Önce 30. Bölümü Okuyunuz
Derviş, Maya’nın; bu sahne bana bir şeyi hatırlattı, demesinin nedenini düşündü ama bu onun bulabileceği bir şey değildi. Maya Mor, bu içsel arayışa takılıp kalmış olarak yere bakarken, Nysa gelip onun omuzuna sevgiyle pat pat vurdu. “Nasıldı? Fena değildi bence.”
"Yaşayan bir candan bahsediyoruz.
Ölümün telafisi yok.
Geri dönüşü yok.”
Derviş, Maya’nın; bu sahne bana bir şeyi hatırlattı, demesinin nedenini düşündü ama bu onun bulabileceği bir şey değildi. Maya Mor, bu içsel arayışa takılıp kalmış olarak yere bakarken, Nysa gelip onun omuzuna sevgiyle pat pat vurdu. “Nasıldı? Fena değildi bence.”
“Evet,” dedi Maya, kafasını
kaldırıp.
“Bir kahve içelim,” dedi Nysa, “hepimiz
hak ettik, bizim karşımızda içip durdun. Böyle lakayt seyirci de görmemiştim
doğrusu.”
Derviş yerine oturdu, Maya karşısına
geçti. Nysa kahveleri getirdi, sonra sandalyelerden birini getirerek iki
koltuğun arasına yerleştirip oturdu. Sessizce kahvelerine içerlerken Nysa şöyle
dedi: “Derviş neden bazı yerleri değiştirdin. Senin yüzünden şaşırdım, az daha
rolden çıkıyordum.”
Maya da fark etmişti bunu. Nysa’nın
duraklamalarını ve kitabı incelemesini hatırladı.
“Yanlış çevrilmiş,” dedi Derviş
“Nereden biliyorsun,” dedi Maya, “orijinalini
okudun mu?”
“Gerek yok, benim yazdığım; ‘saçlarını yolmak’ da, ‘ne mümkün de’ o repliklere daha çok yakışıyordu
ve daha doğruydu.”
Derviş’in keskin yargısı
düşündürdü Maya Mor’u. “Kitaplardan dünyayı
ve insanları öğrenen biri… Hangi kitapları okudu bugüne kadar? Ne kadar da iddialı. Ne kadar da emin.
Kitapların ona sunduğu dünyayı biliyor. Ya bizim dünyamızı?”
“Bilemiyorum,” dedi Maya, “yine de
orijinaline bakmak lazım. Bence İngilizcesini bulup incelemelisin.”
“İngilizce bilmiyorum,” dedi Derviş:
“Bir ara öğrenmeye çalıştım ama çok hoşlanmadım o dilden. Latince öğrendim.”
“Ne!” sesi geldi Maya ve Nysa’dan
aynı anda.
“Neden Latince?” dedi Nysa. “İngilizce
evrensel bir dil artık, onsuz bir şey yapılamaz.”
“Evet, bizim Ortadünya’mızın ortak lisanı İngilizcedir,” dedi Maya da.
“Orta Dünya neresi?” dedi Derviş, “Orta Doğu’yu mu yoksa Avrupa kıtasını mı kast
ettin?”
Maya içinden güldü: “İşte okumadığı bir kitap.” Sonra şöyle devam etti: “Ooo! Sen o kitabı okumadın mı?”
“Hangisini?”
“Yüzüklerin Efendisi’ni, Tolkien’in
kitabını.”
“Hayır,” dedi Derviş, canının
sıkıldığı belli oluyordu.
“Ben de okumadım,” dedi Nysa, “ama
filmini izledim.”
“Aynı şey değil,” dedi Maya Mor,
“ikisi birbirinden çok farklıdır.”
Bu konuda Maya Mor çok şey söyleyebilirdi:
Filmlerin ve dizilerin kitap okuma önünde bir engel olmasından, bazı filmlerin
maddi ve manevi açıdan zenginleştirici ve devrimci olduğunu bildiğinden ama
sadece bununla yetinilmesinin olumsuz sonuçlar doğuracağından; günlük hayatta
kullanılan kelime sayısının giderek azaldığından, birkaç sayfalık basit makaleleri
sabredip okuyan insan sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az
olduğundan; klasik romanların hiç birinin okunmadığından, hatta roman özetlerinin
bile okunmayıp varsa filminin izlenmesinin tercih edilmesinden; popüler
kültürün her an yeni bir ikon, pseudo tartışmalar yaratarak insanlarda anlık
olarak, iyi ve güzel şeyler yapıyorum tatmini
yaratmasının, entelektüel derinleşme önünde büyük bir engel olmasından; insanlığın
büyük kısırlaşma sürecinin içinde
olduğundan, buna karşı direnen insan sayısının giderek azaldığını düşündüğünden
ve daha bir sürü benzer şeyden bahsedebilirdi. Elbette hiçbir şey demedi. Zaman
bu zamandı ve sırası değildi. Belki bir
gün bunları Derviş’e söylerim, diye düşündü ama bu fikir, ne zaman? sorusuyla birlikte aynı anda aklına
düşmüştü. Göğsüne yapışan sıkıntı hissi, içinde bulundukları, özellikle
Derviş’in içinde bulunduğu durumu hatırlattı ona.
Nysa, Maya’nın bu düşüncelerinde habersiz
olarak, Derviş’le sohbete devam ediyordu: “Peki, filmini de mi izlemedin. Film
izlediğinden bahsetmiştin, ama burada bir televizyon görmedim, elektrik de yok…”
“Kışın aşağıya inerdik bazen.
Kahve kapalı olurdu ama Selo amcam onu nasıl açacağını biliyordu. Geç vakit
kimse yokken ışıkları da açmadan orada bazı filmler izledim. Çoğu eski Türk
filmiydi. Amcam onları çok severdi. Bazılarını birkaç kere izledik. En çok, Selvi Boylum Al Yazmalım, filmini
severdik.”
Derviş’in sesindeki titremeyi ve
artan hırıltılarını fark eden Maya, konuyu değiştirdi: “Evet, orası sapa bir
yerde kalıyor, o tarafa giden olmadıkça televizyonun ışığı görülmez.”
“Bir kere yakalandık, ben hemen
saklandım, Selo amcayı buldular içeride, onu tanıyorlardı, ses çıkarmadılar. Bir
ara jeneratör vardı burada, o zaman buraya televizyon ve oynatıcı da
getirmiştik sonra jeneratör bozuldu. Zaten kahvede kullandıklarımız bizim makinelerimizdi
bizim ihtiyacımız olan şey elektrikti.”
Maya ve Nysa’nın aklından bin bir düşünce
geçiyordu. Hangi filmleri, hangi dizileri, hangi haberleri izlemişti? Dünyaya, insanlara
dair neler biliyordu? Geçmişe dair neler biliyordu? Geçmişle bugün arasındaki
ilişkiyi nasıl kuruyordu? Sağda solda
eski gazeteler vardı, demek ki Selo, ara sıra gazete de getiriyordu buraya.
Sanki onların düşüncelerini
anlamış gibi Derviş, konuştu: “Az film izledim ama gazete ve dergi okudum ve
hep radyo dinledim. Buradan zor çeker ama antenini takınca daha iyi çekiyor.”
Eliyle yukarı doğru tırmanan kabloyu gösterdi. “O nedenle dünyada olan biten
her şeyi bilirim.”
Maya Mor, bu çocukla
sosyal/kültürel bir araştırma yürütmenin ne kadar müthiş bir şey olacağının
hayalini kurarken buldu kendini. Ve dayanamadı sordu: “Hangi kanalları dinlerdin daha
çok?”
“Buradan sadece TRT’nin bazı kanalları çıkıyor.
Arada yerel kanalları da yakalıyorsun.”
Maya’yı bütün bu konular çok
yakından ilgilendiriyordu ama yarım saattir cevabını merak içinde beklediği bir
sorusu vardı: “Derviş, dün bir adam geldi dedin, bu önemli, kimdi o?”
Derviş uzatmadan neredeyse birebir
anlattı adamın söylediklerini. Nysa hayretle dinlerken bir ara Maya’ya baktı,
yüzündeki ifadeden Maya’nın bu konuyu bildiğini anladı. O; Derviş’in, Selo’nun
oğlu olduğunu ve her şeyi biliyordu. Yalnız, adamın buraya gelip bunları anlatmasına
canı sıkılmıştı. Bu belliydi. Böyle anlarda duygularını saklamayan bir Maya
vardı karşısında. Kafasını sağa eğmiş, kaşlarını düz bir çizgi halinde birleştirmiş,
eliyle çenesine destek vererek koltuğa yaslanmış, hiçbir şey söylemeden Derviş’i
dinliyordu. Düşünerek dinliyordu.
Derviş, anlatmasını bitirince Maya’ya
sordu: “Şaşırmadın. Biliyor muydun?” Onlar, yüzündeki doğal maskından ötürü Derviş’i
anlamakta zorlanıp başka belirtilere bakıp; duygu durumunu, ne düşündüğünü keşfetmeye
çalışırken, belli ki o da onları inceliyor, gördüklerinden sonuçlar çıkartıyordu
ve bu konuda avantajlı durumda olan Derviş’ti.
“Dün Gülizar’dan öğrenmiştim.”
“Dün… Dün ne zaman?”
“Dün, öğleden sonra.”
“Bana söylemedin.”
Maya güldü, Nysa atıldı: “Eh, bu
dün için mümkün değildi elbette. Hatırlarsan dün sen iki kişiyi boğazlamıştın,
biz de buraya gelip ortalığı temizleyip gitmiştik. Bu karışıklıkta ne sen
ortaya çıktın, ne de biz seni bulabildik Derviş’im.”
Maya Mor, şaşkınlıkla Nysa’ya
baktı. Bir cinayet hikâyesi ancak bu kadar sulandırılarak anlatılabilirdi. Ve… “Derviş’im mi?”
“Şakanın sırası değil Nysa. Dün
gece olanlar ciddi şeylerdi ve bu arkadaş, iki kişiyi öldürdü. Neden?” dedi Maya,
Derviş’e dönerek.
Derviş yine bekletmeden olanları kısaca
anlattı. “Vicdanım rahat,” dedi arkasından, “ben onları öldürmeseydim onlar
beni öldürecekti. Sonra onlar Selo amcamı öldürdüler.” Çıkardığı hırıltılar artmıştı.
“Mantıklı bir davranış,” dedi Nysa.
“Ava giden bazen işte böyle avlanır.”
“O adam neden bana bunları anlattı?
Derviş yine Maya’ya soruyordu.
Maya Mor düşündü. Ne kadarını
anlatmalıyım diye düşünüyordu. Sonra, kimi zaman kelime ve cümlelerinin
arasında boşluklar bırakarak şöyle şeyler dedi: “Benim anladığım; adam bir tür
hesap kapatıyor. Gidecek ama nereye gidecek bilmiyorum. Anlaşılan o küçük kıza tapıyormuş. Giderayak içinde boğulduğu pisliği, herkese bulaştırıp gitmek istiyor. Aklıma gelen tek bir kelime var: İntikam… Neden,
neyin intikamı? Belki de "normal" olmayanların, normallerden aldığı bir intikamdır bu... Yani normal derken; günümüzde geçerli
olan, genel kabul gören, baskın sosyal davranışlar, gelenekler, kültürler anlamında
söylüyorum bunu.”
“Eskiden daha farklıydı,” dedi Derviş,
“ben okudum. Yunanlılarda eşcinsel ilişki normalmiş.”
Nysa, Derviş’in konuşmasını
keserek araya girdi: “Aynı şey değil! Bu korkunç bir şey, bunun tartışılmasını
bile dehşet verici buluyorum. Onlar çocuk! Bir baba bunu kendi çocuklarına
nasıl yapar!”
Derviş başladığı konuşmasına devam
etti: ”Evet, bunu da okumuştum. Günümüzde yasak bir şey, hatta suç.”
“Sadece günümüzde değil, bu her
zaman suçtu, suç olarak da kalmalı!” Nysa, hapisteyken yaşadığı onlarca örneği
hatırlıyordu. Neler görmüştü, neler… Beynindeki görüntüleri silmek ister gibi
kafasını salladı, gözlerini kırpıştırdı. Sonra onun Derviş’i incelediğini gördü
Maya. Nysa ilk kez farklı bir duyguyla, düşünerek bakıyordu Derviş’e. Bu çocuk
nelerin doğru, nelerin yanlış olduğunu muhtemelen bilmiyordu. Özellikle bu tür
hassas konularda ne düşünüyordu? Rahatlıkla adam öldürmüştü ve vicdanım rahat
diyordu. Vicdandan anladığı neydi? Yirmibir yaşındaydı, ergenliği geçmişti.
Seks konusunda ne biliyordu, burada yapayalnız yaşarken neler yaşamıştı? Sonra
Maya, onun Derviş’e doğru eğilerek yavaş bir sesle şöyle dediğini duydu: “Bana
bak Derviş, o Selo amcam dediğin kişi senden hiç yararlandı mı?”
Maya araya girdi: “Kes şunu Nysa!”
Derviş, bu sorudan hiçbir şey
anlamamıştı. “Nedir o?” dedi, ama sesi tedirgindi. Nysa’nın soruş tarzından, hoş
olmayan bir şeylerden bahsettiğini anlamıştı.
“Yani onunla cinsel bir ilişki
yaşadın mı demek istiyorum. Aynı yatakta yatmak sonra…” Maya’dan yardım ister
gibi ona baktı: “Nasıl anlatılır işte, sen de bir şeyler söylesene?”
Maya hiç cevap vermedi. O,
Derviş’e bakıyordu, sorulan soruyu bu sefer gayet iyi anladığı açıktı.
Maya, “Nysa’nın sorusu seni rahatsız
etmiş olabilir Derviş,” dedi “ama bu soruya cevap vermek zorunda değilsin,
sakin ol.” Bunu söylemekte haklıydı çünkü Derviş’in hırıltılarına titremeler de
eklenmişti. Bütün vücudu titriyor, başı aşağı yukarı sallanıyordu.” “Hayır!”
dedi Derviş ağladığı anlaşılıyordu. “Hayır! Asla!”
“İyi,” dedi Nysa, rahatlamış
olarak.
“Bunlar önemli mi?” dedi Derviş
sesi titreyerek. Nysa ağzını açıp konuşmaya hazırlanırken, Mor tek bir el
hareketiyle susturdu onu. “Önemli.” Sonra gülerek ekledi: “Bizim Orta
Dünya’mızda önemli Derviş. Bunu insanlıkla ilgili bir durum olarak algılıyoruz.
Bizler, Eski Dünya’nın insanları değiliz. Çocuklarımız önemlidir. Onlar
korunmalı...”
“Hatta annelerine ve babalarına
rağmen korunmalı,” dedi Nysa. Bu konu üzerinde düşündüğü belliydi ama özellikle
Berra ve kız kardeşlerini düşünüyordu o anda: “Küçükleri etkilemek kolaydır,
hele bu kişi babaları ise. Çocuklar ailelerinin eline düştükleri andan itibaren,
onlar tarafından biçimlendirilir. Bedenlerini nasıl kullanacakları onlara
öğretilir, duyguları yönlendirilebilir.”
Maya Mor da şöyle dedi: “Özellikle haz alma duygusu. Bu duygunun çok
küçük yaştan itibaren kışkırtıldığını ve ergenlik dönemini de böyle geçirdiklerini
bilirsek daha iyi anlayabiliriz olanları. Bence onlar, artık dönüşü
olmayan bir yola girmişler. Çocuk olabilirler ama bu durum, gerçeği
değiştirmiyor. Babalarının da benzer bir geçmişi olabilir. Adam cinsel açlık
çektiği için yapmıyor bunları; o bir pedofili, sübyancı yani. En iyi kullanabileceği
çocuklar da kendi çocukları. Belki de bu bile ona özel bir zevk vermiştir. Çok
daha kötü, çok daha gizli bir şey
yapıyor olmanın hazzının daha büyük olduğunu tahmin edebiliriz. Bu öyle bir
bağımlılık ki hiç bir değeri, tabuyu, yasayı tanımıyor. Bunu çocuklarına da
öğretmiş olmalı. Buraya geldiğinde otuz yaşlarında falanmış. O yaşa kadar
kişiliğinin bu sapkın yönü çoktan
gelişmiştir, diye düşünüyorum. Burada birden ortaya çıktığını sanmıyorum. Bence
Gülizar’ı seçişinin ardında bile böyle bir içgüdü olmalı. O çok ufak tefek,
çocuk gibi bir kadın, bebek gibi güzel. Hala güzel.”
Derviş, “o benim annemmiş,” dedi
hırıltılar arasından, “Selo amcam da babammış. Bir de onlardan doğana bakın:
Ben (!)” Çıkan gürültülerden onun espri yaptığını ve güldüğünü anladılar.
Maya Mor, Derviş’i duymazlıktan gelerek
devam etti: “O kadını seçti çünkü hem o sapkın
duygularını tatmin edecekti hem de normal bir hayat sürdürüyormuş gibi görünecekti.
Ama kızları doğunca iş değişti. Hep daha küçüğe yönelme var. En küçükleri
ortaya çıkınca büyüklerin pabucu yavaş yavaş dama atılmış. Tabii en başta annenin ki.”
“Belki de Derviş’i çocuğu olarak
kabul etmesinin altında gizli bir içgüdü yatıyordu. Belki de bir kız çocuk doğar
diye beklemiştir,” dedi Nysa.
“Bunu bilmiyoruz,” dedi Maya, “Oğlan
çocukları olsaydı; muhtemelen onlara da
benzer şeyler yapardı”
“Mor,” dedi Derviş, o da Nysa gibi
Mor adını benimsemişti. “Adamın
söylediklerinin doğru olduğuna emin misin?”
“Anlatmıştım,” dedi Maya. “Ben
bunu Gülizar’dan öğrendim. Ve bir insanın yalan söyleyip söylemediğini anlarım.
Kesinlikle doğru söylüyordu. Şimdi Gülizar’dan aldığımız bir örnekle bir test
yaptırmış olsaydık, o testin sonucunun bu söylediklerimi doğruladığını
görürdük.”
“Neden,” dedi Derviş, bağırarak, “neden
bunu yapayım?”
“Hayır,” dedi Maya, “sadece
söylediğimi güçlendirmek için örnek vermek istemiştim. Ama dava mahkemeye
düştükten sonra buna benzer zorunluluklar ortaya çıkabilir.”
“Bu tam da babanın istediği bir
şey,” dedi Nysa. Gerçeğin açığa çıkması,
Gülizar ve ailesinin büyük bir rezaletin
içine düşmesi. Ama şunu da düşünmek lazım belki de; böyle bir dava sonunda
Derviş, bir soyadı, bir kimlik kazanacaktır.”
“Ben onların soyadını istemiyorum,”
dedi Derviş. “Bir çöpmüşüm gibi fırlatıp attılar beni. Boğazlarına takılmış bir
kılçıktım onlar için.” Ellerini kaldırdı, inceledi, ellerini başında, yüzünde
gezdirdi: “Belki de haklıydılar, kim böyle bir yaratık ister ki? Keşke hemen
öldürselerdi. Bu bana yanlış gelmiyor. Esas kötü olan yaşamam olmuş.”
Hırıltıları iyice artmıştı. Çıkardığı seslerden ağladığını anlayabiliyorlardı.
Gözlerinden yaşlar iniyor; sakat, eksik parmaklı, devasa sol eliyle, yüzünü siliyordu.
Maya Mor düşündü: Gerçekten de bir
çocuktu o. Yüzündeki doğal maske, onun hem insan hem de çocuk oluşunu gizliyordu.
Bazı gerçekler yüzeyin altında olur, ancak kazdıkça ortaya çıkardı. Tıpkı Gülizar’ın
ailesi gibi. Tıpkı Selimle, Timothy gibi, tıpkı Nisan gibi, tıpkı bugün adına Bardacıklar denilen köy gibi ve tıpkı
kendisi gibi. Gerçek her zaman kolayca göze görünür olmuyor, onu bulmak için
çoğu zaman derinlere inmek gerekiyordu. Görünenin ötesine bakmak, ona ulaşmak
için çaba harcamak gerekiyordu.
“Ölmedin ve yaşıyorsun,” dedi Maya
Mor, “belki de bunun şu anda bilemediğimiz bir anlamı vardır. Sen varsın ve
gerçeksin. Gerçekler kimi zaman acıtır, can yakar. Ama tek bir gerçeklik
yoktur. "Gerçek", bir prizma gibi çok yüzlüdür. Bazen sadece tek yüzünü görürüz, bu da bizi
yanıltır. Bence Gülizar ve kızlarına, olanlara ve sen hoşlanmasan da babaya da –bunu
Nysa’ya dönerek söylemişti- bu gerçeği bilerek bakmak daha doğru olacaktır.”
“O yaşa gelmiş, baba sıfatını
almış birisi yaptıklarından sorumludur,” dedi Nysa ve şöyle devam etti: “Anne
de suçlu bence. Engel olabilirdi. Bu kadar zamandır hiçbir şey yapmamış olması tuhaf
değil mi? Hangi gerekçeyle yapmış olursa olsun, gerçeğin bilmem kaçıncı yüzü
nedeniyle bu duruma düşmüş olursa olsun, hiç önemli değil. Anne de sorumludur, suçludur!
Bu çocuğu ölüme gönderenler de sorumludur, suçludur ki onlar da aynı kişiler. Ben
de yaptıklarımdan dolayı sorumluyum, suçluyum. Onları hangi şartlarda yapmış
olursam olayım, fark etmez. Ben de suç işledim Mor.”
“Çocuktun…”
“Ah, ben de öyle diyorum ama diğer
yandan şöyle düşünmeden yapamıyorum. Sineklerin Tanrısı’ndakiler de çocuktu.
Çocuk olmak, onları dokunulmaz yapmaz, yapmamalı. Dünyada ciddi ciddi, büyük
suçlar işleyen çocuklar var. Onlar büyük insan dünyasının minyatür parçaları,
kopyaları değil mi? Üstelik büyüklerden daha çok korkusuz, daha fazla denetimsizler.”
“Senin hikâyen nedir?” diyen bir
ses duyunca sustu Nysa. Bunu söyleyen Derviş’ti.
Maya Mor uzayıp giden bu konuşmaya
son vermek ve esas meseleye gelmek istiyordu. Nysa’nın cevabını beklemeden araya
girdi. “Derviş, Nysa sana anlatmış olabilir. Bir arkadaşımız var. Yarın seni ve
burayı jandarmaya haber verecek. Bildiklerini anlatarak onlara yardımcı
olacağını düşünüyor, özellikle Selo’nun öldürülmesiyle ilgili bildiklerini
anlatmanı bekliyor. Sen ne diyorsun? Bundan böyle burada yaşayamazsın. Burasını
rapor edeceğim. Çok değerli bir yer burası. Sana, bana ve bize ait değil. Buranın
araştırılması gerekiyor. Bunu yapmak zorundayım.”
“Burayı araştırmaya geldiklerinde
o iki cesedi bulurlar,” dedi Nysa. Ve her şey ortaya çıkar. Derviş’in yaptığı
da ortaya çıkar. O yirmibir yaşında, yetişkin sayılan birisi. Çocuk değil. Bir hapishanenin
özel bir bölümüne koyarlarsa yine de şanslı sayılır.”
“Yanında olabiliriz,” dedi Maya. “Avukat
tutarız. Bu işi en hafif bir şekilde atlatması için her şeyi yaparız.”
“On sene,” dedi Nysa, “en az on sene
yer.”
“On sene çok,” dedi Derviş. “Benim
ömrüm o kadar olmayabilir. Bu hastalığı olanlar çok uzun yaşamıyormuş.” Sonra
kararlılıkla devam etti: “Ama vicdanım rahat, bir daha olsa yine yapardım.”
Maya Mor, soğuk bir sesle; “yapmasan daha iyi olur,”
dedi. “Her problemimizi öldürerek çözemeyiz. İnsanları öldürmek doğru bir şey değildir.
Yaşayan bir candan bahsediyoruz. Ölümün telafisi yok. Geri dönüşü yok.”
Derviş kafasını kaldırılıp Maya’ya
bakmaya çabalıyordu. Yuvarlak bilye gözlerinden ve masklı yüzünden bir anlam
çıkarmak mümkün değildi.
“Bu gece burada kalacağım,” dedi Derviş.
“Yarın gelip beni burada bulsunlar.”
Nysa, uzun uzun baktı Maya’nın
gözlerine sonra da gözlerini yere indirdi. Bir şey söylememişti.
***
31. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder