9 Temmuz 2018 Pazartesi

32. Bölüm: Baba Kasım'ın Soruşturması

Önce 31. Bölümü Okuyunuz

 




"Kilitlenmiş çenesinin arasından tıslayarak konuşuyordu. 
Dili ağzında rahat dönmüyor, sesler diline yapışıp kalıyordu. 
Mustafa adamdan gelen pas kokusunu duydu."


Aynı saatlerde bir adam çarşıdaki Kemal Bey’in kafesinde oturmuş, haber gönderdiği Mustafa’nın gelmesini bekliyor, önündeki ikinci birasını durmaksızın kafasına dikip, sigaraları birbirine ekleyerek aralıksız içiyordu.

Derken Mustafa göründü. Yüzü bembeyazdı, endişesini gizleyemiyordu. Bu adam, Berra’nın babası, onunla konuşmaya neden gelmiş olabilirdi. Babası, sabah erkenden Şeyda Nur’u götürmüş hala geri gelmemişti. Evden çıkarken bir ara annesine; adamın kafede beklediğini, kendisiyle konuşmak istediğini söylemek, aklından geçmişti ama bu ortalığı gereksiz yere alevlendirmek olacaktı. Sonunda kafasında bin bir soruyla adamın karşısına gelmiş, dikilmişti. Adam onu görünce hemen ayağa kalktı. İçtiklerinin parasını çoktan masaya koymuştu.

“Seninle biraz yürüyelim, konuşmak istediğim önemli bir konu var,” dedi adam. Gergindi. Kilitlenmiş çenesinin arasından tıslayarak konuşuyordu, dilinde hiç tükürük kalmadığı belliydi. Dili ağzında rahat dönmüyor, sesler diline yapışıp kalıyordu. Mustafa adamdan gelen pas kokusunu duydu.

“Ne konuşacaksın?”

“Ne olabilir.” Bu bir soru değildi.

“Berra ile ilgiliyse, ben bir şey bilmiyorum.”

Adam, taktik değiştirmeye karar vermişti. “Neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyorum.” Bu kelimeyi anlaşılır söyleyememişti ama Mustafa anlamıştı. “Belki sana bir şeyler anlatmıştır diye düşündüm.”

“Bir şey anlatmadı, ben de şaşırdım,” dedi Mustafa.

Adam, Mustafa’nın kolundan tutup onu kendisiyle birlikte yürümeye zorladı. “Burada konuşamayız, herkes bize bakacak. Biraz daha gözden ırak bir yere gidelim.”

Mustafa bir şey demedi, diyemedi. Adamla yürüdü ama kolunu adamın elinden yavaşça çekti, kurtardı.

“Kaç yaşındasın Mustafa?”

“On yedi,” dedi çocuk.

“Berra’nın kaç yaşında olduğunu biliyor musun?”

“Bilmem, aynı yaştayız galiba.” Hâlbuki Mustafa onun kaç yaşında olduğunu çok iyi biliyordu.

“On altı,” dedi adam.

“ İyi.”

Adam hırsla baktı Mustafa’ya. Daha Berra’sının kaç yaşında olduğunu bile bilmeyen, umursamayan, zıpçıktı bir çocuktu bu Mustafa.

“Bana arkadaş olduğunuz söylendi ama dur! Doğru kelime: Sevgili galiba...” Alay ederek söylemişti bu cümleyi.

“Kim dedi?”

“ Ablaları.”

“Yalan söylemişler! Sadece iki kere dolaştık şuralarda,” eliyle deniz kenarını gösteriyordu. “Hepsi bu kadar. Bu da mayıs ayında oldu. Sadece iki kere. Bir daha da aramadı. Ben de aramadım.”

“Neden peki?”

“Ne bileyim ben.”

“Yalan söylüyorsun,” dedi adam. “Olaydan bir gün önce görüştüğünüzü duydum.”

Mustafa’nın beyaz yüzü kızarmaya başlamıştı ama yine de dik dik cevaplar vermeye devam etti: “Kimden?”

“Babandan. Bana taziyeye geldiğinde söyledi.” Güldü. Taziye kelimesini alay ederek söylemişti.

Mustafa irkildi. “Ne dedi ki?”

“Bir gün önce sizi birlikte gördüğünü, Berra’nın çok neşeli olduğunu, bu olayı duyunca çok şaşırdığını söyledi. Bir gün önce Mustafa, öldüğü gecenin gündüzü. Şimdi söyle bakalım baban yalan mı söylüyor?”

Böyle sorgulanmak Mustafa’yı germeye başlamıştı. “O görüşmeyi saymıyorum,” dedi. “Geç bir vakit geldi beni kafede buldu. Sanki aradan onca zaman geçmemiş gibi. ‘Gel biraz dolaşalım’ dedi. Evet, gülüyordu, hatta fazla gülüyordu.”

“Ne söyledi sana? Seni neden aramış?” Öfke ve merak içinde sorulmuştu bu soru.

“Ben de anlamadım. Tekrar görüşelim mi, diye soruyordu. Bir şey demedim. Düşüneyim, dedim herhalde.”

Hâlbuki Mustafa o günü çok iyi hatırlıyordu. Berra yeni yıkanmış, mis gibi şampuan kokan, pırıl pırıl saçlarıyla gelip, ‘merhaba Mustafa, biraz dolaşalım mı?’ demişti gerçekten. Üzerinde kısa bir kot şort, göbeğini açıkta bırakan askılı, portakal renkli bir tişört vardı. Mustafa; kıyafetten, saçlardan ve özellikle kızın bedeninden gelen kokudan, çağrıyı anlamış ama tereddüt içinde de kalmıştı. Tam üç aydır aramayan, çağrılarına cevap vermeyen bu kız şimdi birden bire seks kokarak, neden karşısına çıkmıştı. Yine de onunla yürümüştü. Kız neşeliydi, onu özlemiş ve unutmamıştı. Öyle demişti. Artık kararını vermişti, sevgili olabilirlerdi, hatta çok ciddi şeyler de düşünebilirlerdi. “Nasıl?” demişti Mustafa: “Benim okulum var, kışın burada kalmıyorum ve ciddi bir şeyler düşünmek için yaşımız çok küçük.”

“Olsun beklerim,” demişti kız. “Nişanlanabiliriz belki bu arada.”

Bu hızlı, aceleye getirilmiş talepkârlık rahatsız etmişti Mustafa’yı. “Ne oldu?” demişti, “hayatında bir şeyler değişmiş gibi. Bu acelen ne?”

“Değişti,” demişti Berra onun gözlerine bakarak: “Kendime başka bir hayat kurmam gerekiyor artık. Seninle veya başkasıyla buradan gitmek istiyorum. Seninle veya başkasıyla. İlk önce sana geldim.”

Sonra ona sarılmış dudaklarından öpmüştü Mustafa’yı. Uzun ve etkili bir öpüştü bu. Mustafa sarsılmıştı. Kız onu Selo’nun koyuna doğru çekmişti. Yolda öpüşmeye devam etmişlerdi. Mustafa cinsel arzunun büyüsüne kapılmıştı. Durum tuhaf gelse de karşı koyamıyordu.  Daha önceden bir iki kızla öpüştüğü olmuştu ama bu başkaydı.

Koyda kayaların arkasında, Berra üstündekileri hızla çıkarmış ve denize koşmuştu. “Hadi Mustafa sen de gel çıplak yüzmek harikadır,” diye bağırarak kendini sulara bırakmıştı. Mustafa yerinden kıpırdamamıştı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Kendini bu durumdan kurtarmak istemesine rağmen kurtaramıyordu.

Sonra kız geri gelmiş, şaşkınlık ve istekle ayakta dikilip ona baka kalan Mustafa’ya sarılmış onu yere yatırmış, üzerindekileri tek tek soymuştu. Mustafa kendini teslim etmişti adeta. Hayatında ilk defa bir kadınla yatıyordu, uyanmak istemediği bir rüyada gibiydi.

“Hoşuna gitti mi?” demişti Berra sonradan.

“Çok…”

“Yine yapalım mı?”

“Her zaman.”

“Birlikte olalım mı bundan sonra?”

“Yatmak anlamında mı?”

“Hayır, şapşal,” diye gülmüştü Berra. Bir taraftan ellerini kullanarak Mustafa’nın saçları ve dudaklarıyla oynuyordu. “Nişanlanmak anlamında.”

O zaman Mustafa kalkmıştı. Büyü bozulmuştu. “Sana söyledim Berra. Yaşımız ufak.”

“Evet,” demişti Berra, “ben tam on altı yaşımdayım ve sen biraz önce benimle yattın. Bak!” Bunu söylerken elini bacaklarının arasına daldırıp, çıkarmıştı. Elleri kan içindeydi. Mustafa’nın kulağına, “bunun anlamını biliyorsun değil mi,” diye fısıldamıştı.  

“Yani…” diye kekelemişti Mustafa: “Ne demek istiyorsun?”

“Evlenmek zorundayız demek istiyorum aptal. Beni kimse almaz artık.”

Mustafa’nın gözüne inen perde aralanmış, içi korkuyla dolmaya başlamıştı: “Bu devirde bunun bir anlamı yok artık!”

“Burada var,” demişti Berra, “ben burada yaşıyorum. Belki seninle İstanbul’a gelirim. Ha ne dersin. Babana anlat olanları.”

“Acelen ne?” demişti Mustafa. “Sende bugün bir tuhaflık var. Ne oluyor? Bütün bunların anlamı ne? Beni buraya getirdin, seninle yatmaya zorladın.”

“Ne!” diye bağırmıştı Berra: “Ne! Ben mi seni zorladım. Yalana bak!”

Mustafa’nın verecek cevabı yoktu, çok şey vardı söylenecek ama neyi nasıl söyleyeceğini bilemiyor, olanları açıklayamıyordu. O zamandan beri de bunu düşünüyordu zaten. O gün ne olmuştu? Olanlar neden olmuştu? Sonra Berra’yı bırakarak kaçmıştı oradan. Kimseye bir şey anlatmamıştı ama Berra’nın ölümünden sonra içi içini yiyordu. Şimdi de bu adam, yani Berra’nın babası, karşısına çıkmış onu sorguluyordu.

Mustafa olanların ayrıntısını anlatmadı adama. Sadece şunları söyledi: “O gün bir tuhaftı,  bana ‘nişanlanalım’ dedi. Ben de ‘yaşımız ufak’ dedim. Hepsi bu…”

Adam güldü: “Nişanlanalım mı, dedi?”

Mustafa adamın duygularını tam olarak anladığını sanmıyordu. Bu gülmeler, bakışlar; rahatsızlık veriyor, korkutuyor, adamın yanından kaçıp gitme arzusu yaratıyordu.  “Evet,” dedi Mustafa kızarak, “aynen böyle dedi. Buradan kaçıp gitmek istiyormuş, hatta bana, ‘seninle İstanbul’a geleyim, kışı orada geçirmek istiyorum,’ bile dedi. ‘Babanla konuş bunu,’ dedi.”

“Sen ne dedin peki?”

“Söyledim ya! Bunun mümkün olmadığını söyledim. Aramızda bir şey yoktu ki, hem ben daha okuyorum, üniversiteye gideceğim.”

“Sana nişanlanalım, dedi ve sen onu reddettin ha! Onun gibi birini! O bir tanrıçaydı. Bir periydi o. Su perisi. Tek sevdiğimdi. Sevgilimdi. Üzerine titrediğimdi. Sen onu reddettin ha!”

Mustafa bir şey diyemeden aval aval baktı kaldı adama. Kimden bahsediyordu bu? Kızından mı?  Bu adam deli miydi? Kızı da deli olabilir miydi?

Adamın gözleri kanlıydı. Yüzünün rengi iyiden iyiye pas sarısına dönmüştü. “Benim Berra’mı reddetmiş, kim bilir belki de bu yüzden öldürdü kendini, ha ne dersin!” Bir eliyle Mustafa’nın boğazına sarılmıştı. Mustafa, can havliyle adamın hayalarını tekmeleyince bıraktı adam onu. Mustafa yola doğru kaçarken adam onu takip etmedi. Bir süre iki büklüm kalmış sonra kalkıp ters yönde hızla yürüyüp uzaklaşmıştı.

*
Selim Baha, alışveriş için çıkan ve iki saatten fazla zaman geçtiği halde geri dönmeyen, telefonunu da açmayan Timothy’i aramak için çarşıya inmişti. Selim, zaten küçük olan çarşıyı bir çırpıda dolaşmış, Maya’yı ve Nisan'ı telefonla aramış ama kimseye ulaşamamış, pansiyona giderek Maya ve Nisan’ı sormuş, orada olmadıklarını öğrenmişti.

Gazeteciye uğrayıp bir gazete alan, kahve içip biraz çarşıda oyalanmaya karar veren Selim Baha, Kemal’in Yeri olarak bilinen kafeye giderek oturdu. Kahvesini ısmarladı, gazetesini açıp okumaya başladığı sırada karşıdaki masada oturan adamı tanıdı. Bu geçen gün intihar eden kızın babasıydı. Adamı ilk kez kayaların orada, kızının cesedinin başında beklerken görmüştü.  Adamın hastalıklı bir hali vardı. Selim bunun çok normal olduğunu düşündü. Kızının ölüsünü adli tıptan teslim alamadığı için, cenaze törenini bile yapamamıştı daha. Adamın renginde hastalık sarılığı vardı. Elindeki birayı ve sigarayı nöbetleşe içiyor, ağzı hiç boş kalmıyordu. Sağ eliyle bira bardağını ağzına götürüyor, bardak yere doğru inerken sol elindeki sigarayı ağzına yerleştirip bir iki nefes çekiyor, sonra tam tersini yapıyordu. Adam ne yaptığının farkında değildi. Gözleriyle masanın üstünde bir şeylere bakıyor gibiydi. O bakışları görmüştü Selim, boş bakıyordu. Adam bilincini kaybetmiş de, bilinçaltından yönlendirilen bir otomatik sisteme bağlanmış gibiydi: “Kendinde değil.”

Selim gazetesini okur gibi yapıp adamı izlemeye başladı.  Adamcağızın durumu içini acıtmıştı. “Yapayalnız. Acı çekiyor.” Adam orada oturmuş farkında bile olmadan sigaralarını birbirine ekliyor, çöle düşmüş, günlerce susuz kalmış biri gibi, ateşle kavrulan bedenine boşaltıyordu birasını. Adamın yanına gidip oturmak niyetiyle gazetesini katlarken genç bir erkeğin masaya yürüyüp babanın karşısına dikildiğini görünce durakladı Selim. Adam onu görünce ayağa fırlamış ve çocuğu adeta sürükleyerek yoldan karşıya geçirmişti.

Selim, çocuğu da tanıyordu. Olay günü onun, Berra’nın sevgilisi olduğunu söylediklerini duymuştu. Çocuğun babası bu kafenin sahibiydi. Selim bazı şeyleri anladığını hissetti. Baba, kızının sevgilisi olarak bilinen çocukla konuşmaya gelmişti. “Demek kızının intiharının nedeni araştırıyor.”

Genç erkeğin uzaktan bile fark edilen isteksizliğini, adamla konuşmaya gidişindeki mecburiyeti ve tedirginliğini; hepsini ve daha fazlasını uzaktan görmüştü Selim.

Huzursuzluk duygusu kaplamıştı içini. “Acaba bu adam kızının intiharından bu çocuğu mu sorumlu tutuyor, ona bir şey yapar mı?” Bu fikirler, bu kadar düzgün cümleler halinde düşmemişti elbette Selim’in aklına. Ama o, içindeki huzursuzluğun altında bu düşüncelerin yattığını gayet iyi biliyordu. İkiliyi uzaktan gözlemeye karar vererek kalktı. Yolun karşı yakasındaki çocuk parkına doğru yürüyen adamla çocuğu izledi, konuştuklarını görerek bekledi. Genç erkeğin beden dili; gerilim içinde olduğunu ama boyun eğmiş, korkan bir insandan çok, adama karşı diklenen biri olduğu izlenimini vermişti ona. Çocuğun elleri cebindeydi. Bacakları aralıktı. Selim bu duruşun adamı sinirlendireceğini hissetti: “Üzgün görünmüyor.”

Selim, tablonun aniden değiştiğini gördü. Şimdi adam sağ eliyle çocuğun boynunu tutmuş sıkarken; çocuk, adama bir tekme indirip Selim’in olduğu tarafa doğru koşarak gelmeye başlamıştı. Tekme yiyen adamın, iki büklüm olarak kaldığı yerden toparlanıp doğrulduğunu görünce, müdahale etmeye hazır olarak bekledi bir süre Selim. Ama öyle bir şey olmadı. Adam deniz kıyısına hızla uzaklaşırken, Mustafa da yanından geçip kafeye doğru giderken, durdurdu Selim onu.

“Hey dursana bir dakika! Ne oldu orada?”

“Sana ne!” Mustafa hırsla dönmüştü.

Bir koşuda yanına geldi Selim, “adamı boğazına sarılmış olarak gördüm.”

“Sana ne!”

“Bana bak çocuk, senin de o adamın da kim olduğunu biliyorum. İntihar eden Berra’nın babası o. Ve o, az önce boğazına sarıldı senin, gördüm.” Bu arada her an gösterilmeye hazır olarak cebinde bekleyen kimliğini çıkarıp gözüne doğru uzattı Mustafa’nın. “Ben o gün olay yerindeki savcıyım,” dedi. Bu tam doğru olmasa da böyle ifade etmesinin onu konuşturmak için önemli olduğunu hesaplamıştı.
Mustafa başının belaya gireceğini hissetti bir anlığına. Bu duygu onu durdurdu: “Ne istiyorsunuz?”

“Baba, neden boğazına sarıldı? Ne konuşuyordunuz? Deminden beri sizi izliyorum.”

Mustafa ayaküstü hızlıca anlattı konuşmalarını. Endişelenmeye başlamıştı. İntiharı onun üzerine mi yıkacaklardı yoksa.

Selim Baha dinledi, sonra düşünceli gözlerle bakarak konuştu: “Kızının intiharı için seni mi suçladı? Sen onu reddettiğin için mi intihar ettiğini düşünüyor?”

“Bilmem, bence adam deli, kızı da deliydi muhtemelen.” Mustafa artık gardını indirmişti, içindeki panik dalgası giderek yükseliyordu. Kafası önüne düştü, düşündü. Selim sessizce bekliyordu, Mustafa tekrar konuştu: “Bilmiyorum… Olabilir ama benim bir suçum yok. Berra o gün…” Tıkandı kaldı. Olanlar ona saçma geliyor, dik durmaya  çalışıyordu ama artık korkmaya başlamıştı. Önce baba, şimdi de bu savcı… “Olanlarda benim suçum yok. Berra istedi de oldu…”  Selim çocuğun anlatmadığı bazı şeyler olduğunu anlamıştı.  “Bak Mustafa,” dedi, “Kasım Bey’e anlatmadığın başka şeyler var galiba. Gel onları bana anlat belki sana yardımcı olabilirim.” Yol kenarına yerleştirilmiş banklardan birine oturdu, eliyle işaret ederek çocuğu da yanına oturmaya çağırdı. Mustafa oturdu ve o gün deniz kenarında olanları ayrıntılara girmeden anlattı. Bunları babaya söylemediğini de belirtti. Selim çocuğun vicdanının rahat olmadığını görebiliyordu. Yanılmıştı. Hiçbir şey karşıdan göründüğü gibi değildi. Gerçeği görmesi için Mustafa’ya yaklaşması, onunla konuşması gerekmişti. Ayrıca çocuk haklıydı, olanlar bir tuhaftı.

Selim, Berra’yı düşünüyordu: “Neden birden bire gelip, seninle böyle bir şey yapmış olabilir. Tabii anlattıkların doğruysa…”

“Doğru!” Sadece sesle değil, bedenle de söylenmiş bir çığlık gibiydi bu, ‘doğru’ kelimesi.

Mustafa, Selim’in son testini de geçmişti. “Öyle görünüyor, bence de doğru söylüyorsun. Ama neden yaptı bunu?”

“Ne bileyim, ben de anlamadım. O günden beri düşünüp duruyorum. Anladığım tek bir şey var; o, buradan gitmek istiyordu. Zaten bunu açıkça söyledi de.”

“Aslında dürüst davranmış.”

“Neden dürüst olsun ki, beni kandırdı o gün. Sonra, ‘benimle evlenmek zorundasın’ dedi.” Mustafa elleriyle yüzünü kapadı, ellerini çekmeden konuştu: “Elleri kan içindeydi. Aklıma geldikçe… Sonra… Sonra onun o işi ilk defa yaptığını sanmıyorum. Çok… Çok biliyordu…” Başka nasıl anlatacağını bilemeden sustu kaldı.

Selim burnundan kıl aldırmayan, afili delikanlı imajının, ne kadar yanıltıcı olabileceğine bir kere daha şahit oluyordu. “Bu bir çocuk, naif bir çocuk.”

“Onu kast etmedim,” dedi Selim. Yumuşak, etkili bir sesle konuşuyordu. İçinden çocuğun omzunu patpatlamak geçti ama bunu yaparsa Mustafa’nın ağlamaya başlayacağını hissetmişti. Böyle bir an yaşamayı ikisi de istemezdi. Erkeklerin dünyası da, zor bir dünyaydı. “Ama buradan gitmek istediğini, bunun için de seni seçtiğini açık açık söylemiş. Öyle değil mi?”

“Bu onu dürüst yapar mı? Bence baba da, kızları da deli. Biraz önce babayı görecektiniz. Sanki kızından değil de sevgilisinden bahseder gibiydi, zaten bir ara bunu da söyledi: ‘O, benim sevgilimdi,’ dedi.”

Selim’in kafasında bir ışık çaktı: “Acaba?”

Mustafa’nın yanından ayrılınca eli telefonuna gitti. Önce Timothy’i aradı. Merak etmişti. “Nerede bu?” Telefonu hala kapalıydı ya da kapsama alanı dışındaydı. Yeniden arama yaptı, bu sefer bir başkasını arıyordu.

***
32. Bölümün Sonu


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder