5 Temmuz 2018 Perşembe

31. Bölüm: Başka Bir Dünyaya Giriş

Önce 30. Bölümü Okuyunuz


"Yaşayan bir candan bahsediyoruz. 
Ölümün telafisi yok. 
Geri dönüşü yok.”


Derviş, Maya’nın; bu sahne bana bir şeyi hatırlattı, demesinin nedenini düşündü ama bu onun bulabileceği bir şey değildi. Maya Mor, bu içsel arayışa takılıp kalmış olarak yere bakarken, Nysa gelip onun omuzuna sevgiyle pat pat vurdu. “Nasıldı? Fena değildi bence.”

“Evet,” dedi Maya, kafasını kaldırıp.

“Bir kahve içelim,” dedi Nysa, “hepimiz hak ettik, bizim karşımızda içip durdun. Böyle lakayt seyirci de görmemiştim doğrusu.”

Derviş yerine oturdu, Maya karşısına geçti. Nysa kahveleri getirdi, sonra sandalyelerden birini getirerek iki koltuğun arasına yerleştirip oturdu. Sessizce kahvelerine içerlerken Nysa şöyle dedi: “Derviş neden bazı yerleri değiştirdin. Senin yüzünden şaşırdım, az daha rolden çıkıyordum.”

Maya da fark etmişti bunu. Nysa’nın duraklamalarını ve kitabı incelemesini hatırladı.

“Yanlış çevrilmiş,” dedi Derviş

“Nereden biliyorsun,” dedi Maya, “orijinalini okudun mu?”

“Gerek yok, benim yazdığım; ‘saçlarını yolmak’ da, ‘ne mümkün de’ o repliklere daha çok yakışıyordu ve daha doğruydu.”

Derviş’in keskin yargısı düşündürdü Maya Mor’u. “Kitaplardan dünyayı ve insanları öğrenen biri… Hangi kitapları okudu bugüne kadar?  Ne kadar da iddialı. Ne kadar da emin. Kitapların ona sunduğu dünyayı biliyor. Ya bizim dünyamızı?”

“Bilemiyorum,” dedi Maya, “yine de orijinaline bakmak lazım. Bence İngilizcesini bulup incelemelisin.”

“İngilizce bilmiyorum,” dedi Derviş: “Bir ara öğrenmeye çalıştım ama çok hoşlanmadım o dilden. Latince öğrendim.”

“Ne!” sesi geldi Maya ve Nysa’dan aynı anda.

“Neden Latince?” dedi Nysa. “İngilizce evrensel bir dil artık, onsuz bir şey yapılamaz.”

“Evet, bizim Ortadünya’mızın ortak lisanı İngilizcedir,” dedi Maya da.

“Orta Dünya neresi?” dedi Derviş,  “Orta Doğu’yu mu yoksa Avrupa kıtasını mı kast ettin?”
Maya içinden güldü: “İşte okumadığı bir kitap.”  Sonra şöyle devam etti:  “Ooo! Sen o kitabı okumadın mı?”

“Hangisini?”

“Yüzüklerin Efendisi’ni, Tolkien’in kitabını.”

“Hayır,” dedi Derviş, canının sıkıldığı belli oluyordu.

“Ben de okumadım,” dedi Nysa, “ama filmini izledim.”

“Aynı şey değil,” dedi Maya Mor, “ikisi birbirinden çok farklıdır.”

Bu konuda Maya Mor çok şey söyleyebilirdi: Filmlerin ve dizilerin kitap okuma önünde bir engel olmasından, bazı filmlerin maddi ve manevi açıdan zenginleştirici ve devrimci olduğunu bildiğinden ama sadece bununla yetinilmesinin olumsuz sonuçlar doğuracağından; günlük hayatta kullanılan kelime sayısının giderek azaldığından, birkaç sayfalık basit makaleleri sabredip okuyan insan sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olduğundan; klasik romanların hiç birinin okunmadığından, hatta roman özetlerinin bile okunmayıp varsa filminin izlenmesinin tercih edilmesinden; popüler kültürün her an yeni bir ikon, pseudo tartışmalar yaratarak insanlarda anlık olarak, iyi ve güzel şeyler yapıyorum tatmini yaratmasının, entelektüel derinleşme önünde büyük bir engel olmasından; insanlığın büyük kısırlaşma sürecinin içinde olduğundan, buna karşı direnen insan sayısının giderek azaldığını düşündüğünden ve daha bir sürü benzer şeyden bahsedebilirdi. Elbette hiçbir şey demedi. Zaman bu zamandı ve sırası değildi. Belki bir gün bunları Derviş’e söylerim, diye düşündü ama bu fikir, ne zaman? sorusuyla birlikte aynı anda aklına düşmüştü. Göğsüne yapışan sıkıntı hissi, içinde bulundukları, özellikle Derviş’in içinde bulunduğu durumu hatırlattı ona.

Nysa, Maya’nın bu düşüncelerinde habersiz olarak, Derviş’le sohbete devam ediyordu: “Peki, filmini de mi izlemedin. Film izlediğinden bahsetmiştin, ama burada bir televizyon görmedim, elektrik de yok…”

“Kışın aşağıya inerdik bazen. Kahve kapalı olurdu ama Selo amcam onu nasıl açacağını biliyordu. Geç vakit kimse yokken ışıkları da açmadan orada bazı filmler izledim. Çoğu eski Türk filmiydi. Amcam onları çok severdi. Bazılarını birkaç kere izledik. En çok, Selvi Boylum Al Yazmalım, filmini severdik.”

Derviş’in sesindeki titremeyi ve artan hırıltılarını fark eden Maya, konuyu değiştirdi: “Evet, orası sapa bir yerde kalıyor, o tarafa giden olmadıkça televizyonun ışığı görülmez.”

“Bir kere yakalandık, ben hemen saklandım, Selo amcayı buldular içeride, onu tanıyorlardı, ses çıkarmadılar. Bir ara jeneratör vardı burada, o zaman buraya televizyon ve oynatıcı da getirmiştik sonra jeneratör bozuldu. Zaten kahvede kullandıklarımız bizim makinelerimizdi bizim ihtiyacımız olan şey elektrikti.”

Maya ve Nysa’nın aklından bin bir düşünce geçiyordu. Hangi filmleri, hangi dizileri, hangi haberleri izlemişti? Dünyaya, insanlara dair neler biliyordu? Geçmişe dair neler biliyordu? Geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyordu?  Sağda solda eski gazeteler vardı, demek ki Selo, ara sıra gazete de getiriyordu buraya.

Sanki onların düşüncelerini anlamış gibi Derviş, konuştu: “Az film izledim ama gazete ve dergi okudum ve hep radyo dinledim. Buradan zor çeker ama antenini takınca daha iyi çekiyor.” Eliyle yukarı doğru tırmanan kabloyu gösterdi. “O nedenle dünyada olan biten her şeyi bilirim.”

Maya Mor, bu çocukla sosyal/kültürel bir araştırma yürütmenin ne kadar müthiş bir şey olacağının hayalini kurarken buldu kendini. Ve dayanamadı sordu: “Hangi kanalları dinlerdin daha çok?”

“Buradan sadece TRT’nin bazı kanalları çıkıyor. Arada yerel kanalları da yakalıyorsun.”

Maya’yı bütün bu konular çok yakından ilgilendiriyordu ama yarım saattir cevabını merak içinde beklediği bir sorusu vardı: “Derviş, dün bir adam geldi dedin, bu önemli, kimdi o?”

Derviş uzatmadan neredeyse birebir anlattı adamın söylediklerini. Nysa hayretle dinlerken bir ara Maya’ya baktı, yüzündeki ifadeden Maya’nın bu konuyu bildiğini anladı. O; Derviş’in, Selo’nun oğlu olduğunu ve her şeyi biliyordu. Yalnız, adamın buraya gelip bunları anlatmasına canı sıkılmıştı. Bu belliydi. Böyle anlarda duygularını saklamayan bir Maya vardı karşısında. Kafasını sağa eğmiş, kaşlarını düz bir çizgi halinde birleştirmiş, eliyle çenesine destek vererek koltuğa yaslanmış, hiçbir şey söylemeden Derviş’i dinliyordu. Düşünerek dinliyordu.

Derviş, anlatmasını bitirince Maya’ya sordu: “Şaşırmadın. Biliyor muydun?” Onlar, yüzündeki doğal maskından ötürü Derviş’i anlamakta zorlanıp başka belirtilere bakıp; duygu durumunu, ne düşündüğünü keşfetmeye çalışırken, belli ki o da onları inceliyor, gördüklerinden sonuçlar çıkartıyordu ve bu konuda avantajlı durumda olan Derviş’ti.

“Dün Gülizar’dan öğrenmiştim.”

“Dün… Dün ne zaman?”

“Dün, öğleden sonra.”

“Bana söylemedin.”

Maya güldü, Nysa atıldı: “Eh, bu dün için mümkün değildi elbette. Hatırlarsan dün sen iki kişiyi boğazlamıştın, biz de buraya gelip ortalığı temizleyip gitmiştik. Bu karışıklıkta ne sen ortaya çıktın, ne de biz seni bulabildik Derviş’im.”

Maya Mor, şaşkınlıkla Nysa’ya baktı. Bir cinayet hikâyesi ancak bu kadar sulandırılarak anlatılabilirdi. Ve… “Derviş’im mi?”

“Şakanın sırası değil Nysa. Dün gece olanlar ciddi şeylerdi ve bu arkadaş, iki kişiyi öldürdü. Neden?” dedi Maya, Derviş’e dönerek.

Derviş yine bekletmeden olanları kısaca anlattı. “Vicdanım rahat,” dedi arkasından, “ben onları öldürmeseydim onlar beni öldürecekti. Sonra onlar Selo amcamı öldürdüler.” Çıkardığı hırıltılar artmıştı.

“Mantıklı bir davranış,” dedi Nysa. “Ava giden bazen işte böyle avlanır.”

“O adam neden bana bunları anlattı? Derviş yine Maya’ya soruyordu.

Maya Mor düşündü. Ne kadarını anlatmalıyım diye düşünüyordu. Sonra, kimi zaman kelime ve cümlelerinin arasında boşluklar bırakarak şöyle şeyler dedi: “Benim anladığım; adam bir tür hesap kapatıyor. Gidecek ama nereye gidecek bilmiyorum. Anlaşılan o küçük kıza tapıyormuş. Giderayak içinde boğulduğu pisliği, herkese bulaştırıp gitmek istiyor. Aklıma gelen tek bir kelime var: İntikam… Neden, neyin intikamı? Belki de "normal" olmayanların, normallerden aldığı bir intikamdır bu... Yani normal derken; günümüzde geçerli olan, genel kabul gören, baskın sosyal davranışlar, gelenekler, kültürler anlamında söylüyorum bunu.”

“Eskiden daha farklıydı,” dedi Derviş, “ben okudum. Yunanlılarda eşcinsel ilişki normalmiş.”

Nysa, Derviş’in konuşmasını keserek araya girdi: “Aynı şey değil! Bu korkunç bir şey, bunun tartışılmasını bile dehşet verici buluyorum. Onlar çocuk! Bir baba bunu kendi çocuklarına nasıl yapar!”

Derviş başladığı konuşmasına devam etti: ”Evet, bunu da okumuştum. Günümüzde yasak bir şey, hatta suç.”

“Sadece günümüzde değil, bu her zaman suçtu, suç olarak da kalmalı!” Nysa, hapisteyken yaşadığı onlarca örneği hatırlıyordu. Neler görmüştü, neler… Beynindeki görüntüleri silmek ister gibi kafasını salladı, gözlerini kırpıştırdı. Sonra onun Derviş’i incelediğini gördü Maya. Nysa ilk kez farklı bir duyguyla, düşünerek bakıyordu Derviş’e. Bu çocuk nelerin doğru, nelerin yanlış olduğunu muhtemelen bilmiyordu. Özellikle bu tür hassas konularda ne düşünüyordu? Rahatlıkla adam öldürmüştü ve vicdanım rahat diyordu. Vicdandan anladığı neydi? Yirmibir yaşındaydı, ergenliği geçmişti. Seks konusunda ne biliyordu, burada yapayalnız yaşarken neler yaşamıştı? Sonra Maya, onun Derviş’e doğru eğilerek yavaş bir sesle şöyle dediğini duydu: “Bana bak Derviş, o Selo amcam dediğin kişi senden hiç yararlandı mı?”

Maya araya girdi: “Kes şunu Nysa!”

Derviş, bu sorudan hiçbir şey anlamamıştı. “Nedir o?” dedi, ama sesi tedirgindi. Nysa’nın soruş tarzından, hoş olmayan bir şeylerden bahsettiğini anlamıştı.

“Yani onunla cinsel bir ilişki yaşadın mı demek istiyorum. Aynı yatakta yatmak sonra…” Maya’dan yardım ister gibi ona baktı: “Nasıl anlatılır işte, sen de bir şeyler söylesene?”

Maya hiç cevap vermedi. O, Derviş’e bakıyordu, sorulan soruyu bu sefer gayet iyi anladığı açıktı.
Maya, “Nysa’nın sorusu seni rahatsız etmiş olabilir Derviş,” dedi “ama bu soruya cevap vermek zorunda değilsin, sakin ol.” Bunu söylemekte haklıydı çünkü Derviş’in hırıltılarına titremeler de eklenmişti. Bütün vücudu titriyor, başı aşağı yukarı sallanıyordu.” “Hayır!” dedi Derviş ağladığı anlaşılıyordu. “Hayır! Asla!”

“İyi,” dedi Nysa, rahatlamış olarak.

“Bunlar önemli mi?” dedi Derviş sesi titreyerek. Nysa ağzını açıp konuşmaya hazırlanırken, Mor tek bir el hareketiyle susturdu onu. “Önemli.” Sonra gülerek ekledi: “Bizim Orta Dünya’mızda önemli Derviş. Bunu insanlıkla ilgili bir durum olarak algılıyoruz. Bizler, Eski Dünya’nın insanları değiliz. Çocuklarımız önemlidir. Onlar korunmalı...”

“Hatta annelerine ve babalarına rağmen korunmalı,” dedi Nysa. Bu konu üzerinde düşündüğü belliydi ama özellikle Berra ve kız kardeşlerini düşünüyordu o anda: “Küçükleri etkilemek kolaydır, hele bu kişi babaları ise. Çocuklar ailelerinin eline düştükleri andan itibaren, onlar tarafından biçimlendirilir. Bedenlerini nasıl kullanacakları onlara öğretilir, duyguları yönlendirilebilir.”

Maya Mor da şöyle dedi:  “Özellikle haz alma duygusu. Bu duygunun çok küçük yaştan itibaren kışkırtıldığını ve ergenlik dönemini de böyle geçirdiklerini bilirsek daha iyi anlayabiliriz olanları. Bence onlar, artık dönüşü olmayan bir yola girmişler. Çocuk olabilirler ama bu durum, gerçeği değiştirmiyor. Babalarının da benzer bir geçmişi olabilir. Adam cinsel açlık çektiği için yapmıyor bunları; o bir pedofili, sübyancı yani. En iyi kullanabileceği çocuklar da kendi çocukları. Belki de bu bile ona özel bir zevk vermiştir. Çok daha kötü, çok daha gizli bir şey yapıyor olmanın hazzının daha büyük olduğunu tahmin edebiliriz. Bu öyle bir bağımlılık ki hiç bir değeri, tabuyu, yasayı tanımıyor. Bunu çocuklarına da öğretmiş olmalı. Buraya geldiğinde otuz yaşlarında falanmış. O yaşa kadar kişiliğinin bu sapkın yönü çoktan gelişmiştir, diye düşünüyorum. Burada birden ortaya çıktığını sanmıyorum. Bence Gülizar’ı seçişinin ardında bile böyle bir içgüdü olmalı. O çok ufak tefek, çocuk gibi bir kadın, bebek gibi güzel. Hala güzel.”

Derviş, “o benim annemmiş,” dedi hırıltılar arasından, “Selo amcam da babammış. Bir de onlardan doğana bakın: Ben (!)” Çıkan gürültülerden onun espri yaptığını ve güldüğünü anladılar.

Maya Mor, Derviş’i duymazlıktan gelerek devam etti: “O kadını seçti çünkü hem o sapkın duygularını tatmin edecekti hem de normal bir hayat sürdürüyormuş gibi görünecekti. Ama kızları doğunca iş değişti. Hep daha küçüğe yönelme var. En küçükleri ortaya çıkınca büyüklerin pabucu yavaş yavaş dama atılmış.  Tabii en başta annenin ki.”

“Belki de Derviş’i çocuğu olarak kabul etmesinin altında gizli bir içgüdü yatıyordu. Belki de bir kız çocuk doğar diye beklemiştir,” dedi Nysa.

“Bunu bilmiyoruz,” dedi Maya, “Oğlan çocukları olsaydı;  muhtemelen onlara da benzer şeyler yapardı”

“Mor,” dedi Derviş, o da Nysa gibi Mor adını benimsemişti. “Adamın söylediklerinin doğru olduğuna emin misin?”

“Anlatmıştım,” dedi Maya. “Ben bunu Gülizar’dan öğrendim. Ve bir insanın yalan söyleyip söylemediğini anlarım. Kesinlikle doğru söylüyordu. Şimdi Gülizar’dan aldığımız bir örnekle bir test yaptırmış olsaydık, o testin sonucunun bu söylediklerimi doğruladığını görürdük.”

“Neden,” dedi Derviş, bağırarak, “neden bunu yapayım?”

“Hayır,” dedi Maya, “sadece söylediğimi güçlendirmek için örnek vermek istemiştim. Ama dava mahkemeye düştükten sonra buna benzer zorunluluklar ortaya çıkabilir.”

“Bu tam da babanın istediği bir şey,” dedi Nysa.   Gerçeğin açığa çıkması,  Gülizar ve ailesinin büyük bir rezaletin içine düşmesi. Ama şunu da düşünmek lazım belki de; böyle bir dava sonunda Derviş, bir soyadı, bir kimlik kazanacaktır.”

“Ben onların soyadını istemiyorum,” dedi Derviş. “Bir çöpmüşüm gibi fırlatıp attılar beni. Boğazlarına takılmış bir kılçıktım onlar için.” Ellerini kaldırdı, inceledi, ellerini başında, yüzünde gezdirdi: “Belki de haklıydılar, kim böyle bir yaratık ister ki? Keşke hemen öldürselerdi. Bu bana yanlış gelmiyor. Esas kötü olan yaşamam olmuş.” Hırıltıları iyice artmıştı. Çıkardığı seslerden ağladığını anlayabiliyorlardı. Gözlerinden yaşlar iniyor; sakat, eksik parmaklı, devasa sol eliyle, yüzünü siliyordu.

Maya Mor düşündü: Gerçekten de bir çocuktu o. Yüzündeki doğal maske, onun hem insan hem de çocuk oluşunu gizliyordu. Bazı gerçekler yüzeyin altında olur, ancak kazdıkça ortaya çıkardı. Tıpkı Gülizar’ın ailesi gibi. Tıpkı Selimle, Timothy gibi, tıpkı Nisan gibi, tıpkı bugün adına Bardacıklar denilen köy gibi ve tıpkı kendisi gibi. Gerçek her zaman kolayca göze görünür olmuyor, onu bulmak için çoğu zaman derinlere inmek gerekiyordu. Görünenin ötesine bakmak, ona ulaşmak için çaba harcamak gerekiyordu.

“Ölmedin ve yaşıyorsun,” dedi Maya Mor, “belki de bunun şu anda bilemediğimiz bir anlamı vardır. Sen varsın ve gerçeksin. Gerçekler kimi zaman acıtır, can yakar. Ama tek bir gerçeklik yoktur. "Gerçek", bir prizma gibi çok yüzlüdür. Bazen sadece tek yüzünü görürüz, bu da bizi yanıltır. Bence Gülizar ve kızlarına, olanlara ve sen hoşlanmasan da babaya da –bunu Nysa’ya dönerek söylemişti- bu gerçeği bilerek bakmak daha doğru olacaktır.”

“O yaşa gelmiş, baba sıfatını almış birisi yaptıklarından sorumludur,” dedi Nysa ve şöyle devam etti: “Anne de suçlu bence. Engel olabilirdi. Bu kadar zamandır hiçbir şey yapmamış olması tuhaf değil mi? Hangi gerekçeyle yapmış olursa olsun, gerçeğin bilmem kaçıncı yüzü nedeniyle bu duruma düşmüş olursa olsun, hiç önemli değil. Anne de sorumludur, suçludur! Bu çocuğu ölüme gönderenler de sorumludur, suçludur ki onlar da aynı kişiler. Ben de yaptıklarımdan dolayı sorumluyum, suçluyum. Onları hangi şartlarda yapmış olursam olayım, fark etmez. Ben de suç işledim Mor.”

“Çocuktun…”

“Ah, ben de öyle diyorum ama diğer yandan şöyle düşünmeden yapamıyorum. Sineklerin Tanrısı’ndakiler de çocuktu. Çocuk olmak, onları dokunulmaz yapmaz, yapmamalı. Dünyada ciddi ciddi, büyük suçlar işleyen çocuklar var. Onlar büyük insan dünyasının minyatür parçaları, kopyaları değil mi? Üstelik büyüklerden daha çok korkusuz, daha fazla denetimsizler.”

“Senin hikâyen nedir?” diyen bir ses duyunca sustu Nysa.  Bunu söyleyen Derviş’ti.

Maya Mor uzayıp giden bu konuşmaya son vermek ve esas meseleye gelmek istiyordu. Nysa’nın cevabını beklemeden araya girdi. “Derviş, Nysa sana anlatmış olabilir. Bir arkadaşımız var. Yarın seni ve burayı jandarmaya haber verecek. Bildiklerini anlatarak onlara yardımcı olacağını düşünüyor, özellikle Selo’nun öldürülmesiyle ilgili bildiklerini anlatmanı bekliyor. Sen ne diyorsun? Bundan böyle burada yaşayamazsın. Burasını rapor edeceğim. Çok değerli bir yer burası. Sana, bana ve bize ait değil. Buranın araştırılması gerekiyor. Bunu yapmak zorundayım.”

“Burayı araştırmaya geldiklerinde o iki cesedi bulurlar,” dedi Nysa. Ve her şey ortaya çıkar. Derviş’in yaptığı da ortaya çıkar. O yirmibir yaşında, yetişkin sayılan birisi. Çocuk değil. Bir hapishanenin özel bir bölümüne koyarlarsa yine de şanslı sayılır.”

“Yanında olabiliriz,” dedi Maya. “Avukat tutarız. Bu işi en hafif bir şekilde atlatması için her şeyi yaparız.”

“On sene,” dedi Nysa, “en az on sene yer.”

“On sene çok,” dedi Derviş. “Benim ömrüm o kadar olmayabilir. Bu hastalığı olanlar çok uzun yaşamıyormuş.” Sonra kararlılıkla devam etti: “Ama vicdanım rahat, bir daha olsa yine yapardım.”

Maya Mor, soğuk bir sesle; “yapmasan daha iyi olur,” dedi. “Her problemimizi öldürerek çözemeyiz. İnsanları öldürmek doğru bir şey değildir. Yaşayan bir candan bahsediyoruz. Ölümün telafisi yok. Geri dönüşü yok.”

Derviş kafasını kaldırılıp Maya’ya bakmaya çabalıyordu. Yuvarlak bilye gözlerinden ve masklı yüzünden bir anlam çıkarmak mümkün değildi.

“Bu gece burada kalacağım,” dedi Derviş. “Yarın gelip beni burada bulsunlar.”

Nysa, uzun uzun baktı Maya’nın gözlerine sonra da gözlerini yere indirdi. Bir şey söylememişti.
***
31. Bölümün Sonu

32. Bölüme Devam Ediniz 


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder