Önce 33. Bölümü Okuyunuz
Maya Mor iskeleye vardığında Selim, teknenin güvertesindeki
şezlonga uzanmış kitap okuyor gibi görünüyordu. Oysa tekneye kadar olan iskele yolu
boyunca onu gözlemleyerek gelen Maya, kitabı elinde sadece bir süs olarak tuttuğunu
ve okumaktan çok düşündüğünü anlamıştı. Nitekim
Maya tekneye çıkana kadar Selim onu fark etmemişti bile. Selim’in üzerinde bir tişört
ayağında ise şort vardı. Pilli radyodan New Age tarzı bir müzik yükseliyordu.
33. Bölüm: Yeraltı Mezar Odasının Sırrı ve Geçmişe Açılan Kapı
Dünden beri Öz Emir’ini çiğnemişti.
Sınır tanımayan Nysa buraya gelmiş,
yıllardır sabırla inşa ettiği emirlerini de, sırlarını da
yıllardır sabırla inşa ettiği emirlerini de, sırlarını da
delip geçmişti.
“Vangelis, nereden aklına geldi?”
Selim zıplayarak doğruldu: “Radyonun aklına gelmiş.”
Maya Mor radyoya gitti, sesini kıstı. Sonra ayağa kalkıp
selamlaşmaya hazırlanan Selim’in yanına gelip iki yanağından sevgiyle öptü.
Selim bu samimi davranışa nasıl cevap vereceğini bilemediği
için biraz aptallaşmıştı. Her ne kadar son zamanlarda kırılmaya başlamış olsa
da; eski, ciddi, araya mesafe koyan yüz maskesini geri kazanmaya çalıştı bir
ara ama bu çabası boşunaydı. Az kişiye gösterdiği gerçek Selim yüzünü, Maya’nın
yanındayken içinde tutamıyordu. Aslında bu durumdan çok da şikâyetçi değildi. Onu
tanıdığından bu yana çok kısa bir süre geçmişti ama öyle şeyler de olmuştu ki
şu anda bile onu, hayatının bir parçası hatta önemli bir parçası gibi hissediyordu.
Timothy’nin yaptığı gibi sağ elleriyle saçlarını taradı, düzeltti, yanındaki
sehpada duran güneş gözlüğünü taktı. Ayağa kalkarken düşürdüğü kucağındaki
kitabı yerden almak isterken Maya ondan önce davranıp kitabı yerden almıştı
bile. Kitap, Borges’in Yolları Çatallanan
Bahçe’siydi.
Normal durumuna gelebilmek için çabalayıp duran Selim’in bu
halini Maya, Timothy’nin ortalarda olmamasına yorsa da; içten içe biraz da az
önceki sevgi öpüşünden kaynaklandığını biliyordu. Böyle davranarak Selim’in hiç
beklemediği bir şey yapmıştı. Maya’nın, Timothy ile Selim arasında geçen o özel
konuşmadan haberi yoktu, olsaydı bu duruma daha farklı noktalardan bakmayı
deneyebilirdi. Selim iyi bir adamdı. Maya artık ona hakkını vermeye karar
vermişti. Şimdiye kadar onu uzak tutmak için elinden geleni yapmıştı.
Maya’nın, buradaki gibi özel ve tehlikeli işlere kalkıştığında;
hiç aklından çıkmasına izin vermediği iki temel kuralı, yaşam ilkesi, Öz Emir’i vardı. On Emir gibi… Ama On Emir’e göre oldukça kısa bir listeydi onunkisi.
Aslında tam da öyle değildi. Evet, emir kısmı kısaydı ama gerekçelendirme kısmı
uzundu. Maya Mor, elbette yazıya geçirmediği bu iki emri şöyle formüle
ediyordu: Önce yakın çevreni koru, onları
zarar görecekleri işlere bulaştırma! Çünkü yetersizler, çünkü bilgisizler
ve çünkü ayak bağı olurlar ve zaten ne lüzum var. Kendi işini kendin yap! İkincisi:
Sırrını koru! Çünkü anlamazlar, çünkü
korkarlar ve sana artık eskisi gibi bakamazlar çünkü sen de eskisi gibi
davranamazsın ve hatta rolünü bile hakkıyla oynayamazsın ve zaten başarımın
sırrı bunun bizzat sır olmasındandır ve bana ait gizemli bir dünyayı neden
başkalarıyla paylaşayım ki… Ne lüzum var!
Yalnız bu aralar tuhaf bir şey olmuştu. Bu, Maya’nın dünden
beri yüreğini sıkan bir konuydu. O meşum yürek sıkıntısı bugün daha da
artmıştı. Çünkü Maya Mor, dünden beri Öz
Emir’ini çiğnemişti. Sınır tanımayan Nysa buraya gelmiş ve yıllardır
sabırla inşa ettiği emirlerini de, sırlarını da delip geçmişti.
Biraz önceki telefon konuşmasında Selim’in endişeli bir
şekilde Timothy’i soran sesi, Maya’nın içindeki şefkat duygusunu alevlendirmişti.
Buralara kadar kendisi için gelmiş birisiydi. Eh, belki de tam olarak öyle
değildi. Tamam, buraya hem Maya var diye gelmiş hem de kendilerine hiç bilmedikleri
bir yerde değişik bir tatil yapma fırsatı yaratmışlardı. Bir taşla iki kuş. Ama
olsun yine de hoş adamdı, iyi adamdı. Maya Mor, hayatına sokacağı kişileri ince
eleyip sık dokuyarak seçerdi. Bu sefer öyle olmamıştı. Hiç istemediği halde iki
hatta üç, yok hatta dört kişiyi hayatının içine girmiş olarak buluvermişti. Nysa
–hiç şüphesiz- Selim hatta Timothy ve hatta Şeyda Nur… Bu, Maya Mor gibi biri için inanılmaz bir
performanstı.
Şimdi burada Selim’in karşısına oturmadan önce arabada gelirken
aklına gelenler işte bunlardı. Burada Selim’i yalnız ve hüzünlü bir parçaya
kapılıp, düşüncelere dalmış gitmiş görünce dayanamamış ve içindeki Maya baskın
gelmiş, Selim’in yanağına iki sevgi öpücüğü kondurmuştu.
Selim, bir şeyler söylemiş olmak için sordu, hala ayaktaydı:
“Bir şey içer misin?”
Şezlongun karşısında duran ve biraz önce Selim’in ayaklarını
uzattığı portatif sandalyeye çoktan oturmuş olan Maya, “evet, soğuk bir şeyler
varsa içerim. Ama bira olmasın,” dedi.
Selim bir madensuyu açtı, buz ve bir parça limon dilimiyle
süslediği bardağı Maya’ya uzattı.
“Tim’den haber aldın mı ?” Bunu söyleyen Maya, eliyle de
otur artık diye işaret ediyordu. “Otur da
konuşalım.”
“Hayır. Nereye gittiğini anlamıyorum.” İşte tam o sırada telefonu çaldı, arayan Timothy’di.
Selim kısa bir konuşma yaptı, rahatlamış gibiydi. Telefonu kapatıp Maya’ya açıklamada
bulundu. “Bana söylememişti ama Milas’a gitmiş. Bunu anlamadım doğrusu.
Neden diye sordum sonra anlatırım dedi. Haber peşindeymiş gibi bir izlenime
kapıldım sonra da telefonunun pili bitmiş. Birazdan buraya doğru yola
çıkacakmış.”
“Gelmesi uzun sürer,” dedi Maya, “arabası yok, buradan geçen
bir şeyler bulmasını ve yoldan aşağı, buraya kadar yürümesini de hesaplarsak iki
saatten önce gelemez. En az iki saat, hatta daha fazla da sürebilir.”
“Olsun,” dedi Selim, “içim rahatladı. Merak etmeye
başlamıştım.”
‘Bir haber peşinde galiba,’ cümlesi Maya’nın aklına takılıp kalmıştı,
yüzü asıldı: “Sen biraz önce ‘bir haber peşinde galiba,’ dedin. Neyi
kastettiğini anladın mı peki?”
“Hayır,” dedi Selim: “Neden?”
“Aklıma şu tepedeki mağara- kült yerini haber yapabileceği
geldi. Bunun için çok erken Selim. Burada tedbir almadan bu haber yapılırsa çok
ama çok yanlış olur. Bana telefonunu ver, onunla konuşmam lazım.”
Selim, mağara- kült yeri ismine takılmıştı. “Mağara- kült
yeri de neresi?”
Maya, bugünkü keşfini anlattı. “Orası bir mağara. Doğal bir
in. Yeraltı mezarı olduğuna dair şimdilik
bir kanıt yok. Daha çok yüzlerce yıl önce kullanılmış bir tapınım yerine
benziyor ama bunlar ilk odayla sınırlı bilgiler. Bir de Derviş’in kaldığı yer
var ama bu haliyle orayı iyi inceleyemedim. Böyle bir yer daha vardı, nitekim
bir gece oraya düşmüştüm, bana Derviş yardım etmişti. Anladığım kadarıyla o bölgenin
altı böyle mağara odaları ve açılmış galerilerle dolu. Ne olduğunu anlamak için
diğer yerlere de bakmak lazım. Ve daha birçok bilimsel deney ve gözlem gerekir
ama orası çok değerli. Zaten ilk keşfedenler tarafından yağmalanmış bile.
Burası duyulursa hücuma uğrar. İkiden fazla giriş yeri olduğu çok açık. Bir
yeri kapatsan başka yerden girerler. Tedbir almadan kamuya açık yayın yapmamak
lazım.”
Selim bütün bunları başını sallayarak dinlemişti: “Timothy bütün
bunları düşünecek birisidir sen merak etme. Eğer bu keşfin haberini yapmak
isteseydi zaten şu anda bunun haberini okuyor olurduk, kimse de onu
engelleyemezdi.” Bunları dedi ama yine de telefon numarasını Maya’ya verdi. Maya
numarayı çevirdi. Telefon kapalıydı.
“Telefonu kapalı.”
Yapacak bir şey yoktu. Maya Mor durdu düşündü, kendini
dinledi. Canını sıkan yeni bir şey vardı ama ne olduğunu bulamadı. Canını sıkan
çok fazla şey vardı aslında. Bir ara unuttuğunu sandığı Gülizar’ı, kızları Berra’yı
hatta Şeyda Nur’u hatırlamıştı. İç sıkıntısı artıyordu. Sıkıntılarından biri de
Derviş’ti. “Ne olacak o çocuğa?”
Bu soruyu Selim’e yöneltmek aklından geçse de bunu yapmadı, onu
bu konunun içine daha fazla çekmek ne derece doğruydu. O bir savcıydı ve Maya’ya
göre ne kadar az şey bilirse o kadar iyi olurdu. Onun iyiliği için de böylesi
daha doğru olacaktı. Sonra aklında olan öteki konuya geçti Maya: Mustafa.
Selim’den konuşmanın ayrıntılarını aktarmasını istedi. Selim de telefonda anlattığından
daha ayrıntılı olarak anlattı olanları. Sadece konuşmaları aktarmakla yetinmemiş
önce babanın, arkasından Mustafa’nın ruh halinden örnekler vererek, durumu
Maya’nın kafasında canlandırabileceği bir şekilde aktarmıştı.
Sonra Maya, Gülizar’la yaptığı konuşmayı kabaca anlattı Selim’e.
Gülizar’a gelene kadar daha başka şeyler de anlatması gerekmişti ama hiç bir
zaman Karya karakterinden, aslında Gülizar’la görüşenin Karya olduğundan bahsetmedi.
Bu onun sırrıydı: Öz Emir, madde 2.
Anlatmadığı başka şeyler de vardı. Dervişin o iki insanı öldürdüğünü,
Nysa ile kendisinin, adamların cesetlerini kayalardan aşağı attıklarını ve Derviş’in,
Gülizar ile Selo’nun çocukları olduğunu da söylememişti. Elbette bunlara hiç gerek
yoktu yalnız ileride Selim bunları öğrenirse; herhalde hiç hoş karşılamayacaktı.
“Olsun,” diye düşünüyordu Maya Mor, “zaten buradan sonra görüşeceğimizi pek zannetmiyorum.”
İstanbul’a gidince herkes kendi yoluna
gidecekti, bu hep böyle olurdu. Tatillerde edinilen arkadaşlıkların çok azı
sürer, İstanbul’un insanı tüketen gündelik hayat akışı ve hızlı iş yaşamı
insana soluk aldırmazdı. Aylar ayları, yıllar yılları kovalar, zaman çok hızlı akardı. Bir gün
tesadüfen aklınıza gelen bir arkadaşınızın ismi, onu ne kadar zamandır
görmediğinizi size düşündürür ve parmak hesabı yaparak altı veya yedi yıldır
onu hiç görmediğinizi hayretle fark ederdiniz. Bu sadece tatil arkadaşlıkları
için değil, ayrı düştüğünüz herkes için geçerli olan bir kural gibiydi. Maya Mor, Selim’e bir işi olduğunu söyleyip
kalktı, giderken tekrar Selim’e sarıldı: “Sen iyi bir insansın Selim.”
“Öyle miyim?” Selim bu sefer rahattı. Ona uzanmış omuzuna
dokunan Maya’ya oturduğu yerden gülümsüyordu.
“Öylesin. Bir iki güne kadar buradan gideceğim. Yarın Derviş
orayı boşalttıktan sonra orada uzun uzun incelemede bulunmak istiyordum. Bunu
yapmam şart, zaten buraya bunun için gelmiştim. Burada bir şeyler vardı, buldum
ve gidiyorum. Sakın benimle gelmeye kalkma! Yalnız olmak, sakin sakin, düşüne
düşüne iş yapmak istiyorum. Hem çekim yapacağım hem de çıkarabildiğim kadar
bölgenin krokisini çıkaracağım. Bundan sonraki işim bu. Rapor yazıp bunu
duyurmam, buranın araştırılmasını sağlamam, burayı güvenilir ellere teslim
etmem gerekiyor.”
“Kaçta gideceksin? Yok, sadece saat hesabı yapmak için
soruyorum. Biz yarın da buradayız. Hiç olmazsa geri dönüp dönmediğini takip
edeyim.”
“İşim en geç altı gibi biter daha fazla kalmam. Sonra da
buradan İzmir’e gideceğim. Ailemin yanında bir iki gün kalıp İstanbul’a geçerim,
bir ara yurt dışına da gitmem gerekecek. Bu olağanüstü yeri yüz yüze konuşarak
anlatmam iyi olacaktır.”
“O zaman yarın akşam görüşürüz,” dedi Selim. “Güzel bir akşam
yemeği yiyelim gönül huzuruyla. Her şeyi noktaladığımız ana uygun bir yemek
olsun bu. Hatta buradan açılıp biraz ilerideki koylardan birine gidelim. Uygun
bir yer var. Vahşi bir doğa manzarası güzel olurdu.”
Maya başını kaldırıp gökyüzüne baktı, “yeterli ay ışığı
olmayacak, karanlıkta kalırız oralarda,” dedi ve gitti. Selim’in içini tatlı
bir huzur kaplamıştı. Kalktı, akşam için bir şeyler hazırlamak üzere teknenin
minik mutfağına doğru gidecekken durdu, bir şey görmüştü. Maya, pansiyona doğru
değil de Berrak Kafe’ye doğru gidiyordu.
***
34. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder