Önce 29. Bölümü Okuyunuz
Saat öğlenin on ikisine geliyordu.
Gülizar yatağına uzanmış gözleri tavanda yatarken, Fato gelenleri karşılıyor,
çay getiriyor, onların getirdiği yiyecekleri alıp mutfağa taşıyor, arada Gülizar’ın
yastığını düzeltiyor, bazen o küçücük odaya sıkıştırılmış sandalyelerden birini
boş bulursa beş dakikalığına oturuyor, sonra ya mutfağa gidiyor ya da avluya
çıkıp azıcık hava alıp geliyordu. Kızlar, annelerinin karşısına
dizilmiş sandalyelerden ikisine yan yana oturmuştu. Hiç konuşmuyor, önlerinde kenetlemiş
oldukları ellerine bakıyorlardı.
Ev sabahtan beri dolup taşıyordu. Bir gelen bir daha geliyordu. Bunu kimisi meraktan, kimisi de ayıp olmasın bugün onları yalnız bırakmamak lazım, diye düşündüğü için; çocuklarına bakmak veya ocağa yemek koymak veya yemeğin altını kapatmak için gidip, tekrar geliyordu.
29. Bölüm: Nişantaşı-Tarık Bey’in Gizli Görevi
“Köy yeri burası
herkesin her şeyi öğrenmesi için yarım saat yeter.
Siz susacaksınız, biz de susacağız."
Saat öğlenin on ikisine geliyordu.
Gülizar yatağına uzanmış gözleri tavanda yatarken, Fato gelenleri karşılıyor,
çay getiriyor, onların getirdiği yiyecekleri alıp mutfağa taşıyor, arada Gülizar’ın
yastığını düzeltiyor, bazen o küçücük odaya sıkıştırılmış sandalyelerden birini
boş bulursa beş dakikalığına oturuyor, sonra ya mutfağa gidiyor ya da avluya
çıkıp azıcık hava alıp geliyordu. Kızlar, annelerinin karşısına
dizilmiş sandalyelerden ikisine yan yana oturmuştu. Hiç konuşmuyor, önlerinde kenetlemiş
oldukları ellerine bakıyorlardı.Ev sabahtan beri dolup taşıyordu. Bir gelen bir daha geliyordu. Bunu kimisi meraktan, kimisi de ayıp olmasın bugün onları yalnız bırakmamak lazım, diye düşündüğü için; çocuklarına bakmak veya ocağa yemek koymak veya yemeğin altını kapatmak için gidip, tekrar geliyordu.
Gülizar da, Fato da; bunun akşama
kadar hatta yatana kadar böyle devam edeceğini biliyordu. Kızlar bir ara
bakıştılar, birbirlerini anlamışlardı, belki de önceden konuştukları bir şeydi
bu. Ortanca kız, Fato teyzesini yanına çağırıp kulağına bir şeyler fısıldadı. Komşular,
Fato’nun hırsla dikildiğini ama kız yine bir şeyler söyleyince, boynunu
büktüğünü görünce, ne oluyor, diye sordular. “Kızlar yorgunmuş,” dedi Fato ve “birazdan
enişteleri onları alıp aşağıya, babalarına götürecekmiş.”
“O niye burada değil,” diye sordu
kadınlardan biri.
Büyük kız hırsla baktı kadına, ortanca
kız cevap verdi.
“Hüsniye Hanım Teyze, babam çok
hasta oldu. Bugün de Berra’nın işlemleri için jandarmaya gitmesi gerekiyormuş.
Ama orada neler oldu bilmiyoruz, merak ediyoruz, onu yalnız bırakmamamız lazım.”
Gülizar öksürdü. Tuhaf bir
öksürmeydi bu, sanki ağzından kaçmak üzere olan gülmesini son anda gürültülü
bir öksürüğe döndürmüş gibiydi. Fato, hemen bir bardak su getirdi. Adeta zorla
içirdi. Telaş içindeydi, elleri titriyordu.
“Annemle cenazeyi konuşmamız lazım,”
dedi ortanca kız, “bize biraz müsaade ederseniz…”
Kadınlar istemeye istemeye ayaklandılar.
Hepsi de ortamdaki tuhaf havayı, aykırı durumu hissediyor ama ne olduğunu anlayamıyordu.
“Cenazenin konuşulacak nesi var,”
dedi kadının biri, “hep beraber kaldıracağız işte, bu köyde onlarca yıldır bu
işi yapıyorum. Ben yıkarım onu, bir güzel hazırlarım…”
Gülizar’ın, “susun!” diye
bağırdığını duyunca bunları söyleyen kadın geri kalan kelimelerini zorla yuttu. Fato da, Gülizar’ın üstüne eğilmiş, onu susturmuştu. Korkuyordu.
Gülizar’ın tuhaf şeyler söyleyeceğini sezmişti. Kadınlar, “tamam bunu
konuşmayalım,” diye fırladılar hemen. Gülizar’ın üzüntüsünden böyle bağırdığını
düşünmüşlerdi oysa lâfının devamını kızlar anlamışlardı: “Bırakın yıkanmadan gömülsün, günahkâr kız”
Kadınlar gidince bir süre
konuşmadılar. Kızlar ve Fato ayaktaydı, Gülizar yatıyordu kafası yine önündeydi,
kimseye bakmıyordu. Ortanca kız Serra, alay ederek konuştu nihayet.
“Sevgili anamız sen de ayağa kalkabilirsin
artık, bacakların uyuşmuştur, kalk dolaş biraz!”
Fato çığlık attı, Gülizar dehşetle
kafasını kaldırıp geldiklerinden beri ilk kez kızlarının suratlarına baktı. İkisi
de değişmişti. Gözleri kanlıydı, şişmişti, iki günde on kilo vermiş gibi erimişlerdi,
saçları kirliydi, yapış yapıştı, ikisi de nefretle annelerine bakıyordu.
Fato telaşla, “bunu da nereden çıkardınız,”
diye geveledi, kızlar bir acayip olmuşlardı, zaten epeyden beri böyle değiller miydi?
“Bırak!” dedi Gülizar, Fato’ya; sesi
cırtlak bir bağırtı olarak çıkmıştı. “Beni dinleyin orospular!” diye devam
etti. Cırtlaklığı ve edepsizliği arttırmaya karar vermişti. Korkmuştu ama
nefreti korkusundan ağır basıyordu. “O kızın cenazesini aşağıdaki o evim
dediğiniz yerden kaldırın ve oradaki mezara gömün, buraya benim evime ve
buradaki mezara sakın getirmeyin. Büyük rezalet çıkartırım. Buraya gömerseniz
mezarından çıkartırım onu. Yerlerde sürüklerim. Artık hiçbir şey umurumda
değil. Neler olduğunu bilmiyorum sanıyorsunuz ha! Orospular! Babalarının yatak
kızları!”
Fato araya girmeye kalkınca hırsla
itti onu, öfkeden titreyerek ayağa kalktı, gözlerinden kıvılcımlar çıkıyordu,
suratı çarpılmıştı, denetimsizce bağırıyordu.
İşte bu tepki, kızların hiç
beklemediği bir şeydi. Onlar içlerindeki acıyı annelerine bulaşarak azaltmak istemişlerdi.
İntikam almaya kalkmışlardı, babalarının intikamını. Anneleri, onları ve babalarını
aldatmıştı. Yıllardır biliyorlardı gerçeği. Kaç gece dolaşırken görmüşlerdi onu. Ama babalarına söylememişlerdi. Annelerinin
iyi olduğunu söylemek; şimdiye kadar kurulmuş olan dengeyi, hayatlarını değiştirirmiş
gibi gelmişti onlara. Belki de öyle düşünmekte haklıydılar, ne de olsa bir
zamanlar bu küçük kadına âşık olmuştu babaları. Sevgili Babaları.
Ama annelerinin bütün her şeyi, gerçeği
bildiğini bilmiyorlardı. Onun bir şeyler sezdiğini düşünüyor, hatta bunu
aralarında konuşuyorlardı ama gerçeği bütün çıplaklığıyla bildiğini hiç tahmin
etmemişlerdi. Gülizar onlarla hiç yüzleşmemişti, hiç suratlarına bakmamış,
sekiz yıldır tek bir şey ima etmemişti.
Gülizar zıvanadan çıktığı için, Fato’nun
ne durumda olduğunu göremiyordu oysa Fato kendini kaybetmiş, Gülizar’ın az önce
yattığı yatağa oturmuş, elleriyle yüzünü kapatmış sallanıyor ve devamlı aynı
şeyi söylüyordu: “Doğru mu Gülizar, doğru mu bunlar?” Bu durum Fato’nun hiç ama
hiç aklına gelmeyen, birisi söylemese ömrünün sonuna kadar da aklına gelmeyecek
olan bir şeydi.
“Gidin!” diye bağırdı Gülizar. “Siz
de kendinizi öldürün!”
“Onlar senin kızların!” Bu bağırtı
Fato’dan çıkmıştı. “Sus biraz, sus bir düşüneyim. Sus! Söyleme! Yalan bunlar! Sen
yanlış anlamışsındır. Kıskançlığından yanlış anladın! Ne zaman kızlar babalarıyla
kenetlendi, sen çıldırdın. Kızlarını değil, o sefil adamı kaybettiğini düşündün!
Allah belanı versin senin! Hepinizin Allah belasını versin! Eğer öğrenirlerse burada yaşayamayız. Anlamıyor
musun Gülizar! Sus biraz!” Bunları oturduğu yerden söylemişti. Sonra ayağa
fırlayıp devam etti. Bütün vücudu zangır zangır titriyordu. Aklına takılan çok
şey vardı, neden kızlar annelerine itiraz etmemişlerdi. Korkmuşlardı ama yine
de dimdik bakıyorlardı annelerinin gözlerine. Neden itiraz etmiyorlardı. Fato
bu düşünceyi kafasından kovup kızlara bağırdı: “Siz de gidin gözümün önünden,
gidin yukarı çıkın, kocamı çağıracağım, alıp götürsün sizi. Kimseye bir şey anlatmayın.
Taşa tutarlar bizi. Burada yaşatmazlar.” Sonra hala ayakta dikilmekte olan ve
yukarı doğru giden kızların arkasından çıldırmış gözlerle bakan Gülizar’ın
karşısına geçti: “ Sizin pislikleriniz bana ve çocuklarıma neden bulaşsın ha!
Kendini düşünmüyorsun bari beni düşün Gülizar!”
Kızlar yukarı doğru koşarlarken
Gülizar, Fato’ya döndü, ağzından tükürükler saçıyordu. O kadar çok salgı vardı ki
ağzında, normal konuşamıyordu. Sesi gırtlaktan çıkıyor, ne dediği zor
anlaşılıyordu. “Ben sekiz sene çektim bu acıyı. Ne susması! Bana ne senin
ailenden, ben ne olacağım, benim ailem ne oldu ha!”
“Niye engellemedin, niye bana
söylemedin! O adamın işini bitirirdik. Olur mu böyle şey. Kızlarımı kurtarayım
diye düşünmedin mi?”
Gülizar güldü, bu gülme onu
kendine getirir gibi olmuştu. Bağırması azaldı, söylediklerinin anlaşılırlığı
arttı, daha mantıklı cümleler kurarak kendini ifade etmeye gayret etti: “Görmüyor
musun onlar dünden razı. Babalarına vurgun onlar. Tıpkı yabancı bir kadın gibi.
Baba gibi görmediler hiç onu. Adam onları kendi gibi yaptı. Sonra kim inanırdı
bana, hepsi inkâr edecekti. Nefret ettim sadece, hepsinden nefret ettim, özellikle
o ölenden. Hep babasının en kıymetlisi olduğunu bilerek yaşadı. Bir salınıyordu
ki herifin önünde görmeliydin. Hepsi böyle bunların. Kim inanacaktı? Sonra… Sonra
utandım. Ama artık utanmıyorum. Hayatımı mahvettiler. Sekiz sene şu yatakta yatıp,
rol yaptım ben. Yaz bitmesin, kış gelmesin diye dua ettim. Buraya geleceklerdi
benim gözümün önüne. Bana nispet yapacaklardı. Gizli gizli konuşmalar,
işaretler, fingirdeşmeler, benim uyuduğumu zannedip babanın yatağına gitmeler, oradan
gelen sesler…”
Fato ayağa fırladı, “işte o zaman
beni çağıracaktın!”
“Ne yapacaktın?” dedi Gülizar
nefret dolu alaycılıkla.
“Basacaktık sonra da onu orada öldürecektik!”
“Sonra?”
“Sonra da yok edecektik. Anladın
mı? Ne yapılır böylelerine, ancak bu yapılır. Sonra kayboldu gitti, kaçtı
diyecektik.”
Gülizar iyice gülüyordu artık, “bu
bilmiş küçük karılar ne yapacaktı peki? Onların öylece sessiz kalacaklarını mı
zannediyorsun?”
Fato vazgeçmedi, çözümünde çok geç
kalınmış bir problemi konuştuğunun farkında bile değildi. Ateşli ateşli
konuşuyor, Gülizar’ı bulduğu çare konusunda ikna etmeye uğraşıyordu.
Duydukları o kadar şok ediciydi ki; Fato zamanın dışına fırlamıştı. Gerçek
zamanda değil, hem geçmişin hem de bugünün bir ağustos günündeydi. Zaman Fato için bükülmüş, iki farklı zaman üst
üste binmişti.
Gülizar’ı yatağa oturttu, kendisi
de karşısına geçip oturdu, kardeşinin ellerini sıkı sıkıya elleri arasına
almıştı: “Alışırlar, yavaş yavaş işleriz kafalarına. Bunun doğru olduğunu,
ötekinin günah olduğunu, ayıp olduğunu, cehennemde yanacaklarını söyleriz. Olmaz
mı Gülizar? Sonra buradan taşınırız belki. Belki İzmir’e gideriz. Ya da
Bodrum’a. Oradaki otellerde iş bulurlar. Zaten işi de biliyorlar. Her durumda
şu andan daha iyi olur Gülizar. Yapalım şu işi, ha ne dersin Gülizar?” Fato’nun
son cümleleri bir fısıltı halinde çıkmıştı. Bunları Gülizar’ın kulağına eğilmiş
olarak, onun yüzüne bakmadan, kulağına söylüyordu.
Gülizar’a durgunluk çökmüştü.
Normal değildi. Göz kapakları kapanıyordu, rüyadaymış gibi konuştu: “Bunları
düşünmedim mi sanıyorsun?” O da Fato’nun kulağına söylemişti bunları. “Sen onları
ve babalarını hiç tanımıyorsun Fato. Onlar bir canavar, küçükken de böyleydiler.
Sadece babalarını öldürmek yetmez. Bizi ihbar ederler. Hatta neler olacağını
öğrenirlerse, bizden önce davranıp bizi teker teker keserler. Anladın mı
kardeşim.”
Fato korkuyla ayağa fırladı. Zaman-dışı
yolculuğu sona ermişti. Şimdiki zamanda, Gülizar’ın karşısındaydı ve kardeşi delirmiş
olmalıydı.
“Onlar bir canavar,” diye tekrar
fısıldadı Gülizar oturduğu yerden Fato’ya doğru uzanarak.
Canavar deyince, aklına öldürülsün
diye gönderdikleri o yaratık geldi Fato’nun. Korkuyla titredi: “O mahlûku,
senin zebaniyle ölüme gönderdik. O günahkârla. Biz yapacaktık o işi. Adak
yerine biz götürecektik. Zaten bu annenin görevidir. Bir zebaninin değil. O
zaman başladı her şey. Belki de bütün bunlar bir cezadır bize.” Fato aşağı
doğru eğilerek, Gülizar yataktan yukarı doğru uzanarak ve birbirlerinin
kulaklarına fısıldayarak söylüyorlardı bunları.
Gülizar artık ağlıyordu. Fato yanına
yatağa çöktü, oturdu. Kardeşinin yüzünü iki eliyle sardı. Gülizar şöyle dedi: “Çok
ağır bir ceza değil mi bu?”
Sonra bir ses duyup döndüler, iki
kız ellerinde küçük bir bavulla karşılarında duruyordu. Ortanca kız konuştu. “Biz
eniştemi beklemeyeceğiz Fato Teyze. Aşağı yola yürüyüp oradan geçen turist minibüslerinden
birine bineceğiz. Oradan da yürüyerek tepeden aşağı ineriz. Hemen gidiyoruz. Bu
kıskançlıktan gözü dönmüş kadının yanında bir dakika bile kalmayız. Aşağıda yaşayacağız
bundan böyle. Babamızla… Eğer birilerine bir şey söylerseniz çok kötü şeyler yaparız.”
Fato öfkeyle fırladı: “Ne
yaparsınız ha! Ne yaparsınız bakayım!”
“Biraz önce duyduk bir şeyler,” dedi
büyük kız. “Deminden beri fısır fısır… Ama bizim kulaklarımız deliktir. Sizin o
büyük günahınızın ne olduğunu babamdan öğrenmek kolay. Bu kadar korktuğunuza
göre önemli bir şey olmalı.”
“Bizi rahat bırakmazsanız şöyle
yayıveririz etrafa,” dedi ortanca kız da. “Köy yeri burası herkesin her şeyi
öğrenmesi için yarım saat yeter. Siz
susacaksınız, biz de susacağız. Anladınız mı?”
Fato’nun boğazı kurumuştu; konuşamıyor,
ayakta kızların karşısında ileri geri sallanıyordu. Gülizar suratına yerleşen pis
bir sırıtma ve kısık gözlerle bakıyordu kızlara.
“Defolun!” dedi buz gibi bir
sesle. “Yalnız gömme işini dediğim gibi yapın.”
“Elbette,” dedi ortanca kız. “Babam
da öyle isterdi, bundan emin olabilirsin.” Daha fazla oyalanmadılar,
annelerinin ürperten soğukluğu çarpmıştı onları.
Gülizar yataktan kalkıp, ayakta
aklı yitmiş olarak dikilip duran ve kızların çıktığı kapıya anlamsız gözlerle
bakan Fato’ya dokunmak istedi ve dehşetle fark etti ayağa kalkamadığını. Sekiz
yıl öncenin o meşum anını yeniden yaşıyordu.
***
30. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder