Önce 31. Bölümü Okuyunuz
Aynı saatlerde bir adam çarşıdaki
Kemal Bey’in kafesinde oturmuş, haber gönderdiği Mustafa’nın gelmesini bekliyor,
önündeki ikinci birasını durmaksızın kafasına dikip, sigaraları birbirine
ekleyerek aralıksız içiyordu.
31. Bölüm: Başka Bir Dünyaya Giriş
"Kilitlenmiş çenesinin arasından tıslayarak konuşuyordu.
Dili ağzında rahat dönmüyor, sesler diline yapışıp kalıyordu.
Mustafa adamdan gelen pas kokusunu duydu."
Derken Mustafa göründü. Yüzü
bembeyazdı, endişesini gizleyemiyordu. Bu adam, Berra’nın babası, onunla
konuşmaya neden gelmiş olabilirdi. Babası, sabah erkenden Şeyda Nur’u götürmüş
hala geri gelmemişti. Evden çıkarken bir ara annesine; adamın kafede beklediğini,
kendisiyle konuşmak istediğini söylemek, aklından geçmişti ama bu ortalığı
gereksiz yere alevlendirmek olacaktı. Sonunda kafasında bin bir soruyla adamın
karşısına gelmiş, dikilmişti. Adam onu görünce hemen ayağa kalktı. İçtiklerinin
parasını çoktan masaya koymuştu.
“Seninle biraz yürüyelim, konuşmak
istediğim önemli bir konu var,” dedi adam. Gergindi. Kilitlenmiş çenesinin
arasından tıslayarak konuşuyordu, dilinde hiç tükürük kalmadığı belliydi. Dili ağzında
rahat dönmüyor, sesler diline yapışıp kalıyordu. Mustafa adamdan gelen pas
kokusunu duydu.
“Ne konuşacaksın?”
“Ne olabilir.” Bu bir soru değildi.
“Berra ile ilgiliyse, ben bir şey
bilmiyorum.”
Adam, taktik değiştirmeye karar
vermişti. “Neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyorum.” Bu kelimeyi anlaşılır
söyleyememişti ama Mustafa anlamıştı. “Belki sana bir şeyler anlatmıştır diye
düşündüm.”
“Bir şey anlatmadı, ben de şaşırdım,”
dedi Mustafa.
Adam, Mustafa’nın kolundan tutup
onu kendisiyle birlikte yürümeye zorladı. “Burada konuşamayız, herkes bize bakacak.
Biraz daha gözden ırak bir yere gidelim.”
Mustafa bir şey demedi, diyemedi.
Adamla yürüdü ama kolunu adamın elinden yavaşça çekti, kurtardı.
“Kaç yaşındasın Mustafa?”
“On yedi,” dedi çocuk.
“Berra’nın kaç yaşında olduğunu
biliyor musun?”
“Bilmem, aynı yaştayız galiba.” Hâlbuki
Mustafa onun kaç yaşında olduğunu çok iyi biliyordu.
“On altı,” dedi adam.
“ İyi.”
Adam hırsla baktı Mustafa’ya. Daha Berra’sının
kaç yaşında olduğunu bile bilmeyen, umursamayan, zıpçıktı bir çocuktu bu Mustafa.
“Bana arkadaş olduğunuz söylendi
ama dur! Doğru kelime: Sevgili galiba...” Alay ederek söylemişti bu cümleyi.
“Kim dedi?”
“ Ablaları.”
“Yalan söylemişler! Sadece iki
kere dolaştık şuralarda,” eliyle deniz kenarını gösteriyordu. “Hepsi bu kadar. Bu
da mayıs ayında oldu. Sadece iki kere. Bir daha da aramadı. Ben de aramadım.”
“Neden peki?”
“Ne bileyim ben.”
“Yalan söylüyorsun,” dedi adam. “Olaydan
bir gün önce görüştüğünüzü duydum.”
Mustafa’nın beyaz yüzü kızarmaya
başlamıştı ama yine de dik dik cevaplar vermeye devam etti: “Kimden?”
“Babandan. Bana taziyeye
geldiğinde söyledi.” Güldü. Taziye kelimesini alay ederek söylemişti.
Mustafa irkildi. “Ne dedi ki?”
“Bir gün önce sizi birlikte
gördüğünü, Berra’nın çok neşeli olduğunu, bu olayı duyunca çok şaşırdığını söyledi.
Bir gün önce Mustafa, öldüğü gecenin gündüzü. Şimdi söyle bakalım baban yalan mı
söylüyor?”
Böyle sorgulanmak Mustafa’yı
germeye başlamıştı. “O görüşmeyi saymıyorum,” dedi. “Geç bir vakit geldi beni
kafede buldu. Sanki aradan onca zaman geçmemiş gibi. ‘Gel biraz dolaşalım’
dedi. Evet, gülüyordu, hatta fazla gülüyordu.”
“Ne söyledi sana? Seni neden aramış?”
Öfke ve merak içinde sorulmuştu bu soru.
“Ben de anlamadım. Tekrar
görüşelim mi, diye soruyordu. Bir şey demedim. Düşüneyim, dedim herhalde.”
Hâlbuki Mustafa o günü çok iyi hatırlıyordu.
Berra yeni yıkanmış, mis gibi şampuan kokan, pırıl pırıl saçlarıyla gelip, ‘merhaba
Mustafa, biraz dolaşalım mı?’ demişti gerçekten. Üzerinde kısa bir kot şort, göbeğini
açıkta bırakan askılı, portakal renkli bir tişört vardı. Mustafa; kıyafetten, saçlardan
ve özellikle kızın bedeninden gelen kokudan, çağrıyı anlamış ama tereddüt içinde de kalmıştı.
Tam üç aydır aramayan, çağrılarına cevap vermeyen bu kız şimdi birden bire seks kokarak, neden karşısına
çıkmıştı. Yine de onunla yürümüştü. Kız neşeliydi, onu özlemiş ve unutmamıştı. Öyle
demişti. Artık kararını vermişti, sevgili olabilirlerdi, hatta çok ciddi şeyler
de düşünebilirlerdi. “Nasıl?” demişti Mustafa: “Benim okulum var, kışın burada kalmıyorum
ve ciddi bir şeyler düşünmek için yaşımız çok küçük.”
“Olsun beklerim,” demişti kız. “Nişanlanabiliriz
belki bu arada.”
Bu hızlı, aceleye getirilmiş
talepkârlık rahatsız etmişti Mustafa’yı. “Ne oldu?” demişti, “hayatında bir
şeyler değişmiş gibi. Bu acelen ne?”
“Değişti,” demişti Berra onun
gözlerine bakarak: “Kendime başka bir hayat kurmam gerekiyor artık. Seninle
veya başkasıyla buradan gitmek istiyorum. Seninle veya başkasıyla. İlk önce
sana geldim.”
Sonra ona sarılmış dudaklarından öpmüştü Mustafa’yı. Uzun ve etkili bir öpüştü bu. Mustafa sarsılmıştı. Kız onu Selo’nun koyuna doğru çekmişti. Yolda öpüşmeye devam etmişlerdi. Mustafa cinsel arzunun büyüsüne kapılmıştı. Durum tuhaf gelse de karşı koyamıyordu. Daha önceden bir iki kızla öpüştüğü olmuştu ama bu başkaydı.
Sonra ona sarılmış dudaklarından öpmüştü Mustafa’yı. Uzun ve etkili bir öpüştü bu. Mustafa sarsılmıştı. Kız onu Selo’nun koyuna doğru çekmişti. Yolda öpüşmeye devam etmişlerdi. Mustafa cinsel arzunun büyüsüne kapılmıştı. Durum tuhaf gelse de karşı koyamıyordu. Daha önceden bir iki kızla öpüştüğü olmuştu ama bu başkaydı.
Koyda kayaların arkasında, Berra üstündekileri
hızla çıkarmış ve denize koşmuştu. “Hadi Mustafa sen de gel çıplak yüzmek harikadır,”
diye bağırarak kendini sulara bırakmıştı. Mustafa yerinden kıpırdamamıştı. Neler
olduğunu anlayamıyordu. Kendini bu durumdan kurtarmak istemesine rağmen kurtaramıyordu.
Sonra kız geri gelmiş, şaşkınlık
ve istekle ayakta dikilip ona baka kalan Mustafa’ya sarılmış onu yere yatırmış,
üzerindekileri tek tek soymuştu. Mustafa kendini teslim etmişti adeta.
Hayatında ilk defa bir kadınla yatıyordu, uyanmak istemediği bir rüyada gibiydi.
“Hoşuna gitti mi?” demişti Berra
sonradan.
“Çok…”
“Yine yapalım mı?”
“Her zaman.”
“Birlikte olalım mı bundan sonra?”
“Yatmak anlamında mı?”
“Hayır, şapşal,” diye gülmüştü Berra.
Bir taraftan ellerini kullanarak Mustafa’nın saçları ve dudaklarıyla oynuyordu.
“Nişanlanmak anlamında.”
O zaman Mustafa kalkmıştı. Büyü
bozulmuştu. “Sana söyledim Berra. Yaşımız ufak.”
“Evet,” demişti Berra, “ben tam on
altı yaşımdayım ve sen biraz önce benimle yattın. Bak!” Bunu söylerken elini
bacaklarının arasına daldırıp, çıkarmıştı. Elleri kan içindeydi. Mustafa’nın
kulağına, “bunun anlamını biliyorsun değil mi,” diye fısıldamıştı.
“Yani…” diye kekelemişti Mustafa:
“Ne demek istiyorsun?”
“Evlenmek zorundayız demek istiyorum
aptal. Beni kimse almaz artık.”
Mustafa’nın gözüne inen perde
aralanmış, içi korkuyla dolmaya başlamıştı: “Bu devirde bunun bir anlamı yok
artık!”
“Burada var,” demişti Berra, “ben
burada yaşıyorum. Belki seninle İstanbul’a gelirim. Ha ne dersin. Babana anlat
olanları.”
“Acelen ne?” demişti Mustafa. “Sende
bugün bir tuhaflık var. Ne oluyor? Bütün bunların anlamı ne? Beni buraya getirdin,
seninle yatmaya zorladın.”
“Ne!” diye bağırmıştı Berra: “Ne! Ben
mi seni zorladım. Yalana bak!”
Mustafa’nın verecek cevabı yoktu,
çok şey vardı söylenecek ama neyi nasıl söyleyeceğini bilemiyor, olanları açıklayamıyordu.
O zamandan beri de bunu düşünüyordu zaten. O gün ne olmuştu? Olanlar neden
olmuştu? Sonra Berra’yı bırakarak kaçmıştı oradan. Kimseye bir şey anlatmamıştı
ama Berra’nın ölümünden sonra içi içini yiyordu. Şimdi de bu adam, yani
Berra’nın babası, karşısına çıkmış onu sorguluyordu.
Mustafa olanların ayrıntısını
anlatmadı adama. Sadece şunları söyledi: “O gün bir tuhaftı, bana ‘nişanlanalım’ dedi. Ben de ‘yaşımız ufak’
dedim. Hepsi bu…”
Adam güldü: “Nişanlanalım mı,
dedi?”
Mustafa adamın duygularını tam
olarak anladığını sanmıyordu. Bu gülmeler, bakışlar; rahatsızlık veriyor,
korkutuyor, adamın yanından kaçıp gitme arzusu yaratıyordu. “Evet,” dedi Mustafa kızarak, “aynen böyle
dedi. Buradan kaçıp gitmek istiyormuş, hatta bana, ‘seninle İstanbul’a geleyim,
kışı orada geçirmek istiyorum,’ bile dedi. ‘Babanla konuş bunu,’ dedi.”
“Sen ne dedin peki?”
“Söyledim ya! Bunun mümkün olmadığını
söyledim. Aramızda bir şey yoktu ki, hem ben daha okuyorum, üniversiteye
gideceğim.”
“Sana nişanlanalım, dedi ve sen
onu reddettin ha! Onun gibi birini! O bir tanrıçaydı. Bir periydi o. Su perisi.
Tek sevdiğimdi. Sevgilimdi. Üzerine titrediğimdi. Sen onu reddettin ha!”
Mustafa bir şey diyemeden aval
aval baktı kaldı adama. Kimden bahsediyordu bu? Kızından mı? Bu adam deli miydi? Kızı da deli olabilir
miydi?
Adamın gözleri kanlıydı. Yüzünün rengi
iyiden iyiye pas sarısına dönmüştü. “Benim Berra’mı reddetmiş, kim bilir belki de
bu yüzden öldürdü kendini, ha ne dersin!” Bir eliyle Mustafa’nın boğazına
sarılmıştı. Mustafa, can havliyle adamın hayalarını tekmeleyince bıraktı adam
onu. Mustafa yola doğru kaçarken adam onu takip etmedi. Bir süre iki büklüm
kalmış sonra kalkıp ters yönde hızla yürüyüp uzaklaşmıştı.
*
Selim Baha, alışveriş için çıkan
ve iki saatten fazla zaman geçtiği halde geri dönmeyen, telefonunu da açmayan
Timothy’i aramak için çarşıya inmişti. Selim, zaten küçük olan çarşıyı
bir çırpıda dolaşmış, Maya’yı ve Nisan'ı telefonla aramış ama kimseye ulaşamamış,
pansiyona giderek Maya ve Nisan’ı sormuş, orada olmadıklarını öğrenmişti.
Gazeteciye uğrayıp bir gazete alan,
kahve içip biraz çarşıda oyalanmaya karar veren Selim Baha, Kemal’in Yeri olarak bilinen kafeye
giderek oturdu. Kahvesini ısmarladı, gazetesini açıp okumaya başladığı sırada
karşıdaki masada oturan adamı tanıdı. Bu geçen gün intihar eden kızın
babasıydı. Adamı ilk kez kayaların orada, kızının cesedinin başında beklerken
görmüştü. Adamın hastalıklı bir hali
vardı. Selim bunun çok normal olduğunu düşündü. Kızının ölüsünü adli tıptan teslim
alamadığı için, cenaze törenini bile yapamamıştı daha. Adamın renginde hastalık
sarılığı vardı. Elindeki birayı ve sigarayı nöbetleşe içiyor, ağzı hiç boş
kalmıyordu. Sağ eliyle bira bardağını ağzına götürüyor, bardak yere doğru
inerken sol elindeki sigarayı ağzına yerleştirip bir iki nefes çekiyor, sonra tam
tersini yapıyordu. Adam ne yaptığının farkında değildi. Gözleriyle masanın
üstünde bir şeylere bakıyor gibiydi. O bakışları görmüştü Selim, boş bakıyordu.
Adam bilincini kaybetmiş de, bilinçaltından yönlendirilen bir otomatik sisteme bağlanmış gibiydi: “Kendinde
değil.”
Selim gazetesini okur gibi yapıp adamı izlemeye başladı. Adamcağızın durumu içini acıtmıştı. “Yapayalnız. Acı çekiyor.” Adam orada oturmuş
farkında bile olmadan sigaralarını birbirine ekliyor, çöle düşmüş, günlerce
susuz kalmış biri gibi, ateşle kavrulan bedenine boşaltıyordu birasını. Adamın
yanına gidip oturmak niyetiyle gazetesini katlarken genç bir erkeğin masaya yürüyüp
babanın karşısına dikildiğini görünce durakladı Selim. Adam onu görünce ayağa fırlamış
ve çocuğu adeta sürükleyerek yoldan karşıya geçirmişti.
Selim, çocuğu da tanıyordu. Olay günü onun, Berra’nın
sevgilisi olduğunu söylediklerini duymuştu. Çocuğun babası bu kafenin sahibiydi.
Selim bazı şeyleri anladığını hissetti. Baba, kızının sevgilisi olarak bilinen çocukla
konuşmaya gelmişti. “Demek kızının
intiharının nedeni araştırıyor.”
Genç erkeğin uzaktan bile fark edilen isteksizliğini, adamla
konuşmaya gidişindeki mecburiyeti ve tedirginliğini; hepsini ve daha fazlasını
uzaktan görmüştü Selim.
Huzursuzluk duygusu kaplamıştı içini. “Acaba bu adam kızının intiharından bu çocuğu mu sorumlu tutuyor, ona
bir şey yapar mı?” Bu fikirler, bu kadar düzgün cümleler halinde düşmemişti
elbette Selim’in aklına. Ama o, içindeki huzursuzluğun altında bu düşüncelerin
yattığını gayet iyi biliyordu. İkiliyi
uzaktan gözlemeye karar vererek kalktı. Yolun karşı yakasındaki çocuk parkına
doğru yürüyen adamla çocuğu izledi, konuştuklarını görerek bekledi. Genç
erkeğin beden dili; gerilim içinde olduğunu ama boyun eğmiş, korkan bir
insandan çok, adama karşı diklenen biri olduğu izlenimini vermişti ona. Çocuğun
elleri cebindeydi. Bacakları aralıktı. Selim bu duruşun adamı
sinirlendireceğini hissetti: “Üzgün görünmüyor.”
Selim, tablonun aniden değiştiğini gördü. Şimdi adam sağ
eliyle çocuğun boynunu tutmuş sıkarken; çocuk, adama bir tekme indirip Selim’in
olduğu tarafa doğru koşarak gelmeye başlamıştı. Tekme yiyen adamın, iki büklüm olarak
kaldığı yerden toparlanıp doğrulduğunu görünce, müdahale etmeye hazır olarak
bekledi bir süre Selim. Ama öyle bir şey olmadı. Adam deniz kıyısına hızla uzaklaşırken, Mustafa da yanından geçip kafeye doğru giderken, durdurdu Selim
onu.
“Hey dursana bir dakika! Ne oldu orada?”
“Sana ne!” Mustafa hırsla dönmüştü.
Bir koşuda yanına geldi Selim, “adamı boğazına sarılmış
olarak gördüm.”
“Sana ne!”
“Bana bak çocuk, senin de o adamın da kim olduğunu
biliyorum. İntihar eden Berra’nın babası o. Ve o, az önce boğazına sarıldı
senin, gördüm.” Bu arada her an gösterilmeye hazır olarak cebinde bekleyen kimliğini
çıkarıp gözüne doğru uzattı Mustafa’nın. “Ben o gün olay yerindeki savcıyım,”
dedi. Bu tam doğru olmasa da böyle ifade etmesinin onu konuşturmak için önemli
olduğunu hesaplamıştı.
Mustafa başının belaya gireceğini hissetti bir anlığına. Bu
duygu onu durdurdu: “Ne istiyorsunuz?”
“Baba, neden boğazına sarıldı? Ne konuşuyordunuz? Deminden beri
sizi izliyorum.”
Mustafa ayaküstü hızlıca anlattı konuşmalarını. Endişelenmeye
başlamıştı. İntiharı onun üzerine mi yıkacaklardı yoksa.
Selim Baha dinledi, sonra düşünceli gözlerle bakarak konuştu:
“Kızının intiharı için seni mi suçladı? Sen
onu reddettiğin için mi intihar ettiğini düşünüyor?”
“Bilmem, bence adam deli, kızı da deliydi muhtemelen.” Mustafa
artık gardını indirmişti, içindeki panik dalgası giderek yükseliyordu. Kafası
önüne düştü, düşündü. Selim sessizce bekliyordu, Mustafa tekrar konuştu: “Bilmiyorum…
Olabilir ama benim bir suçum yok. Berra o gün…” Tıkandı kaldı. Olanlar ona
saçma geliyor, dik durmaya çalışıyordu
ama artık korkmaya başlamıştı. Önce baba, şimdi de bu savcı… “Olanlarda benim suçum
yok. Berra istedi de oldu…” Selim
çocuğun anlatmadığı bazı şeyler olduğunu anlamıştı. “Bak Mustafa,” dedi, “Kasım Bey’e anlatmadığın
başka şeyler var galiba. Gel onları bana anlat belki sana yardımcı olabilirim.”
Yol kenarına yerleştirilmiş banklardan birine oturdu, eliyle işaret ederek
çocuğu da yanına oturmaya çağırdı. Mustafa oturdu ve o gün deniz kenarında olanları
ayrıntılara girmeden anlattı. Bunları babaya söylemediğini de belirtti. Selim
çocuğun vicdanının rahat olmadığını görebiliyordu. Yanılmıştı. Hiçbir şey
karşıdan göründüğü gibi değildi. Gerçeği görmesi için Mustafa’ya yaklaşması,
onunla konuşması gerekmişti. Ayrıca çocuk haklıydı, olanlar bir tuhaftı.
Selim, Berra’yı düşünüyordu: “Neden birden bire gelip,
seninle böyle bir şey yapmış olabilir. Tabii anlattıkların doğruysa…”
“Doğru!” Sadece sesle değil, bedenle de söylenmiş bir çığlık
gibiydi bu, ‘doğru’ kelimesi.
Mustafa, Selim’in son testini de geçmişti. “Öyle görünüyor,
bence de doğru söylüyorsun. Ama neden yaptı bunu?”
“Ne bileyim, ben de anlamadım. O günden beri düşünüp
duruyorum. Anladığım tek bir şey var; o, buradan gitmek istiyordu. Zaten bunu
açıkça söyledi de.”
“Aslında dürüst davranmış.”
“Neden dürüst olsun ki, beni kandırdı o gün. Sonra, ‘benimle
evlenmek zorundasın’ dedi.” Mustafa elleriyle yüzünü kapadı, ellerini çekmeden
konuştu: “Elleri kan içindeydi. Aklıma geldikçe… Sonra… Sonra onun o işi ilk
defa yaptığını sanmıyorum. Çok… Çok biliyordu…” Başka nasıl anlatacağını
bilemeden sustu kaldı.
Selim burnundan kıl aldırmayan, afili delikanlı imajının, ne
kadar yanıltıcı olabileceğine bir kere daha şahit oluyordu. “Bu bir çocuk, naif bir çocuk.”
“Onu kast etmedim,” dedi Selim. Yumuşak, etkili bir sesle
konuşuyordu. İçinden çocuğun omzunu patpatlamak geçti ama bunu yaparsa
Mustafa’nın ağlamaya başlayacağını hissetmişti. Böyle bir an yaşamayı ikisi de
istemezdi. Erkeklerin dünyası da, zor bir dünyaydı. “Ama buradan gitmek istediğini,
bunun için de seni seçtiğini açık açık söylemiş. Öyle değil mi?”
“Bu onu dürüst yapar mı? Bence baba da, kızları da deli. Biraz
önce babayı görecektiniz. Sanki kızından değil de sevgilisinden bahseder
gibiydi, zaten bir ara bunu da söyledi: ‘O, benim sevgilimdi,’ dedi.”
Selim’in kafasında bir ışık çaktı: “Acaba?”
Mustafa’nın yanından ayrılınca eli telefonuna gitti. Önce
Timothy’i aradı. Merak etmişti. “Nerede
bu?” Telefonu hala kapalıydı ya da kapsama alanı dışındaydı. Yeniden arama
yaptı, bu sefer bir başkasını arıyordu.
***
32. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder