26 Temmuz 2018 Perşembe

37. Bölüm: Yüzleşme

Önce 36. Bölümü Okuyunuz

"Velhasıl insan acayip bir yaratık. 
Kim ki insanı çözdüm diyordur, 
yalan söylüyordur.”

Şeyda ve Serra, Maya’nın arkasından şaşkınlık içinde bakakalmışlardı onun gidiş tarzından çok sorduğu son soru onları dağıtmıştı. Sonra içeri biri girdi, bir adam. Bu sefer bir başka şaşkınlık daha yaşadılar. Bu adam babalarıydı, tanınmayacak hale gelmişti. Bir gece evde yoktular sadece. Ne olmuştu böyle! Sarhoş muydu?

Eda babasına atıldı: “Babam, ne oldu sana böyle?”

Serra koşup terliklerini getirdi, eğildi ayakkabısını çıkardı. Ayakta durmakta zorlanan adama güçlükle terliklerini giydirdi. Babalarını alıp az önce yan yana oturdukları divana götürdüler, arka yastığını divanın baş tarafına koyup babalarını yatırmaya çalışırken; Serra gözleriyle açık pencereyi işaret ederek ve gözlerini devirip, kafasını iki yana sallayarak, ondan bahsetmeyelim, işareti verdi Eda’ya.


Adı Kasım olan adam; yastığı yerleştirmeye çalışan Eda’yı eliyle itti: “Bırak yatmayacağım. Size söyleyeceklerim var.”

Kızlar oturmakta olan adamın karşısında yan yana dikildiler. Korkmuşlardı. Bugün bir tuhaflık vardı; önce yukarı evde olanlar, sonra o kadın, şimdi de bu. Serra kız kardeşine anlatmayalım işareti vermişti ama bir yanda da iç içini yiyordu. Ya anlatmaları gerekiyorsa. Çünkü o kadın her şeyi biliyordu. Aslında söylemeleri lazımdı olanları ama ne zaman? Şimdi mi? Adam bu haldeyken mi?

Bir anda kararını vermiş, dayanamamıştı: “Baba, az önce bir şey oldu,” diye başladı Serra ama Kasım kesti. “Ne olduysa oldu. Her şey bitti. Geçin karşıma bana Berra’yı anlatın. O nasıl öldü?”

Kızlar buz kesilmişti. “Ne bilelim,” dedi Eda, “ o gece çıkıp gitmiş işte, onu orada bulduk. Belki Mustafa falan yapmıştır.”

Kasım Baba, iğrenç iğrenç güldü kızının suratına, “sen çok akıllı bir kaltaksın kız, bu akılları kim verdi sana, bu mu?” Eliyle Serra’yı işaret ediyordu.

“Geçin karşıma oturun, kafamı kaldırıp size bakıp duracak halim yok. Ben Mustafa’yla konuştum, onun bu işle ilgisi yok ama onunla konuşurken bazı şeyler uyandı kafamda. Gerçi daha önceden de düşünmüştüm ya. Berra’cığımı, benim küçük meleğimi siz mi öldürdünüz?” Tedirgin edici bir yumuşaklıkla sormuştu bu soruyu. Kızların ikisi de titriyordu şimdi. Maya’nın karşısında yaşamadıkları bir korku nöbeti geçirmeye başlamışlardı.  Elleri önlerinde kenetli, başları aşağıda olarak usulca karşı divanın ucuna iliştiler. Cesaret almak istercesine birbirlerine değerek, dip dibe oturmuşlardı.

“Yok babam, ne diyorsun sen? ”dedi Eda. Serra, ağzını açmaya cesaret edememişti.

Adam elini pantolonunun arkasına attı, görünmesin diye üzerine geçirdiği yeleğinin altından bir tabanca çıkardı. “Bana bakın orospular, şimdi bana doğruyu söyleyeceksiniz. Doğruyu söylerseniz sizi ananızın yanına göndereceğim. Ben burada kalacağım bundan sonra ne beni göreceksiniz ne de ben sizi göreceğim. Bu işi bitiriyoruz. Berra’m öldü gitti. Benim için her şey bitti.” Gün boyu olduğu gibi şimdi de ağzı kuruydu, dili ağzında rahat dönmüyor, sesler yapışıp kalıyor, kelimeler eksik sesle ulaşıyordu kızlara. O uğursuz günün, o sıcak ağustos akşamında, babalarından gelen buz kesmiş rüzgâr, çarpıp geçti Serra’yla Eda’yı.

Serra bağırdı. Babalarının onlara hitap ederken kullandığı, özellikle o anlarda kullandığı  orospu kelimesine değil de, ‘bu iş bitti ‘sözüne takılmıştı: “Hayır baba, sensiz yapamayız, bunu nasıl söylersin. Onca şeyden sonra bunu nasıl söylersin babam. Senin için yaptıklarımızdan sonra.”

“Biz varız,” dedi Eda, “ biz de varız babam, Berra mıydı sadece önemli olan. O buradan kaçıp gidecekti. Her şeyi anlatacaktı. O senin o kadar sevdiğin Berra, sana ihanet etmeye hazırdı babam. Hala ona değer veriyorsun, hala Berra diyorsun. O seni hiç sevmedi ki babacığım.” Eda, durduğu yerde zangır zangır titriyor, başka zamanlarda yaptığı gibi babayı yumuşatmak için, yanına gidip ona sarılamıyordu.

“Oğlan bebeğin yaşamasına izin verseydin her şey daha farklı olurdu,” dedi Serra. Hınçla konuşmuştu. Kardeşinden daha sağlam duruyor daha az titriyordu.

“Ha, sebep bu mu,” dedi adam. Küçümsemeyle konuşuyor, alay ediyordu. Bu bir sebep olamazdı ona göre. Berra onu severdi. “Siz onu kıskandınız. Ona kim bilir neler söylediniz. Karaçalıydınız aramızda. Bunu o da hissediyordu, ben de.”

Karaçalı… Az önce anneleri için söyledikleri aşağılayıcı, dışlayıcı, ötekileştirici o kelime; şimdi onlar için söyleniyordu.

“Karaçalı,” diye tekrarladı Serra: “ Karaçalı ha!” Biz mi? Biz karaçalı olarak annemi düşündük hep.” Kırılmıştı. Boğazı düğüm düğüm olmuş, zorla konuşuyor, ağlamamak için çaba sarf ediyordu.
Kasım, pis pis güldü. “Anneniz mi, siz onun tırnağı olmazsınız be. Kaç senedir katlanıyor bize, gıkını çıkardı mı ha! Kimseye bir şey söyledi mi ha! Onu nasıl kışkırttığınızı görmedim mi sanıyorsunuz, her şeyin farkındaydım ben. Kadın onlara bile katlandı.”

Eda öfkeyle atıldı, sesi tizleşmişti: “Yalan söylüyordu babam, yatalak falan değildi o. Seni aldattı.”

“Biliyordum,” dedi Kasım, neşesini bulmuş gibiydi. Şu anda olanlar, iki gündür çektiği cehennem azabını hafifletmişti. “Doğruydu o yaptığı. Böylece çekildi işte aramızdan. Onun bulduğu kurtuluş yolu o oldu. O kadına saygım var.” Anlamın ağırlığını hissettirmek için, bu sözcükleri ağır ağır ağzından çıkarmış;  Gülizar’a gerçekten saygı duyuyormuş gibi, kafasını hafif sağa çevirerek, gözlerini yere dikerek, karısının yaptığı fedakârlığı nihayet takdir etme onuruna ermiş biri gibi konuşmuştu. Serra bu tavrın altındaki; acı vermeyi, incitmeyi hedeflemiş; o gizli intikam duygusunun varlığını sezebildi.

“Baba,” dedi, Serra, “o kadın yatalak değildi. Berra’yı o öldürmüş olabilir, eğer illa biri öldürdü diyorsan tabii. Ama bizce intihar etti o. Çünkü korkuyordu. Çünkü seni artık sevmiyordu. Çünkü her şeyi anlatmaya hazırdı.”

Kasım, annenin katil olup olmadığını kafasında tarttı sonra, “olmaz,” dedi. “Gülizar yapmış olamaz. O yapsaydı hepimizi öldürürdü. Çok önce yapardı bunu. Bizi zehirlerdi, olur biterdi. Yapabilirdi hatta o iki kardeş birleşip yapabilirdi bunu. Neden sadece Berra’yı öldürsün? Çok saçma bu. Ama devam edin bakalım, daha neler var kafanızda, onları duymak bana iyi geliyor. Bayağı eğleniyorum ve bu gece buna çok fena ihtiyacım var evlatlarım.” Gözlerini kısmış kızlara bakıyordu şimdi, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı.

“Belki suçu bizim üstümüze atmak için yapmıştır bunu,” dedi Eda. Her iki kız da dört elle bu fikre sarılmışlardı. “Hayır,” dedi Kasım. Şimdi gözleri ateş saçıyordu. “Çok saçma. O, gece yarısı buraya gelecek de Berra’yı yatağından çıkartacak, o da bize haber vermeden annesinin yanına gidecek, sonra dışarıda, kayaların orada Gülizar onu öldürecek. Aptal aptal konuşmayın. Şimdi bana söyleyin: Neden onu öldürdünüz ve bunu nasıl yaptınız?” Adam hızla ayağa kalktı. Şimdi silahını yan yana oturan, korkuyla titreyen kızların suratına yaklaştırmıştı. Ağzı içki kokuyor, tabancayı tutan eli titriyordu.

“Konuşun! Yemin ederim o kuş beyinlerinizi dağıtırım. Konuşmazsanız yapacağım bunu. Konuşun ulan!”

Eda bağırmaya başlamıştı, korkuyla ayağa fırladı, “Buradan kaçmaya çalışıyordu, seni sevmedi, her şeyi anlatacaktı baba!”

“Nasıl yaptınız?” dedi Kasım, sol eliyle kızın ensesini yakalamıştı.

“Uyuttuk,” dedi Serra, kardeşini kurtarmak istemiş, o da ayağa kalkıp babasının karşısına dikilmişti, bir eli belindeydi. “Uyuttuk, sonra da kayalıklara taşıdık. Anladın mı?” Meydan okuyordu.

“Ben nasıl duymadım orospu!” dedi Kasım, bu sefer de Serra’nın ensesine sarılmıştı.

“Sarhoştun,” dedi Serra. Boynunu sıkan elden dolayı zor konuşmuştu. “Sonra orada vurduk…”

Zorlukla çıkan bu seste nefret vardı. Kasım, ileri doğru fırlattı kızı. Serra gidip masaya çarptı, ağırlığı çok az olan o basit masayla birlikte yere yıkıldı. Düşerken sandalyeye tutunmaya çalışmış o da üstüne devrilmişti.

Kasım, Serra’ya ne oldu diye bakmadı bile, gidip divana çöktü. Kafası öne doğru sallanıyordu. Kendi kendine konuşur gibi söyledi söyleyeceklerini: “İşte bana da dün akşam jandarmada bunu söylemişlerdi. Uyku ilacı içmiş, demişlerdi. Nasıl, oraya kadar gidip de orada kendini öldürmüş, demişlerdi. Bunları dün sordular bana, dün. Üzerinden koca bir yıl geçmiş gibi geliyor. Anladınız mı kuş beyinliler. Bu açığa çıkmayacak mı zannettiniz. Toplayın eşyalarınızı ananızın evine gidin hemen. Ben burada kalacağım. Hemen gidin, defolun!”

“Babam,” dedi Eda, hıçkırarak ağlıyordu artık. Adamın perişanlığı bitirmişti onu. “Sen ne yapacaksın ha babacığım. Bizi bırakma babam. Her şeyi, seni ve ailemizi kaybetmemek için yaptık. Senin için yaptık babacığım. Bizi anneme gönderme!”

Adam, biraz kendine gelmiş gibiydi. “Başımız dertte… Ben… Ben zaten Berra’sız yapamam… Hemen gidin, bir şeyler düşündüm, defolun gidin buradan, bir şey yapacağım, meleğim olmadan yaşayacağımı mı düşündünüz! Bari bir işe yarasın, hemen defolun, suratınızı görmeye tahammülüm yok! Yemin ederim elimden bir kaza çıkacak. Gidin hemen!” Kasım bembeyaz olmuş yüzünü, kanlı gözlerini kızlara dikmiş, dişlerinin arasından çıkardığı tıslamalarla konuşuyordu.

İşte o sırada mutfak tarafından biri, elinde silahla içeri girdi. Deminden beri konuşmaları dinliyor olmalıydı. Bu Selim Baha’ydı.

“Bir yere gidemezler Kasım Bey. Ne siz ne de onlar. Jandarmaya haber verdim. Birazdan burada olurlar. Sizi izliyordum. Rapordan benim de haberim olmuştu. Burada oturup onların gelmesini bekleyeceğiz."

Selim’in hiç beklemediği bir şey oldu o anda. Biri düştüğü yerden yeni kalkmış, diğeri divanın önünde dikilmekte olan İki kız, yırtıcı bir kedi gibi iki yandan saldırdılar Selim’e. Gözleri babanın üzerinde kalmış olan Selim, kızların saldırısını son anda fark etmişti.  İkisi de vahşi çığlıklar atıyordu. Kızlar saldırdığı an Kasım da silahını birbirine kenetlenmiş üç kişiye yöneltti, eli tetikteydi. Selim’in silahı patladı, eğer kendisi insan üstü bir gayret sarf ederek elini havaya kaldırmamış olsaydı, kurşun kızlardan birine gelebilirdi.

Kasım, tetiğe basamadan sağ kolunun sertçe havaya kaldırıldığını, burnuna ağır bir darbe aldığını hissetti. Aynı anda kızlar, Selim’i yere düşürüp üstüne çıkmış, yüzünü ve kulaklarını ısırıyorlardı. Aynı anda Kasım da midesine bir tekme yiyerek iki büklüm olarak divana serilmişti. Selim, kızlardan birinin saçını yakalayıp var gücüyle çekip uzaklaştırırken, öteki kızın üzerinden kaldırıldığını görerek rahatladı. Maya’ydı bunu yapan. Maya kıza bir tekme savurdu. Serra’ydı bu. Eda’yı ileriye Selim fırlatmıştı ama o bulunduğu yerden eline geçirdiği mutfak bıçağıyla Maya’ya saldırırken, Kali-Maya klasik numarasını yapıp kenara çekildi ve kızı koşarak geldiği istikamete doğru itiverdi. Selim Baha, yerden kalkmaya çalışırken inanamaz gözlerle Maya’ya bakıyordu. Bu tanıdığı Maya Mor muydu? Kali -Maya çantasından çıkardığı koli bantlarıyla önce Serra’nın, arkasından babanın ve Eda’nın ellerini bantladı. İş bitmişti. Sonra Selim’e geldi. Selim’in yüzü kan içindeydi. Sağ kulak memesi kopmak üzereydi, sallanıyordu. Maya Mor, çantasından antiseptik bir solüsyon çıkardı, devrilmiş sandalyeyi düzeltip başıyla işaret ederek Selim’i oraya oturttu. Hızla yara yerlerini temizledi. “Kulak memesinin dikilmesi lazım, kopmak üzere. Diş izleri derin gibi, iz kalabilir.” Bunları yapan Maya Mor’du, Kali- Maya gitmişti.  Sonra eğildi Selim’in kulağına şöyle dedi: “Çok ihtiyatsızdın.”

Selim şaşkınlıktan konuşamıyordu. Yüzü ve kulağı yanmaya başlamış,  ısırık yerlerinin acısını yeni yeni hissetmeye başlamıştı.

Maya Mor, Kasım’ın inleyerek bir şeyler söylediğini duydu, Selim’i bırakarak ona döndü. Kızlar sakinleşmişler, çok da yüksek olmayan bir sesle ağlıyorlardı. Maya Mor adamın yanına gitti. Kasım, yarı yatar durumda olduğu divandan başını doğrultup Maya’ya baktı, gözlerinde yalvarma vardı. Bu kadını tanımıyordu, polis olabilirdi veya Berra’nın anlattığı o kadın olabilirdi, her şey olabilirdi ama şu anda bu bilgilerin onun için hiç bir önemi yoktu. “Eğil,” dedi Maya’ya, “ bir şey söyleyeceğim.”  Maya Mor eğilmedi tabii. Ciddi bir ifadeyle yavaş sesle sordu: “Sen de kızların gibi ısıracak mısın?”

“Hayır,” dedi adam. “Bırak beni öleyim. Berra’yı da ben öldürdüm. Onları bırakın.”

Bunlar küçücük odada duyulmayacak sözler değildi. Selim acısına rağmen uzaktan konuştu: “Bu mesele kapandı artık Kasım Bey, kimin ne yaptığını biliyoruz. Ben de tanığım konuşmalara. Oturun ve bekleyin burada. Ma…”

Ma, sesini duyan Maya Mor, hızla Selim’e dönüp, eliyle sus işareti yapmıştı. İsminin telaffuz edilmesini istemiyordu. Bu işten sıyrılması oldukça zordu ama deneyecekti. Yüzünü tekrar adama çevirdi. Uzaktan gelen siren sesi jandarmanın geldiğini haber veriyordu. Selim telefonunu açmış birisiyle konuşmaya başlamıştı. Maya Mor, gidip mutfak kısmındaki dış kapıyı açtı. Bulunduğu yerden adamı görüyordu, o da onu görüyordu. Maya Mor adama bir şey demeden ardına kadar açtığı kapıdan görünen bahçeye çevirdi yüzünü. Dışarıya bakmaya başlamıştı. Kasım anlamıştı. Hızla yerinden fırlayıp Maya’nın yanından geçip bahçeye daldı. Kayalıklara doğru koşuyordu. Selim de arkasından fırlamıştı, elinde silahı vardı. Kaçan adamın arkasına doğrulttu silahını: “Dur, ateş ederim! Dur!”

Maya Mor geldi, silah tutan bileğini hafifçe tuttu Selim’in: “Selim, sen kendine düşeni yaptın bence, gerisine karışma. Adamı mı vuracaksın? Bir de bununla mı uğraşacaksın? Başın derde girer. Bir ömür boyu sürer bu hikâye, peşini bırakmaz. Ne gereği var. Hem bırak, adam kaderini yaşasın.”

“Ne demek bu?” dedi Selim şaşkınlıkla. Söyleyeceği, soracağı çok şey vardı ama şu anda değil. Ama şu kaderini yaşasın cümlesi, onu yerinden zıplatmıştı.

“İntihar etmeye gidiyor,” dedi Maya Mor.

“Ama o suçlu.”

“İyi işte, kendini cezalandırmaya gidiyor. Adaletin yapacağı da bu değil mi zaten.”

“Bu çok yanlış,” dedi Selim Baha, “çok yanlış!” İki kere tekrarlamıştı bu cümleyi. İnanamıyordu olanlara.

“Sana göre,” dedi Maya Mor. O sırada jandarmalar koşa koşa bahçeye girmişlerdi.

Selim Baha kısaca anlattı olanları. Kimliğini sormamışlardı, tanıyorlardı artık onu. Maya Mor tesadüfen orada olduğunu söyledi.  Gerekirse ileride daha ayrıntılı ifade verebilirdi. İzmir’deki aile evinin adresini verdi. Şimdilik fazla bir şey anlatmayacaktı. Gerekirse, birileri ona sorarsa, işine geldiği kadarını anlatırdı.

Kızları aldılar, arabaya bindirler. Babayı kayaların dibinde bir karış suda boğulmuş olarak buldular.

Babalarının ölümünü duyan kızlar, oradakilerin dayanamayacağı kadar tiz çığlıklar atarak ortalığı inletiyorlardı.  Maya, Selim’i hastaneye götürmek istedi ama Selim, jandarmayla gitmeyi tercih etti, onlar onu götürebilirlerdi. Maya’ya gerçekten sinirlenmiş, inanılmaz şeyler görmüştü. Yalnız kalmak, olanlar üzerinde düşünmek istiyordu. Maya Mor ısrar etmedi. O, Selim’in içindeki hesaplaşmayı anlayabiliyordu ama haklı bulmuyordu, anlamak haklı bulmayı gerektirmezdi.

Giderken Selim, Maya Mor’a dönüp, “senden bahsetmek zorundayım,” dedi, “ o son sahneyi ben tek başıma gerçekleştirmiş olamam, ayrıca kızlar senden bahsedeceklerdir. Yalan söyleyemem.”

“Elbette,” dedi Maya Mor, gözlerinin içine kadar yayılan bir gülümsemeyle süslemişti konuşmasını. Selim, onun bu halinin; taşıdığı bin yüzden biri olduğunu düşündü.

“Elbette anlatacaksın Selimciğim, sen rahat ol, sorun yok. Ben dövüş sporlarında usta biriyimdir. Burada yaptıklarımdan daha âlâsını da yapabilirim. Bunları anlatmaktan da çekinmem. İstanbul’da belki görüşürüz, soracağın sorular olmalı. Ben de işime geldiği kadarını yanıtlarım, daha fazlasını değil. Yalnız iyi bir doktora görünmen lazım hatta bir estetikçiye git, ısırıklardan biri çok derin, iz kalabilir. Biliyorsun diş ısırıkları çok tehlikelidir. Kulağın sorun değil onu dikerler, olur biter.” Bunları söyleyen Maya Mor, Selim’in sırtını tapışlamayı da ihmal etmemişti. “ İyi adam ama hem dar kafalı hem de öngörüsüz. Onun gibi biriyle iş yapıyor olsaydım şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdum.”

Selim Baha bir şey diyemedi, demek de istemiyordu zaten, jandarma arabasından sonra gelen ambülansa yönelmişken birden durdu, geri döndü: “Nysa’yı arama, onlar gitmişler.”

“Nereye,” dedi Maya Mor ama anlamıştı. “Vay!”

Selim devam etti: “Nysa, Timothy’i de kandırmış, birlikte Derviş’i kaçırmışlar bugün. Timothy bir ara arayıp söyledi. Yoldaydılar, nereye gittiklerini söylemedi.” Sonra durdu önüne baktı: “Bu tatil, tuhaf bir tatil oldu Maya benim için.”

Maya Mor sözünü kesti: “Evet, her şeyi yeniden gözen geçirmek isteyeceksin, yeni kararlar alacaksın. Dikkat et, kimseye insafsızca davranma. Dostlarının, senin ritmine uyarak dans etmesini bekleyemezsin.”

Maya Mor daha fazla oyalanmadı, küçük tatil sitesinin merkezine doğru yürümeye başladı. Hava yeni yeni kararıyor gece yeni başlıyordu. Görevli olarak gelen arabaların etrafı, sağdan soldan koşarak gelen insanlar tarafından çevrilmeye başlanmıştı. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyor, haberler havada uçuyor; yanlış, doğru, eksik ve hatta yalan bilgiler inanılmaz bir süratle Sarıkent’in sınırlarını aşarak Türkiye’nin nerdeyse her noktasına taşınıyordu. Önce yerel basın, arkasından ulusal basın buraya gelecekti. “Umarım bu işe Derviş’i ve kült yerini bulaştırmazlar,” diye düşündü Maya Mor. Derviş- Gülizar ilişkisini Selim’e anlatmamıştı. Bilen kişilerden baba ölmüştü. Gülizar ve kız kardeşi zaten söylemezlerdi. Kızlar, büyük bir ihtimalle bu durumu bilmiyorlardı. Nysa biliyordu o zaten şu anda suçlu durumuna düşmüştü. Eğer Selim anlatırsa;  onu da, Timothy’i de yardım yataklıktan içeri alırlardı. Ya da her neyse ama başlarının belaya gireceği kesindi.

Maya Mor önce çantasındaki eldivenleri çıkarıp, giydi. Sonra yine çantasından hiçbir özelliği olmayan üç telefonundan birini seçerek aldı, bir numara tuşladı, köşeye çekilerek Selim’le konuşmaya hazırlandı. Hemen açtı telefonu Selim. Maya Mor ona hiç söz hakkı bırakmadan konuya girdi: “Selim, bu işe Derviş’i karıştırma. Nysa ve Timothy’den bahsedersen onları da zor durumda bırakırsın. Hem yukarıdaki kült yeri de basına düşer, derken Derviş’e sararlar, Nysa’nın geçmişi gündeme gelir; Timothy, casus veya ajan ilan edilir, sınır dışına atılır. Bu konunun Berrak Kafe’de olanlarla ilgisi yok. Derviş’in orada yaşadığını bilen tek insanlar biziz. Jandarma veya başka kimse bir şey bilmiyor. Bir de çetenin arta kalanları biliyor olabilir ama bu aşamada onlar da konu dışında kalıyor. Sen söylemezsen kimse bir şey öğrenemez. En azından şimdilik.”

“Bilemiyorum Maya,” dedi Selim. Gülerek konuşuyor gibiydi: “Sonuç olarak o adam bir suçlu olabilir.  Derviş’ten bahsetmeyi ama Nysa ve Timothy’den bahsetmemeyi planlamıştım. Yani gidip arasınlar o adamı. En azından bu kadarını yapmalıyım. Sorumluluk meselesi biliyorsun.”

“Kimden öğrendin bu bilgiyi?” diye sordu Maya Mor.

“Hangi bilgiyi?”

“Derviş’in varlığını.”

“Senden sanıyorum. Sen ve Nysa söylediniz.”

“Ben sana böyle bir şey söylemedim Selim, Nysa da söylemedi. Öyle biri yok. Hiç olmadı. Sakın bunlar senin hayal gücünün bir eseri olmasın. Belki bizim anlattığımız eksik bilgileri, yalan yanlış birleştirdin. Olamaz mı? Bir tek tanığın bile yok.”

“Offf,” dedi Selim bıkkınlıkla, “Mayacığım sizinle başa çıkılmazmış bunu bugün bir kere daha anladım. Sen geç kaldın, senden önce Nysa aramıştı hatta buradaki olaylar olmadan önce aramıştı. Biliyor musun sizin kafalarınız aynı çalışıyor.  Tencere yuvarlanmış da kapağını bulmuş derler buna. Timothy’e şaşıyorum en çok. Nysa’yı hiç sevmezdi, ne oldu ona böyle. Yalnız haberin olsun; Nysa, senden daha ağır bir şekilde tehdit etti beni. Anladın mı?”

“Anladım,” dedi Maya Mor, doğrusu bu ağır tehdit onu çok da rahatsız etmemişti. Kaç kişinin geleceği söz konusuydu. “Peki, o zaman?”

“Hiçbir şey anlatmayacağım,” dedi Selim, “ buna sizin tehditleriniz yüzünden karar vermiş değilim. Sadece Tim’i düşündüm.”

“Gerekçesi beni ilgilendirmiyor,” dedi Maya Mor, “doğru karar.”

Sonra hoşça kal bile demeden kapattı telefonu. “ Hata yaptım, Derviş’ten hiçbir şekilde bahsetmemem gerekirdi. Hele Selim gibi bir devlet insanına.” Az önce konuştuğu telefonu her ihtimale karşı eldivenli eliyle temizledi, içindeki kartı çıkardı, makineyi yanından geçtiği çöp tenekesine attı. Kartı da ayağıyla ezip, az ilerdeki foseptik çukurun üzerini kapatan beton kapağının kenarından içeri bıraktı.

Maya yaptığı telefon konuşmasını hemen unuttu. Öyle şeyler olmuştu ki Selim’le olan sorun devede kulak misali, yüreğinin bir köşesinde minik bir parça olarak büzüşüp kalmıştı. Şimdilik.  Kızların çığlıkları, babanın ölümü, bir kaşık suda kendini öldürmeyi becermesi… Acılarının, korkularının dile geliş biçimi… Nefret, kıskançlık, aşk, bağlılık, şehvet, umutsuzluk, tutku, çaresizlik… Çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar… Vahşi çığlıklar…

Maya ağlamamak için yutkundu, gözleri dolmuştu: “Onlar için bir şeyler yapabilmiş olmayı isterdim.”
Onlar çok tehlikeydi,” dedi Mor, araya girmişti. Berra’yı öldürecek kadar tehlikeli, o denli tutkulu, o denli sadık, kıskanç ve hatta gözü dönmüş. Babalarını, annelerinden kıskandılar. Bunlar ‘ilk’ duygular Maya, insanlık için tehlikeli şeyler. Onlar çağlar öncesinden kalmış gibiydiler,  onlar geriye dönük evrime uğramış bir grup çocuk gibiydiler. Ve yaptıkları her şeyi anlamlandırmaları, teorize etmeleri onları daha da tehlikeli kılıyordu. Bence baba da bunun farkındaydı. Yolu açan o olmuş ama kızlar o yolda onu da aşıp ilerlemişler. Velhasıl insan acayip bir yaratık. Kim ki insanı çözdüm diyordur, yalan söylüyordur.”

Bu son cümle Maya’yı güldürdü, kıkırdadı. İçindeki seslere son verip, yüreği acıyla burulmuş olarak çarşıya, Mustafa’nın babası Kemal Bey’in yerine geldi. Kenardaki bir masaya yerleşti. İçerisi çok dolu değildi. Olanlar da iskelenin orada olmuş bitmiş bir şeylerden bahsediyorlardı. Maya Mor telefonundan bir müzik açtı, kulaklığını çıkartıp taktı, konuşulanları duymak istemiyordu. Kafasını temizlemeye ihtiyacı vardı. Kulağını, Nina Simone’un Sinnerman’ı doldurunca yolun ötesindeki denize baktı. Hava kararmıştı, ay yoktu. Hayat devam ediyordu. Denizin anıları canlandıran kokusunu içine çekti. Sipariş için gelen genç kızdan bir duble rakı, bonfile ızgara, çoban salata istedi. Telefonunun tarayıcısını açıp gazeteleri taramaya başladı. O sırada yiyecekleri geldi, karnı çok aç değildi ama yine de bir şeyler yemeye gayret etti. Sonra annesini aradı. Kısaca, yarın da buradayım, işim bitti sayılır, sonra İzmir’e geliyorum, dedi. Annesi, bekliyoruz, dedi bütün konuşma bundan ibaretti. Sonra da Nysa’yı aradı. Maya ummuyordu ama Nysa telefonu hemen açtı. Selam kısmını geçip doğrudan konuya girdi.

“Neredesiniz?”

“İzmir’i geçtik.” Sessizlik. “Tahmin etmiş miydin?”

“Evet, aklıma gelmişti, üzerinde durmamayı  seçtiğimi ancak şimdi anlıyorum. Timothy yanında mı?”

“Yok, arkadaki kamyoneti kullanıyor. Derviş’in alabildiğimiz kadar eşyasını yanımıza aldık. O bugün bir kamyonet kiralamıştı. Orayı olabildiğince temizledik. İz bırakmamaya çalıştık.”

“Yine de bir şeyler bulabilirler. Yıllardır oralarda yaşıyor.”

“Olsun veri tabanında kaydı yok. Eşleştiremezler.”

“Nasıl çıkardınız o eşyaları oradan?”

“Başka bir yol var, çıkış veya giriş, neyse işte yerin altından gidince neredeyse göletin oraya kadar gelen bir tünelle bağlanıyorsun bu çıkışa. Arabayı da arkadan dolanan bir keçi yolundan çıkartıp iyice yanaştırdık kapıya. Kapı diyorum işte anla.”

“Gizli yolları öğretti demek Derviş, ben de yarın orada olacağım bütün bunları keşfederim diye umuyorum.”

“Biraz önce mola verdiğimizde Derviş’e bir kroki çizdirdim. Onu sana göndereceğim. Bildiği bütün giriş çıkışlarla, tünelleri çizdi. Kat kat orası. İşine yarar. Yalnız gitme, yanına Selim’i al bari. O hazine avcıları mı nedir, neyse her ne boksa; iz üzerinde, av peşinde olabilirler. Derviş onların kalabalık bir çete olduğunu söylüyor. Bak şimdi de burada yanımda onaylıyor.”

Selim'in adı geçince Maya durakladı. Şimdi bir şeyleri açıklaması gerekecekti. “Selim’i yanıma alamam,” dedi ve az önce olanları ayrıntılı bir şekilde anlattı Nysa’ya. Ama Kasım’ın intihar işini kolaylaştırdığını söylememişti elbette.

“Bunları Timothy’e söyleyemem,” dedi Nysa, “hemen geri dönmeye kalkar. Bunu istemiyorum. Ona ihtiyacım var.”

“Çok hesapçısın,” dedi Maya. “Evet,” dedi Nysa, “öyle olmak gerekiyor ama sen de öylesin.”

“Öyleyim,” dedi Maya Mor. “Nereye götüreceksin Derviş’i? İstanbul olduğu kesin de nereye? Evine götürmen doğru olmaz.”

“Aaa,”dedi Nysa, “ dur ben de sana bir hikâye anlatayım.” Nysa da kendi apartmanında olanları anlattı. Yalnız gizli odadan, gaz zehirlenmesinden, Şeyda Nur’un torunuyla birlikte şu anda evinde oluşundan ve saldırganın Maya’nın evine götürülüşünden falan bahsetmemişti elbette.

Maya Mor, Nysa’nın nasıl bir belaya bulaşmış olduğunu hayretle dinledi. Bu kadar riskli işlerle uğraştığını bilmiyordu. Bu arada Tarık Amca, adı aklına takılmıştı.

“Kaç yaşında?” dedi Tarık Bey’i sorarak.

“Yetmiş altı ama çok dinçtir. Kaçın kurasıdır o.” Sesi titremişti. “Onu seviyor, değer veriyor” diye düşündü Maya.

Sonunda, “kapatıyorum,” dedi Maya Mor. “Ben yarından sonra İzmir’e gideceğim, orada birkaç gün kalıp döneceğim. Haberleşiriz.”

“Tamam,” dedi Nysa ve devam etti, “Mor, yarın orada yalnız olacak olman hoşuma gitmiyor, bak zaten bin bir bela dolaşıyor etrafında.”

Maya da, “söyleyene bak,” dedi telefonu kapattı. Hesabı ödedi. Ne Kemal Bey ne de Mustafa ortalıktaydı. Olayları haber almış, iskele tarafına gitmiş olabilirlerdi.

Maya, pansiyona geldi, duş aldı ve hemen yattı, uyudu ama deliksiz bir uyku değildi bu.

***
37. Bölümün Sonu

38. Bölüme Devam Ediniz  


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder