14 Haziran 2018 Perşembe

22. Bölüm: Saklı Yer’in Beklenmeyen Ziyaretçisi


Önce 21. Bölümü Okuyunuz


 



Derviş adamdaki kötülüğü hissetti.
 İçi çamur gibiydi. 
Giderken yanındaki herkesi 
bu çamurun içine düşürüp kirletmek istiyordu.

Ay doğarken yeraltı evine doğru sessizce yürümekte olan Gölge, karşısında bir karaltı görerek durdu. Az önce evini kirleten o dört kişiyi arabalarına binene kadar takip etmiş, gittiklerini gözleriyle görüp rahatlamış olarak geriye dönmüştü ama şimdi ne yapacağını bilememenin sıkıntısıyla içi bulanıyordu. Üç dört saat önce burada iki adamı, Selo amcasını öldürdükleri için parçalayarak öldürmüştü. Derviş onların neden geri geldiğini biliyordu.  Buradaki yer altı odaları, bir tek Derviş’in muhteşem evinden ibaret değildi. Birbirlerine galerilerle bağlı birçok oda vardı. Onlardan birinde, elde ettikleri ganimetten arta kalanlar saklıydı.  Selo, “bakacak daha çok yer var ama gerek yok, galeriler çökmüş, onları açmaya kalkarsak hayatımız tehlikeye girer,” demişti. O iki adam Selo’nun satmaları için ara sıra verdiği kırıntılarla idare etmeyi bırakmış, önce onu günlerce takip etmiş, araştırmalar yapmış, hem Derviş’in varlığını hem de gizli yeraltı evini öğrenmişlerdi. Bütün bunları; Derviş’in uzaklara gittiği, yürüyüşlere çıktığı ve Selo’nun aşağıdaki evinde olduğu zamanlarda yapmışlardı.

Buldukları bazı izler; Dervişle, Selo’yu şüphelendirmiş, Selo, Dervişe dikkatli olmasını tembihlemeye başlamış, kendisi de adamları bulmuş, buradan defolup gitmelerini söylemişti ama artık çok geçti. Bunlar eski hayatından tanıdığı adamlardı. Onların, hemen tamam demelerini beklemiyordu ama bir gece aniden gelip kendisini öldürmelerini de beklemiyordu belli ki.

Bunların hepsini Derviş biliyordu. Selo ona her şeyi anlatmıştı, adamların kim olduklarını da. O gece buraya geldiklerinde kendisini de öldürmeye geldiklerini, burayı sahiplenmek istediklerini, kimseye haber vermeden kazı yapmak istediklerini ve buldukları her şeyi yavaş yavaş elden çıkarmak istediklerini biliyordu Derviş. Adamlar onu bulmadan o onları görmüş, arkalarından saldırmış, ellerindeki silahları kullanmalarına fırsat vermeden ezip geçmişti ikisini de.

Onların Selo amcasının katilleri ve başarsalardı kendi katili de olacakları konusunda hiçbir şüphesi yoktu Derviş’in.

Ama şimdi elinde silahla karşısında duran kişiyi tanımıyordu Derviş. Ne yapacağını bilemeyerek durdu. Kafasını kaldırabildiği kadar kaldırmış kendisine yaklaşan bu adamı tanımaya çalışıyordu. Hayır, bu adamı daha önceden hiç görmemişti.

Adam yaklaştı. Ay ışığı, bu açıklık alanda ikisinin de yüzünü yer yer gölgede bıraksa da yeterince aydınlatıyordu. Adamın yüzünde apaçık beliren iğrenme duygusu keskin bir tokat gibi suratına çarptı Derviş’in. Adam bir böceğe, iğrenç bir pisliğe bakar gibiydi.

“Sen hala yaşıyorsun demek. Selo’nun piçi!”

“Kimsin?” dedi Derviş. Bu insana benzemez yaratığın ağzından çıkan insanca bu ses, anlaşılır bir kelime ve onun çok düzgün bir telaffuzla söylenmiş olması irkiltti karanlıktaki adamı.
Yere tükürdü: “Konuşan bir yaratık ha! İnsan gibi konuşuyorsun demek!”

“Kimsin?” dedi bir daha Derviş, sesi sertleşmiş, göğsünden gelen hırıltılar artmıştı. Korkuyordu, içinden gelen ses; öldür onu, diyordu. Bu gece kötü bir geceydi ve onun hiç keyfi yoktu. Önüne çıkan herkesi paramparça edecek güçte hissediyordu kendini. Bir eksik bir fazla diye düşündü, ok yaydan çıkmıştı. Bazı durumlarda bunu Selo söylerdi: “ok yaydan çıktı bir kere,” derdi “artık bunun geri dönüşü olamaz.”

Adam güldü, “sen benim kim olduğumu bırak da kendinin kim olduğunu sor!”

“Kimim?” dedi Derviş. Yirmi yıl değil de, yüz yıl yaşamış bir bilge gibi sormuştu bu soruyu.

Adam yine irkildi. Bu neydi böyle. Normal bir insan gibi davranıyordu. Ama Derviş’i fazla bekletmedi. Bu gece hesapları kapatma gecesiydi.

“Sen Selo’nun oğluydun, annenin adı da Gülizar’dır. Benim karım olur kendisi.”  Adam yarı gölge alandan çıktı, yüzünü gösterdi, Derviş, yüzdeki zalimliği gördü.

“Zalim birinin yüzü bu,” dedi sakince.

“Seni öldürmeye yetmedi bu zalim yüz,” dedi adam. Alay ederek bakıyordu, zalim yüz yakıştırması hoşuna gitmişti.

“Bunu niye şimdi anlatılıyorsun, dediklerinin doğru olduğunu nerden bileceğim?”

“Git, Bardacıklı Gülizar’a sor,” dedi adam. O sana anlatsın, kardeşi de bilir. Çünkü seni buraya getirip bırakmamı onlar söylemişti bana.”

“O zaman sen değil de neden Selahattin Taşkesen, babam oluyor?

“Çünkü evladım,”  iyice yaklaşmıştı elindeki silahı sağlam tutuyordu, elleri titremiyordu. “Benim karı daha benle tanışmadan babanla aşna fişne yaparmış.” Kahkaha attı,  “anladın değil mi. Beni görünce her şeyi unuttu, benden başka kimseyi görmedi gözü. Ha bir de baktım ki karı hamileymiş, kendi de yeni fark etmiş ve daha Selo’ya söylememiş. Ben de iyi doğur bari bizim çocuğumuz olsun dedim, ama…”

“Neden?”  Derviş bıçakla keser gibi kesmişti adamın lafını.

“Nasıl neden?” Adam alay ediyordu, sorunun amacını bal gibi anlamıştı.

“Neden başkasının çocuğunu alasın ki?”

Adam zevkle anlatmaya başladı. Buraya biraz da bunun için gelmişti. Acıtmak, can yakmak, her şeyi yakıp yıkmak istiyordu. Acı verdikçe acısı hafifliyordu. İleride olacakları düşündükçe zevkleniyor, hafifliyordu. “Çünkü annen çok genç ve çok güzeldi, bebek gibiydi, köyün yerlisiydi, evleri vardı, aşağı koyda yapılması planlanan siteye yakındı. Bu fırsatı kaçıramazdım. Bir şey daha vardı tabii, aslında o küçük kadını sevmiştim. Hiçbir şeyi olmasaydı bile alırdım onu. Bir kız çocuğu doğurmasını bekledim ama…” Burada güldü, sesi insan sesine benzemiyordu. “Ama sen doğunca işler değişti, kimse seni istemedi. Başta annen. Bana götür adak yerine bırak dediler ben de getirip buraya bıraktım.”

“Neden öldürmedin?”

Adam durakladı. “Bir seleye koydular seni, buraya getirdim, burada suda boğarım diyordum, canlı canlı bırakmak olmazdı değil mi, burası vahşi hayvan dolu...” Eğilip Derviş’in yüzünü inceledi. Onun irkilmesini, korkmasını, titremesini istiyordu. Ama karşısındakinin doğal maskını delip geçerek duygularını yakalamak mümkün değildi. Karşısındaki yaratık, kafasını kaldırabildiği kadar kaldırmış, gölgeler içinde kalan yuvarlak bilye gibi gözleriyle kıpırdamadan ona bakıyordu. “O sırada gölette hala su vardı. Gölete gelirken sen viyaklamaya başladın, hâlbuki o zamana kadar hiç sesin çıkmamıştı.”

“Ölümü sonradan öğrenmiyoruz, ölüm korkusuyla doğarız” dedi Derviş. Bunu cahil birisine öğretiyormuş gibi, yumuşaklıkla söylemişti.

“Yeni doğmuş bir bebek, bir yaratık bile olsa öldürüleceğini anlayamaz,” dedi adam inatla. Buraya tartışmaya gelmemişti. Bu yaratık onu yolundan saptırmaya mı çalışıyordu.

“Kokundan anlar,” dedi Derviş de inatla. “Şu anda saldığın kokuyu da duyabiliyorum. Çürümüş et gibi kokuyorsun, ölüm kokuyorsun.”

Sessizlik oldu. “O zaman sen gerçekten de insan değilsin,” dedi adam. Derviş’in hırıltıları artmıştı, adam biraz geriledi. Adamın tetiğin üzerindeki eline bakmakta olan Derviş, onun tetiğe basmayı düşündüğünü hissetti. “Devam et,”  dedi “hikâyemi öğrenmek istiyorum.”

“Sonra birinin geldiğini duydum, seleyi orada bırakıp yandaki ağaçlara doğru kaçtım, saklandım. Ve sonra gözlerime inanamadım gelen Selo’ydu. Koşa koşa geldi. Seni buldu, etrafı araştırdı ama ben yavaşça sıvıştım oradan, böylece gerçek babanın eline geçmiş oldun. Ne hikâye ama tıpkı Türk filmi gibi. Olmaz böyle tesadüf denilen cinsten bir şeydi bu.” Adam şimdi iyice keyiflenmişti, gülüyordu.

“Pek sayılmaz,” dedi Derviş, “burada yaşayan tek insan oydu o da beni bulmuş.” Sonra Derviş başını yere doğru eğerek kendi kendine konuşur gibi devam etti: “Demek kaderim böyle çizilmiş. Ben de beni niye hayatta bıraktılar diyordum. Bu engellenemez bir şeymiş, bir yazgıymış gibi duruyor.” Kafasını kaldırıp yeniden adama bakmaya zorladı kendini, adam farkında değildi ama bunu yapmak onu yoruyordu. “Bunları duyduğuma sevindim. Ama neden yıllar sonra bana bunları anlatıyorsun, şimdiye kadar neden anlatmadın? Buraya neden geldin?”

Adam, sevindim, kelimesine takılıp kaldı bir süre. Buraya sevindirmeye gelmemişti. “Buraya ilk kez gelmiyorum.”

“Şimdi niye geldin, misafirlik için pek uygun bir saat sayılmaz.” Derviş şimdi büyük hırıltılar çıkarmaya başlamıştı. Adam anlamamıştı ama aslında Derviş gülüyordu.

Sinirlenmeye başlamış olan adam, hızlı hızlı konuştu, Derviş’in çıkardığı sesleri bastırmak ister gibiydi. “Benim için çok kıymetli olan birini kaybettim. Bundan sonrası umurumda bile değil. Herkes bazı gerçekleri öğrensin istiyorum. İki kızım var. Onlar yaşıyor ama en küçüğü dün gece kendini öldürmüş. Öyle diyorlar.”

“Hala anlamadım,” dedi Derviş.

“İki kardeşin var,” dedi adam. Gülizar’ı ziyaret etmek istersin diye düşündüm ne de olsa annen… Belki kız kardeşlerini de görmek istersin. Bir de cadı teyzen var. Ne de olsa senin ailen onlar. Seni gördüklerine çok memnun olacaklardır.”

Derviş adamdaki kötülüğü hissetti. İçi çamur gibiydi. Giderken yanındaki herkesi bu çamurun içine düşürüp kirletmek istiyordu, geride temiz veya temizmiş gibi görünen bir şey bırakmak istemiyordu.  Sesini çıkarmadı. Öğrendiği yeni bilgilerle dolup taşmıştı. Adam bir an önce gitsin istiyordu, yalnız kalıp düşünmek istiyordu, ormanın ıssız, gölgeli yerlerine sığınıp ağlamak istiyordu.

Sonunda şöyle dedi: “Beni öldürmeyeceksen git şimdi. Öldüreceksen hemen yap. Şu anda ölmek, beni sadece mutlu eder.”

“Beni etmez,” dedi adam. Arkasını dönüp patikaya doğru ilerledi. Yürüyüp, gözden kayboldu.

***
22. Bölümün Sonu

23. Bölüme Devam Ediniz.

 


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder