelik biri savcı. Herhalde bundan sonrasını hallederler.”
Maya vakit kaybetmeden oradan ayrıldı, yılan gibi sessiz hareket ediyordu. İşte o sırada Kali-Maya’nın sesi beyninde yankılandı: “Deliğe ben değil, sen düştün Maya Mor. O sırada inisiyatif sendeydi. Böyle durumlarda benim işime karışma!”
Bu doğruydu, deliğe düşmeden hemen önce burasının, hangi kayıp antik bir yerleşim yeri olduğunu düşünmeye başladığını hatırladı Maya Mor.
Kali-Maya hızla eşyalarının olduğu yere geldi. Sessizce toplandı. Dakik ve yöntemli çalışıyordu. Çantalarının kurcalandığını, kemiklerin olduğu torbaların açıldığını, hepsini fark etmişti. Bunu yapanlar muhtemelen Selim ve o arkadaşıydı. Fener hariç her şey yerindeydi. Kemikleri öğrenmişlerdi. Maya’ya dair kafalarında belli bir fikir oluşmuştu. Buradan geriye dönemezdi. Olanları geri döndüremezdi ama algılarıyla oynayıp, gerçeği değiştirebilirdi.
O anda aklına Nysa geldi: “Ona bir daha güvenmem!”
Çabucak eşyalarını yüklendi, birazdan burası kalabalıklaşacaktı. Arabasına doğru ilerledi. Ay doğuyordu. Dün gece yaşanan dolunay ışığından farkı olmayan parlak bir gece başlamıştı. Maya bu sayede etrafı görebiliyordu. Kafasında hala Kali-Maya beresi, elinde sadece küçük bir fener vardı. Kali-Maya’nın, "dikkat!" dediği an Maya Mor aradan çekildi. Arabanın yanından fırlayan biri, elinde iri bir taş parçasıyla Maya’ya saldırıyordu. “Elini yaraladığım adam, kaçmaya çalışıyor, arabayı çalacaktı. Aynı anda geldik.” Kali-Maya dönerken hızla sol ayak bileğini kaldırıp, sertçe adamın dizine geçirdi. Kemiğin kırılma sesi, Maya’nın kulağına kadar gelmişti. Adam acıyla yere yıkıldığında Kali-Maya oradan ayrılmıştı bile. Adamla konuşmamıştı, kadın olduğunun anlaşılmasını istemiyordu, sonradan hatırlanacak ne kadar az ipucu bırakırsa o kadar iyiydi. Hızla arabasına bindi, oradan uzaklaşarak Sarıkent’e doğru sürmeye başladı. Annesi haklı çıkmıştı.
*
Maya pansiyona gelmeden kıyafetini değiştirdi. Eşyalarını arabasında bırakıp yürüyerek pansiyona geldi. Telefonunu hala açmamıştı. Kendisini arayacaklarını, özellikle Selim’in arayacağını biliyordu. Saat ondu ve arka bahçede, yaz günlerinin tadına doyulmaz masa başı sohbetine dalmış birkaç masa vardı. Maya, onlara görünmeden odasına çıktı. Duş yaptı, geceliğini giyip yatağa uzanıp, düşünmeye başladı.
Plan yapması gerekiyordu. Yarın salı günüydü, önceden kararlaştırdıkları gibi Fato ile Bardacıklar Köyü'ne gideceklerdi. Buluşma saatini ve yerini önceden konuşmuşlardı. Sahilde, aslında büyük bir bakkal olan fakat moda gereği market denilen, Çilek Market’in orada sekizde buluşacaklardı. Buradan yaklaşık 30 km mesafede olan Bardacıklar Köyü’ne; zorlu, bozuk bir yoldan ulaşılabiliyordu. Bu da varış süresini uzatıyordu.
Maya, telefonunu açtı. Bir kere Nysa, beş kere Selim, bir kere annesi aramış, bir kere de pansiyonundan ve bilmediği yerel bir numaradan aranmıştı. Önce bilmediği numarayı aradı, Fato’nun çalıştığı pansiyondu burası. Telefona çağırdıkları Fato, köye gidişle ilgili fikrini değiştirip değiştirmediğini soruyordu. “Hayır,” dedi Maya, “geliyorum sabah marketin önünde buluşuruz.”
Sonra annesine mesaj çekti: “Pansiyondayım, iyiyim, ayrıntıları sonra anlatırım.” Konuşmak istememişti. Konuşursa, anlatmak zorunda kalacaktı ve bu aşamada bunu istemiyordu. Karışık duygular içindeydi. “Neler oluyor burada. Bu küçük yerin sırrı ne?”
Sonra pansiyonu aradı, telefona kızlardan birinin kocası çıktı. Onu arayanlar olmuştu, onlar da merak edip Maya'yı aramışlardı. Maya, “Ben odamdayım, bir saat oldu geleli, dinleniyorum, Milas’ta kalmaktan vazgeçtim,” dedi. Adam şaşırdı, “sizi görmedim,” dedi. Maya onu masalardan birinde otururken gördüğünü söyleyince adam; hala oturmakta oldukları masaya davet etti onu, bir bira ikram edebilirdi. “Yok,” dedi Maya, “çok yorgunum, dinleniyorum, yarın erkenden Bardacıklar Köyü’nü gezmeye gideceğim.” “Bir şey yok orada,” dedi adam, “köy yeri işte”. “Olsun” dedi Maya. “İnsan çevresini merak ediyor işte. Değişiklik olacak benim için. Burada çalışan Fato ile gideceğim, oraya her salı gidermiş o.”
Sonra Selim’i aradı. Telefon, daha ilk çalışta açıldı. Olayın üzerinden iki saate yakın bir zaman geçmişti.
“Maya,” dedi adam. "Neredesin, saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum.”
Maya, “Anlamadım… Neler oluyor? Siz neredesiniz?” dedi. Sesiyle şaşkınlık içinde kaldığı mesajını iletmişti Selim’e. Adamla senli benli konuşma durumuna hiçbir zaman geçmemişlerdi. Zaten bir kere görmüş iki kere de telefonda konuşmuştu. Bu resmiyet, Selim Baha Birgili'nin de tonunu değiştirmesine ve içinde bulunduğu durumu düşünmesine yol açmıştı. Maya'ya bir açıklama yapması gerekiyordu.
“ Bir arkadaşla buraya geldik. Senin gölete gittiğini biliyordum.”
“Nasıl?” dedi Maya. Sert bir tonla sorulmuş bir soruydu bu.
“Bunları şimdi anlatamam,” dedi Selim, “Seni Gölet’te aradık, eşyalarını bulduk. Seni bulmak için dolaşırken saldırıya uğradık. Sen neredeydin? Eşyaların da gitmiş. Onları sen mi aldın?”
Maya hafifçe kıkırdadı, “ne anlatıyorsunuz siz. Film gibi.”
“Film değil,” dedi Selim sertçe, “gayet ciddiyim. Buradaydın, sonra ne oldu? Çok merak ettik, hatta jandarmalara ismini de verdik.” Adam senli benli konuşmaya devam ediyordu.
“İşte bu hoş olmadı” diye düşündü Maya.
Ortalık alacakaranlıktı, şimdi gotik bir atmosferin mekâna hâkim olduğunu düşündü Maya. Burası, o alacakaranlık anına denk gelen şu anda, bu ışıkta; ürkütücü, o yüzden etkileyici, o yüzden güzeldi. Güneş ışığında buranın bu kadar etkili görüneceğini zannetmiyordu Maya. Burayı seyretmek hoşuna gidecekti. Siyah gölgeler halinde topraktan fırlamış kayalara, onların aralarından fışkıran geniş gövdeli yıllanmış ağaçlara bakmak, burada sessizce oturmak, sesleri kokuları hissetmek istiyordu. Bu duygularını hızla bastırdı, burada iş için bulunuyordu.
Etrafı daha aydınlık bir ışıkta görmek için şapkasının fenerini çantasından çıkarıp taktı, açtı. Bu haliyle madencilere benzemişti. İleride bir ışık görür gibi oldu. Arazinin ilerisinde yeniden başlayan iri kayaların orada barakaya benzer bir şey vardı. Oraya doğru ilerliyordu ki birden ayağının altında bir zemin olmadığını fark etti. Çok geçti. Aşağı düştü. Kısa bir düşüştü bu. Düşerken tüm becerisini kullanmış, ayaklarının üstüne düşmeye çalışmış, yere değdiği an hemen kendini yana atarak vücudunun bütün ağırlığının ayaklarına binmesini engellemeyi başarmıştı. Gecikmeden ayağa kalktı. Sağ bileği acıyordu, kırık olmadığına emindi. Sol kolunda özellikle dirseğinde bir acı vardı. Orada da kırık olmadığına emindi. Çantasını açıp hazır soğuk kompresi çıkartarak hem bileğine hem de dirseğine uyguladı. Başka bir şey için acele etmedi. Şapkasına sabitlenmiş fenerin ışığı sayesinde etrafı görebiliyordu. Bir anda, o anda, duyguları değişti. Şimdi heyecanlıydı, mutluydu, yüzüne yerleşen tebessümle oturduğu yerde huşu içinde kalakaldı bir süre. Zeminde belli bir desen oluşturan küçük renkli taşlar; buranın alelade bir çukur olmadığını ilan etmişti bile Maya’ya. "Evreka"
Burası yüzyıllarca önceye ait bir yeraltı mezarı olabilirdi. İçeride kimse yoktu. İleride açık dehlizler olabilir ve oralardan birileri gelebilirdi. Ama Kali-Maya telaş etmedi, gelen birilerini bulunduğu yerden görmemesi için bir sebep yoktu. Yere oturdu, sırtını duvara yasladı, tabancası yanında bekledi, soğuk kompres yapmaya devam etti, buradan nasıl çıkabileceğini düşündü. Telefonunu çıkardı, çekmiyordu. On dakika sonra ayaklandı. İçine düştüğü odayı araştırmaya başladı. Kayalara oyulmuş, boş mezar kovukları aradı. Hiçbir şey yoktu. Bomboş duvarlar, bomboş bir yer. Burası çoktan keşfedilmiş ve soyulmuş bir yer de olabilirdi. Zeminde çok az mozaik kalmıştı. Ama keşfedilmemiş başka odaların var olabileceği fikri Maya Mor’un içini titretmiş, tatlı bir ürperti ile sarıp sarmalanmış, buraya düştüğü için hiç rahatsız olmamış, korkmamıştı. Aslında başına gelen en harika olaylardan biriydi bu. Onu o sırada gören biri olsa; gözlerinin sarıya döndüğünü, içinde fener yanıyormuş gibi iki nokta halinde pırıl pırıl parladığını görüp, dehşete düşebilirdi. “Başka galeriler, odalar olabilir, neden olmasın?” Burası Muhtemelen Roma döneminden kalma bir kült ve bir mezar yeriydi. Belki de oldukça büyük bir alanı kapsayan bir kült yeriydi. Girişi, şimdiki göletin olduğu yer olabilirdi. Maya, hızla bunları düşünürken düştüğü delikten bir taş parçasının aşağı yuvarlandığını duydu, kafasını kaldırdı ve onu gördü. Yüzünde bir maske vardı onun. Tuhaf görünüyordu.
Gölgeye seslendi: “Hey! Kimsin sen? Sen mi yaptın bunu? Bu deliği insanlar içine düşsün diye mi kazdın?”
Adam, “hayır” dedi sadece. Sesi dehşet içinde kalmış bir insanın sesini hatırlatıyordu.
“Çıkar beni buradan!”
Paslanmış bir ses hırıltılar içinde yanıt verdi: “Nasıl?”
İşte bu iyi bir soruydu. “Bekle,” dedi Maya. Çantasından gayet ince ama yüz kiloyu taşıyacak kadar sağlam ipini çıkardı. Belli aralıklarla düğüm attı ipe.
“Şimdi sana bunu fırlatacağım. Orada bulduğun bir yere, sağlam bir yere sıkıca bağla.
Küçük bir taş bulup ipin ucuna bağladı, hızla dışarıdaki kişiye attı. Gölge taşı yakalamıştı. Maya, gölgenin taşı yakalarken ki hareketini düşündü bir an. Bir şey tuhaf gelmişti ona. Ama ne?
“Kıyafetleri de tuhaf. Burada ayin mi yapılıyor. Bebek mi kurban ediliyor?”
O sırada gölge yukarıda yeniden belirdi, “tamam,” dedi boğuk sesiyle.
“Çekil,” dedi Kali-Maya. Tabancayı çantasına koydu. Çantayı sırtına geçirdikten sonra tırmanmaya başladı. Ayakkabılarının ön bıçakları açık, arka taraftakiler kapalıydı.
Yolun sonuna doğru tuhaf bir ses çıkardığını duydu yukarıdaki adamın, “geliyorlar!” demişti galiba adam. Kali-Maya acele etmeden sessizce tırmandı yukarı. Ayakkabılarındaki özel oyuk ve pütürler olmasa bu kadar rahat tırmanamazdı. Yukarı çıktığında meçhul gölge adamın, ipi ilerideki büyükçe bir kayaya bağlamış olduğunu gördü, hızla oraya giderek ipi kesti. Çözmeye vakti yoktu, kemerinden küçük bir çakı çıkarıp işini çabucak halletmişti.
Birden kulaklarına inanamadı; birileri, “Maya” diye sesleniyordu. Maya şimdi gerçekten şaşırmış olarak bir an bakakaldı karanlığa. Rüya mı görüyordu. İpi kestiği kayanın arkasına attı kendini. Çantasından silahını çıkardı. Karanlıktan iki kişi çıkıp görüş alanı içine girdiler. Birinin elinde fener vardı. Fenerli adam gözleri yere bakarak yürüyor, diğeri etrafı tarıyordu. Etrafı tarayanı tanıdı Maya: Selim Baha Birgili. “Buraya nasıl geldi?” Birden deliğe düşebilecekleri aklına geldi, ortaya çıkması gerekecekti. Oysa bunu hiç istemiyordu. “Kahretsin!”
İşte o sırada bir mucize oldu, elinde fener tutan adam İngilizce olarak bağırdı: “Yaklaşma! Burada bir delik var!”
Maya, Selim’i sesinden ve fiziğinden tanımıştı ama yanındaki adamı tanımıyordu. Bundan sonraki konuşmalar İngilizce olarak devam etti.
Selim, aşağı seslendi, “Maya!”
“Buraya düşmüş olabilir mi?” dedi yanındaki adama.
Yanındaki adam yere yatıp deliğe iyice yanaşarak fenerle aşağıyı incelemeye başlamıştı. Selim de az sonra aynı şeyi yaptı. Şimdi ikisi de deliğin yanında yerde uzanmış olarak aşağıyı incelerken; Maya, ne yapacağını düşünüyordu. Onlar görmedi ama Maya gördü. Alacakaranlıktan iki adam daha çıkmış geliyordu. Ufak tefek ama oldukça iri adamlar. İki silahlı adam. “Burası ne böyle!”
Yüzleri uzun kumaş parçalarıyla tamamen kapatılmış, siyahlar giymiş, iki silahlı adam sessizce deliğin başındakilere doğru ilerledi ve biri, silahını yerdekilere doğrulttuğu an; sol eline aldığı fenerin ışığını açıp, adamlara yönelten Kali-Maya tetiğe bastı, adamın vurmak niyetiyle silahı yönelttiğini biliyordu. O, bunu bilirdi. Maya Mor da onu sorgulamazdı. Adamı elinden vurmuştu. Tek kurşun. Tam isabet. Ötekisi şaşkınlık içinde kafasını sağa sola çevirmeye başlamıştı ki onu da bacağından vurdu. Sol bacak, baldır. Tam isabet. “Ne kovanları toplayabilirim ne de kurşunları çıkarabilirim. Bu silah artık kullanılmaz.” Maya bunları ışık hızıyla düşündü ama yine de içi rahattı kullandığı tabanca kayıtlı olan tabancası değildi. O arabadaydı.
Selim ve yanındaki ne olduğunu anlamadan, apar topar ayağa kalkmaya çalışırken, Maya feneri çoktan kapatmış, daha gerideki iri bir kayanın arkasına saklanmıştı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, Selim ve Timothy; “kim ateş etti, nereden ateş edildi, neden...?” gibi sorularla panik içinde boğuşurken; yaralanan iki adamın kafasında ise basit bir yargı cümlesi belirmişti: “Pusuya düşürüldük.”
Elinden yaralanan adam karanlığa doğru kaçıp kayboldu. Baldırından yaralanan adam da aynı şeyi yapıyordu ki Selim ve Timothy, üstüne atlayıp hep beraber yere kapaklanıp yerde debelenmeye başladılar. Maya Mor, elinden olmadan kıkırdadı, başka bir ortamda olsa daha yüksek sesle gülebilirdi. Bu tür durumlara uzaktan bakmakla, yaşamak aynı şey değildi, tanımadığı adamın yerden aldığı silahla doğrulduğunu gördü. Bu Timothy’di. Selim, yerdeki adamın üstüne oturmuştu. Bu komikti ama Maya bunun çok iyi bir savunma yöntemi olduğunu bilirdi. Özellikle üstteki adam daha heybetliyse. Selim, alttaki adamın debelenmelerine aldırmadan telefonuyla bir yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Kaçan adam silahını düşürmüştü, silahsızdı. Kali-Maya için bunlar yeterliydi. “Koskoca adamlar üstelik biri savcı. Herhalde bundan sonrasını hallederler.”
Maya vakit kaybetmeden oradan ayrıldı, yılan gibi sessiz hareket ediyordu. İşte o sırada Kali-Maya’nın sesi beyninde yankılandı: “Deliğe ben değil, sen düştün Maya Mor. O sırada inisiyatif sendeydi. Böyle durumlarda benim işime karışma!”
Bu doğruydu, deliğe düşmeden hemen önce burasının, hangi kayıp antik bir yerleşim yeri olduğunu düşünmeye başladığını hatırladı Maya Mor.
Kali-Maya hızla eşyalarının olduğu yere geldi. Sessizce toplandı. Dakik ve yöntemli çalışıyordu. Çantalarının kurcalandığını, kemiklerin olduğu torbaların açıldığını, hepsini fark etmişti. Bunu yapanlar muhtemelen Selim ve o arkadaşıydı. Fener hariç her şey yerindeydi. Kemikleri öğrenmişlerdi. Maya’ya dair kafalarında belli bir fikir oluşmuştu. Buradan geriye dönemezdi. Olanları geri döndüremezdi ama algılarıyla oynayıp, gerçeği değiştirebilirdi.
O anda aklına Nysa geldi: “Ona bir daha güvenmem!”
Çabucak eşyalarını yüklendi, birazdan burası kalabalıklaşacaktı. Arabasına doğru ilerledi. Ay doğuyordu. Dün gece yaşanan dolunay ışığından farkı olmayan parlak bir gece başlamıştı. Maya bu sayede etrafı görebiliyordu. Kafasında hala Kali-Maya beresi, elinde sadece küçük bir fener vardı. Kali-Maya’nın, "dikkat!" dediği an Maya Mor aradan çekildi. Arabanın yanından fırlayan biri, elinde iri bir taş parçasıyla Maya’ya saldırıyordu. “Elini yaraladığım adam, kaçmaya çalışıyor, arabayı çalacaktı. Aynı anda geldik.” Kali-Maya dönerken hızla sol ayak bileğini kaldırıp, sertçe adamın dizine geçirdi. Kemiğin kırılma sesi, Maya’nın kulağına kadar gelmişti. Adam acıyla yere yıkıldığında Kali-Maya oradan ayrılmıştı bile. Adamla konuşmamıştı, kadın olduğunun anlaşılmasını istemiyordu, sonradan hatırlanacak ne kadar az ipucu bırakırsa o kadar iyiydi. Hızla arabasına bindi, oradan uzaklaşarak Sarıkent’e doğru sürmeye başladı. Annesi haklı çıkmıştı.
*
Maya pansiyona gelmeden kıyafetini değiştirdi. Eşyalarını arabasında bırakıp yürüyerek pansiyona geldi. Telefonunu hala açmamıştı. Kendisini arayacaklarını, özellikle Selim’in arayacağını biliyordu. Saat ondu ve arka bahçede, yaz günlerinin tadına doyulmaz masa başı sohbetine dalmış birkaç masa vardı. Maya, onlara görünmeden odasına çıktı. Duş yaptı, geceliğini giyip yatağa uzanıp, düşünmeye başladı.
Plan yapması gerekiyordu. Yarın salı günüydü, önceden kararlaştırdıkları gibi Fato ile Bardacıklar Köyü'ne gideceklerdi. Buluşma saatini ve yerini önceden konuşmuşlardı. Sahilde, aslında büyük bir bakkal olan fakat moda gereği market denilen, Çilek Market’in orada sekizde buluşacaklardı. Buradan yaklaşık 30 km mesafede olan Bardacıklar Köyü’ne; zorlu, bozuk bir yoldan ulaşılabiliyordu. Bu da varış süresini uzatıyordu.
Maya, telefonunu açtı. Bir kere Nysa, beş kere Selim, bir kere annesi aramış, bir kere de pansiyonundan ve bilmediği yerel bir numaradan aranmıştı. Önce bilmediği numarayı aradı, Fato’nun çalıştığı pansiyondu burası. Telefona çağırdıkları Fato, köye gidişle ilgili fikrini değiştirip değiştirmediğini soruyordu. “Hayır,” dedi Maya, “geliyorum sabah marketin önünde buluşuruz.”
Sonra annesine mesaj çekti: “Pansiyondayım, iyiyim, ayrıntıları sonra anlatırım.” Konuşmak istememişti. Konuşursa, anlatmak zorunda kalacaktı ve bu aşamada bunu istemiyordu. Karışık duygular içindeydi. “Neler oluyor burada. Bu küçük yerin sırrı ne?”
Sonra pansiyonu aradı, telefona kızlardan birinin kocası çıktı. Onu arayanlar olmuştu, onlar da merak edip Maya'yı aramışlardı. Maya, “Ben odamdayım, bir saat oldu geleli, dinleniyorum, Milas’ta kalmaktan vazgeçtim,” dedi. Adam şaşırdı, “sizi görmedim,” dedi. Maya onu masalardan birinde otururken gördüğünü söyleyince adam; hala oturmakta oldukları masaya davet etti onu, bir bira ikram edebilirdi. “Yok,” dedi Maya, “çok yorgunum, dinleniyorum, yarın erkenden Bardacıklar Köyü’nü gezmeye gideceğim.” “Bir şey yok orada,” dedi adam, “köy yeri işte”. “Olsun” dedi Maya. “İnsan çevresini merak ediyor işte. Değişiklik olacak benim için. Burada çalışan Fato ile gideceğim, oraya her salı gidermiş o.”
Sonra Selim’i aradı. Telefon, daha ilk çalışta açıldı. Olayın üzerinden iki saate yakın bir zaman geçmişti.
“Maya,” dedi adam. "Neredesin, saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum.”
Maya, “Anlamadım… Neler oluyor? Siz neredesiniz?” dedi. Sesiyle şaşkınlık içinde kaldığı mesajını iletmişti Selim’e. Adamla senli benli konuşma durumuna hiçbir zaman geçmemişlerdi. Zaten bir kere görmüş iki kere de telefonda konuşmuştu. Bu resmiyet, Selim Baha Birgili'nin de tonunu değiştirmesine ve içinde bulunduğu durumu düşünmesine yol açmıştı. Maya'ya bir açıklama yapması gerekiyordu.
“ Bir arkadaşla buraya geldik. Senin gölete gittiğini biliyordum.”
“Nasıl?” dedi Maya. Sert bir tonla sorulmuş bir soruydu bu.
“Bunları şimdi anlatamam,” dedi Selim, “Seni Gölet’te aradık, eşyalarını bulduk. Seni bulmak için dolaşırken saldırıya uğradık. Sen neredeydin? Eşyaların da gitmiş. Onları sen mi aldın?”
Maya hafifçe kıkırdadı, “ne anlatıyorsunuz siz. Film gibi.”
“Film değil,” dedi Selim sertçe, “gayet ciddiyim. Buradaydın, sonra ne oldu? Çok merak ettik, hatta jandarmalara ismini de verdik.” Adam senli benli konuşmaya devam ediyordu.
“İşte bu hoş olmadı” diye düşündü Maya.
“O zaman onları arayıp, pansiyonda olduğumu belirtin lütfen. Kimsenin beni rahatsız etmesini istemiyorum. Evet, göletteydim ve bir ara sesler duyup eşyalarımın yanından ayrıldım. Bir köpek vardı etrafta dolaşan. Sonra geri geldim. Eşyalarımın karıştırıldığını gördüm, bunun üzerine oradan ayrılıp pansiyona geldim.”
“Milas'a gideceğim demişsin.”
“Evet demiştim, ama yalan söylemiştim. Akşam gölette kamp yapacaktım. Eşyalarımın karıştırıldığını görünce vazgeçtim. Neler oluyor, anlamıyorum. Hem siz nasıl bu işe karıştınız?”
“Bulunan o kemikler…” dedi Selim sesini alçaltarak
Maya kızgın devam etti: “Eşyalarımı karıştırmaya hakkınız yoktu. Arkadaşınız kim bu arada, Nysa mı? Onunla tanışmışsınız.”
“Ha, hayır,” dedi Selim şaşırarak. “Eski bir arkadaş, İngiltere’den. Adı Timothy. Gazeteci. Seni geçen gün balık lokantasında görmüş.”
Maya’nın gözünde canlanıverdi birden adam. “Ah! Adam Türkçe biliyor, her şeyi dinlemiş.”
Maya, şimdi gerçekten sinirlenmişti: “Anlamıyorum. Siz peşime bir casus mu taktınız?” Bu arada üç gündür yaptığı işleri düşünüyor, adamın bunlardan ne kadarını gözlemlediğini tahmin etmeye çalışıyordu. “Bu hiç ama hiç iyi olmadı.”
“Bunu sonra konuşuruz,” dedi Selim Baha: "Kemikleri ne yaptınız?"
“Size ne?”
“Onlar delil, Maya Hanım.”
“Onlardan jandarmaya bahsettiniz mi?”
“Hayır!” dedi adam kati bir sesle. “Hayır, ortalığı daha fazla karıştırmak istemedim de ondan. Bebekler öldürülmüş olmalı. Öyleyse iki tane cinayetimiz var demektir. Bunu anlamak için o kemiklere ihtiyacımız var.”
“Üç,” dedi Maya. “Bir bebek daha vardı. İlk bulduğum. Onu bulamadım. Bugün bulduklarım daha eski kemikler olmalı. Toprağın üstünde otlar vardı. Bir de geçen gün sahilde yaşayan münzevi bir adam ve köpeği öldürüldü. Bu aralar burası oldukça hareketli anlayacağınız. Jandarmaya sorarsanız size söylerler.”
“Bunu söylediler,” dedi Selim, sesi düşünceli çıkıyordu.
Maya, “bakın,” dedi kararlılıkla, “şimdi yorgunum, dinlenmem lazım. Yarın da erkenden Bardacıklar köyüne gideceğim. Sakın oraya da gelmeye kalkmayın. Akşam sizi bulurum, konuşuruz. O zamana kadar buralardaysanız elbette. Anladığım kadarıyla tekneyle geldiniz. O akşam arkadaşınızı tekneye binerken görmüştüm.”
“Buradayız,” dedi adam. Sonra, “tamam sizin dediğiniz gibi olsun,” diyerek telefonu kapattı. Tekrar "sizli" konuşmaya dönmüştü.
Maya, Nysa’yı aramadı. Gerçekten çok kızmıştı. Maya’nın gönlünden geçen ve hemen yapmak istediği eylem, gidip o maskeli adamı veya herneyseyi görmekti. Ama bunu yarın da yapamayacağını biliyordu. Muhtemelen yarın orası jandarma kaynayacaktı. Hatta bu bir süre daha böyle devam edebilirdi. Olayın geçtiği yer, eski bir yeraltı mezarlığına açılıyor olmalıydı. Bunun açığa çıkması, haberin gazetelerde yer alması; Maya’nın istediği bir şeydi ama bunun şu anda olmasını istemiyordu. “Şimdi değil.” Oraya gidip adamı görmesi lazımdı. Adam yakalanmış olabilirdi. Bu konuda nereden bilgi alacağını biliyordu. Sayın Savcı Bey bu konuda işine yarayacaktı. İşi batırmışlardı. “Bari bu işe yarasın.”
Maya ışığını söndürdü yattı ve hemen uykuya daldı.
11. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder