Önce 23. Bölümü Okuyunuz.
24. Bölümün Sonu
25. Bölüme Devam Ediniz.
23. Bölüm: Bardacıklar: Küçük Sırlar
"Sen kendini kaybettin ama
biz hala normal görünmeyi devam ettirmeye çalışıyoruz
baba.”
Issız bir karanlığa bürünmüş olan Berrak Kafe, masaların üzerine
kaldırılmış olan sandalyelerin alacakaranlıktaki tuhaf görüntüsüyle;
yapayalnız, uzak, soğuk ve ürperticiydi. Bu gece müşteri kabul etmemişlerdi. Dolunaydan
yarım aya doğru henüz evirilmekte olan Ay; bir saat önce doğmuş, yumuşak
ışığıyla ortamı aydınlatmıştı. Hafif dalgayla hareketlenen denizdeki ışık
kıvrımları; kafenin dibindeki kayalara çarpıyor, sivri çıkıntılarını, dalgaların
ritmine uyarak parlatıyordu. Ay ışığı, kafenin arkasındaki barakayı aydınlatmak
üzere bahçenin içinden süzülerek gelmiş ama içeri giremediği için barakanın
kapısında durarak, kapıyı aydınlatmakla yetinmişti. Perdeler kapalı olmasaydı,
odalara sızıp; dışarıdan bakan bir göze içeriyi gösterebilirdi.
Mutfağın hemen sağındaki kapıdan girilen ve salon olarak
kullanılan odada; baba ve iki kızı soluk sarı ışıklı bir tavan lambasının
altında oturuyordu. Kızlar, babalarına kilitlenmişti. Gözlerini kırpmaksızın
ona bakıyor, bekliyorlardı. Baba, girişin karşısındaki divana uzanmış, gözleri
tavana dönük ve açık olarak, kıpırtısız yatıyordu. Elleri iki yanında, birazdan
boşalacak bir yay gibi yumrukları sıkılmış olarak bekliyordu.
Adam, “neden?” diye bağırdı bir ara. Sesi acı dolu bir inlemeden
ibaretti. Kelimeyi söylemeseydi, sadece inleseydi bile, kızlar ne demek
istediğini anlardı.
Büyük kız hemen babasının yanına çöktü, babasının sıkılı
avuçlarını kendi küçük, tombul ellerinin arasına aldı. “Biz buradayız.”
Adam inledi, “o başkaydı!”
Kız babasının elini bıraktı. Boynu bükük bekledi. Ortanca kız
gelip yerden kaldırmaya çalıştı ablasını. O zamana kadar ayakta dikili olarak beklemişti.
“Kalk! Yalnız bırakalım. Kendine gelmesi zaman alacaktır.”
Büyük kız kıpırdamadı. “Bizi sevmiyor musun, o muydu tek önemli olan senin için Baba? O
muydu?” Konuşması hıçkırıklarla kesildi, gerisini söyleyemeden sustu,
ağlamasının şiddetini arttırdı.
Ayaktaki ortanca kız: “Belki de anneme en çok benzeyen o olduğu
içindir,” dedi. Söyleyiş biçiminde sitem vardı.
Adam zıpkın gibi fırladı, doğruldu, iki kıza da tek tek baktı,
gözlerinde ateş vardı. Ağzı, küçümseme duygusunu göstermek amacıyla bilerek
çarpıtılmıştı: “O kimseye benzemezdi!”
Yerdeki kız hala yerdeydi, hıçkırıkları daha kontrollü bir hal
almıştı ama acı duygusunun yoğunlaştığını onu duyan birileri anlayabilirdi. Acı
çekiyordu.
Baba ayağa kalktı odada dolaşmaya başladı. “Neden yaptı bunu?”
dedi ortanca kızın karşısına dikilerek ve hırsla uzattığı iki koluyla kızın
kollarını sıkarak: “Neden yaptı? Sen anladın mı?”
Kız, acıdan rahatsız olmamış gibiydi oysa adam kolunu sıkmaya
devam ediyordu. Babasının gözlerinin içine bakarak, sıkılmış çene kemiklerinin
izin verdiği kadar sesini çıkararak konuştu: “Belki de başkasına âşık olduğu
içindir.”
“Kim o?” diye hırladı adam.
“Şu Mustafa denilen çocuk. Birkaç kere Selo’nun oradaki koyda
görmüşler onları.”
Adam kızı itti. “Hah sanki bilmiyorum. Ben de duymuş, Berra’yla konuşmuştum. Bana onun bir deneme
olduğunu söyledi.” Burada güldü, deneme
kelimesini hatırladı. “Berra… Ah!”
Gerçekten de bu kelimeyi kullanmıştı. Tatlı tatlı gülerek; "o bir deneme
babacığım" demişti. Adam bunu düşündü, sonra yüksek sesle, çarpık bir gülümsemeyle, şöyle devam etti: “Ha, bir de başkalarını kandırmanın en iyi yollarından birinin
bu olduğunu… ”
Ortanca kız soğukkanlılıkla konuştu: “Yalan söylemiştir!”
Adam kızı bir daha itip arkasını döndü: “Yalan değildi. Ben
sizin yalan söyleyip söylemediğinizi şıp diye anlarım, sizi ben büyüttüm, ben
öğrettim her şeyi, yalan olsa anlardım. Ama esas şimdi yalanı görüyorum, siz
yalan söylüyorsunuz!” Yerdeki kızı sağ kolundan tutup, sarsarak ayağa kaldırdı.
Kızın kafası öndeydi: “Söyle bana nasıl oldu bu?”
“Ben bir şey yapmadım!” Kız, hıçkırıklarına ara vermeden
konuşmuştu, dedikleri zor anlaşılıyordu.
“Kim yaptı o zaman? Nasıl yapar bunu, beni bırakıp nasıl gider!
Dediğiniz doğru olsaydı bana söylerdi. Onun her haline katlanacağımı biliyordu.
Ona o gün söylemiştim. Başkasıyla evlenebilirdi de. Kim bilecek ne olduğunu.
Yeter ki yanımda olsaydı. Varlığı yeterdi bana.” Adam masanın dibindeki
sandalyeye çöktü. Şimdi sayıklar gibi konuşuyordu. “O gece hiç uyanmadım.
Hiçbir şey duymadım. Nasıl duymadım?” Kuşku içinde soruyor, bunları söylerken
tek tek kızların yüzüne bakıyordu. Ortanca kız dik dik babasına bakıyordu ama
büyüğü hala kafasını kaldırmamıştı. Artık belli belirsiz hıçkırıyordu. Ağladığı,
bedeninin aralıklarla sarsılmasından
anlaşılıyordu.
“Duymazdın tabii,” dedi ortanca “o gece hepimiz biraz içmiştik
hatırlasana, biz de duymadık, geceleyin kalkıp gitmiş. Sabah yatağında
bulamadık. Sonra birileri kayalarda olduğunu haber verdi. Sen ne kadar
biliyorsan, biz de o kadar biliyoruz baba. O kendini öldürdü! Bunu kabul et
artık. Seni, bizi, bu hayatı istemedi. Demek ki o kadar da bağlı değilmiş
sana.”
Kafası hala yerde olan büyük kız konuştu aniden, “Bir de o
bebekler var. O konu… Bu aralar çok üzülmüştü baba.”
Adam durdu, unutmaya çalıştığı bir şeyi hatırladı: “O kadın, o
kadın yaptı bunu.”
“O gün arabada olanları anlattı bize,” dedi ortanca. “Vicdanım
rahat değil diyordu Berra.”
“Vicdan mı!” Adamın ağzından tükürük zerreleri fırladı. Bir
kısmı karşısında dikilen ortanca kıza çarptı ama o hiç bir şey hissetmemiş
gibiydi. Sıcak ve nemli bir ağustos gecesinin bunaltıcı etkisi, pencerelerin
sıkı sıkıya kapalı olması nedeniyle daha da artmıştı. Adamın alnındaki
çıkıntılı kemikler, solgun tavan ışığının altında parlıyor, alnından aşağı ter
damlacıkları iniyor ama çıkıntılı alın kemiği yüzünden gözlerine ulaşmadan
aşağı süzülüp yanaklarına kadar ulaşıyor, ağlıyormuş yanılsaması yaratarak, bu
trajik sahnenin gücünü arttırıyordu.
“Sonra o gün Berra’nın yolunu kesmiş. Makinenin arkadaşının
olduğunu söylemiş, onu nereden buldun, diye sormuş. Bunlar onu korkuttu baba.” Yine
ortanca kız söylemişti bunları.
Baba durdu. Berra’yı iyi tanırdı: “Ne yaptığını, neden
yaptığımızı biliyordu. Onun ruhunu biliyorum ben. Korktuğu doğru olabilir ama
yaptığı iş ona uymuyor. Onun yapacağı tek bir şey olabilirdi o da gidip o
kadını öldürmek. Kendini öldürmek mi, asla! Bu çok saçma. Onun yapacağı bir şey
değil bu. O gün gölette olanları siz anlattınız bana. Kim vardı yanında?” Ortanca
kıza işaret etti. “Sen… Kimin aklına geldi, gidip kadının kafasına vurmak?”
“Berra’nın. Yaptı da…”
Adam güldü. Sapık bir zevk alış hali gelmişti üstüne. Yine de
mantıklı konuşmaya özen gösteriyordu,
“Gördün mü, bunu diyorum işte, o öyle bir
kızdı. Ama o zaman da söylemiştim, o bir hataydı.”
Serra atıldı: “Ama o kadın bir bebek kafası bulmuştu Baba!”
“O zaman gerçekten öldürseydiniz bari. Bir işi tam yapmak lazım.
Ya yapın ya da hiç yapmayın. Bakın buraya gelen kadın o olayın izini sürüyor,
belki de aynı kadındır. Ötekinin yüzünü görmediniz tabii.” Bunlar konuşulurken
adam canlanmıştı. Eski gücüne, keskinliğine kavuşmuş görünüyordu. Ortanca kız
da canlanmıştı. Onun gerisindeki büyük kız hıçkırmayı bırakmış, büyük bir
dikkatle konuşmaları takip ediyor, kendisinin de konuşmaya katılacağı o sihirli
anı kolluyordu. Babaları geri gelmişti.
“Gördük ama yeterince değil. Kafasında şapka, gözlerinde gözlük
vardı. Berra o kadını anlattı, sen de söyledin, göletteki kadına benzemiyor.”
“Ama olayı bilen biri. Hem neden aldınız o makineyi, bana niye
söylemediniz, daha iki gün önce öğrendim bu saçmalığı, kadına ait bir eşyayı
alıp, nasıl eve getirirsiniz! Yakalanacağımızı düşünmediniz mi?” Bunlar geç
kalmış uyarılar ve sorulardı. Adam da bunun farkındaydı.
“Berra’nın hoşuna gitmişti. Ben almayalım, dedim ama o
dinlemedi,” dedi ortanca kız. Büyük kız o sırada divana oturmuştu. Ortalığın
sakinleşmesinden, konuşmanın yönünün değişmesinden memnundu.
“Berra işte böyle biriydi.”
Bunları özlemle söyleyen adam dimdik oturduğu sandalyeden kalktı,
ortancanın karşısında dikildi: “Şimdi söyle bana çokbilmiş şeytan kız, onun
gibi biri nasıl oldu da kendini öldürdü ha!”
O sırada dış kapının oradan bir erkek sesi duydular. “Kızlar
hazır mısınız?”
“Hazırız,” dedi ortanca. Babalarının o zamana kadar görmediği
küçük çantayı yerden aldı, büyük kızı çekiştirerek ayağa kalkmaya zorladı. “Nereye?”
dedi adam şaşkınlıkla ortanca kızına, “kim o kapıdaki?”
“Necati Enişte.” Fato’nun kocasını kastediyordu. “Eve gideceğiz bu akşam. Teyzem eve gelmemiz gerektiğini söyledi
ama biz sen gelmeden gitmek istemedik. Sen gelince mesaj çektik, onlar da
almaya geldiler. Yarın akşama doğru buraya döneriz ama biraz da köyde
görünmemiz lazım. Sen kendini kaybettin ama biz hala normal görünmeyi devam
ettirmeye çalışıyoruz baba.”
Adam, kızlar çıkarken masanın dibindeki sandalyeye yeniden çöktü,
başı önüne düştü kaldı.
Arka taraftaki gölgelerin içinden Kali- Maya sıyrılıp çıktı, geldiği gibi
sessizce kayboldu.
***24. Bölümün Sonu
25. Bölüme Devam Ediniz.
25. Bölüm: Sarıkent- Şeyda Nur, Misafirini Beklerken
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder