Önce 21. Bölümü Okuyunuz
21. Bölüm: Bir Gece Macerası
Derviş adamdaki kötülüğü hissetti.
İçi çamur gibiydi.
Giderken yanındaki herkesi
bu çamurun içine düşürüp kirletmek istiyordu.
Ay doğarken yeraltı evine doğru
sessizce yürümekte olan Gölge,
karşısında bir karaltı görerek durdu. Az önce evini kirleten o dört kişiyi
arabalarına binene kadar takip etmiş, gittiklerini gözleriyle görüp rahatlamış
olarak geriye dönmüştü ama şimdi ne yapacağını bilememenin sıkıntısıyla içi
bulanıyordu. Üç dört saat önce burada iki adamı, Selo amcasını öldürdükleri
için parçalayarak öldürmüştü. Derviş onların neden geri geldiğini
biliyordu. Buradaki yer altı odaları,
bir tek Derviş’in muhteşem evinden
ibaret değildi. Birbirlerine galerilerle bağlı birçok oda vardı. Onlardan
birinde, elde ettikleri ganimetten arta kalanlar saklıydı. Selo, “bakacak daha çok yer var ama gerek
yok, galeriler çökmüş, onları açmaya kalkarsak hayatımız tehlikeye girer,”
demişti. O iki adam Selo’nun satmaları için ara sıra verdiği kırıntılarla idare
etmeyi bırakmış, önce onu günlerce takip etmiş, araştırmalar yapmış, hem
Derviş’in varlığını hem de gizli yeraltı evini öğrenmişlerdi. Bütün bunları;
Derviş’in uzaklara gittiği, yürüyüşlere çıktığı ve Selo’nun aşağıdaki evinde
olduğu zamanlarda yapmışlardı.
Buldukları bazı izler; Dervişle,
Selo’yu şüphelendirmiş, Selo, Dervişe dikkatli olmasını tembihlemeye başlamış,
kendisi de adamları bulmuş, buradan defolup gitmelerini söylemişti ama artık
çok geçti. Bunlar eski hayatından tanıdığı adamlardı. Onların, hemen tamam demelerini beklemiyordu ama bir
gece aniden gelip kendisini öldürmelerini de beklemiyordu belli ki.
Bunların hepsini Derviş biliyordu.
Selo ona her şeyi anlatmıştı, adamların kim olduklarını da. O gece buraya
geldiklerinde kendisini de öldürmeye geldiklerini, burayı sahiplenmek
istediklerini, kimseye haber vermeden kazı yapmak istediklerini ve buldukları
her şeyi yavaş yavaş elden çıkarmak istediklerini biliyordu Derviş. Adamlar onu
bulmadan o onları görmüş, arkalarından saldırmış, ellerindeki silahları
kullanmalarına fırsat vermeden ezip geçmişti ikisini de.
Onların Selo amcasının katilleri
ve başarsalardı kendi katili de olacakları konusunda hiçbir şüphesi yoktu
Derviş’in.
Ama şimdi elinde silahla
karşısında duran kişiyi tanımıyordu Derviş. Ne yapacağını bilemeyerek durdu.
Kafasını kaldırabildiği kadar kaldırmış kendisine yaklaşan bu adamı tanımaya
çalışıyordu. Hayır, bu adamı daha önceden hiç görmemişti.
Adam yaklaştı. Ay ışığı, bu
açıklık alanda ikisinin de yüzünü yer yer gölgede bıraksa da yeterince
aydınlatıyordu. Adamın yüzünde apaçık beliren iğrenme duygusu keskin bir tokat
gibi suratına çarptı Derviş’in. Adam bir böceğe, iğrenç bir pisliğe bakar
gibiydi.
“Sen hala yaşıyorsun demek.
Selo’nun piçi!”
“Kimsin?” dedi Derviş. Bu insana
benzemez yaratığın ağzından çıkan insanca bu ses, anlaşılır bir kelime ve onun
çok düzgün bir telaffuzla söylenmiş olması irkiltti karanlıktaki adamı.
Yere tükürdü: “Konuşan bir yaratık
ha! İnsan gibi konuşuyorsun demek!”
“Kimsin?” dedi bir daha Derviş,
sesi sertleşmiş, göğsünden gelen hırıltılar artmıştı. Korkuyordu, içinden gelen
ses; öldür onu, diyordu. Bu gece kötü
bir geceydi ve onun hiç keyfi yoktu. Önüne çıkan herkesi paramparça edecek
güçte hissediyordu kendini. Bir eksik bir fazla diye düşündü, ok yaydan
çıkmıştı. Bazı durumlarda bunu Selo söylerdi: “ok yaydan çıktı bir kere,” derdi “artık bunun geri dönüşü olamaz.”
Adam güldü, “sen benim kim
olduğumu bırak da kendinin kim olduğunu sor!”
“Kimim?” dedi Derviş. Yirmi yıl
değil de, yüz yıl yaşamış bir bilge gibi sormuştu bu soruyu.
Adam yine irkildi. Bu neydi böyle.
Normal bir insan gibi davranıyordu. Ama Derviş’i fazla bekletmedi. Bu gece
hesapları kapatma gecesiydi.
“Sen Selo’nun oğluydun, annenin
adı da Gülizar’dır. Benim karım olur kendisi.”
Adam yarı gölge alandan çıktı, yüzünü gösterdi, Derviş, yüzdeki
zalimliği gördü.
“Zalim birinin yüzü bu,” dedi
sakince.
“Seni öldürmeye yetmedi bu zalim
yüz,” dedi adam. Alay ederek bakıyordu, zalim
yüz yakıştırması hoşuna gitmişti.
“Bunu niye şimdi anlatılıyorsun,
dediklerinin doğru olduğunu nerden bileceğim?”
“Git, Bardacıklı Gülizar’a sor,”
dedi adam. O sana anlatsın, kardeşi de bilir. Çünkü seni buraya getirip
bırakmamı onlar söylemişti bana.”
“O zaman sen değil de neden
Selahattin Taşkesen, babam oluyor?
“Çünkü evladım,” iyice yaklaşmıştı elindeki silahı sağlam
tutuyordu, elleri titremiyordu. “Benim karı daha benle tanışmadan babanla aşna
fişne yaparmış.” Kahkaha attı, “anladın
değil mi. Beni görünce her şeyi unuttu, benden başka kimseyi görmedi gözü. Ha
bir de baktım ki karı hamileymiş, kendi de yeni fark etmiş ve daha Selo’ya söylememiş.
Ben de iyi doğur bari bizim çocuğumuz olsun dedim, ama…”
“Neden?” Derviş bıçakla keser gibi kesmişti adamın
lafını.
“Nasıl neden?” Adam alay ediyordu,
sorunun amacını bal gibi anlamıştı.
“Neden başkasının çocuğunu alasın
ki?”
Adam zevkle anlatmaya başladı.
Buraya biraz da bunun için gelmişti. Acıtmak, can yakmak, her şeyi yakıp yıkmak
istiyordu. Acı verdikçe acısı hafifliyordu. İleride olacakları düşündükçe
zevkleniyor, hafifliyordu. “Çünkü annen çok genç ve çok güzeldi, bebek gibiydi,
köyün yerlisiydi, evleri vardı, aşağı koyda yapılması planlanan siteye yakındı.
Bu fırsatı kaçıramazdım. Bir şey daha vardı tabii, aslında o küçük kadını
sevmiştim. Hiçbir şeyi olmasaydı bile alırdım onu. Bir kız çocuğu doğurmasını
bekledim ama…” Burada güldü, sesi insan sesine benzemiyordu. “Ama sen doğunca
işler değişti, kimse seni istemedi. Başta annen. Bana götür adak yerine bırak dediler ben de getirip
buraya bıraktım.”
“Neden öldürmedin?”
Adam durakladı. “Bir seleye
koydular seni, buraya getirdim, burada suda boğarım diyordum, canlı canlı
bırakmak olmazdı değil mi, burası vahşi hayvan dolu...” Eğilip Derviş’in yüzünü
inceledi. Onun irkilmesini, korkmasını, titremesini istiyordu. Ama
karşısındakinin doğal maskını delip geçerek duygularını yakalamak mümkün
değildi. Karşısındaki yaratık, kafasını kaldırabildiği kadar kaldırmış,
gölgeler içinde kalan yuvarlak bilye gibi gözleriyle kıpırdamadan ona
bakıyordu. “O sırada gölette hala su vardı. Gölete gelirken sen viyaklamaya
başladın, hâlbuki o zamana kadar hiç sesin çıkmamıştı.”
“Ölümü sonradan öğrenmiyoruz, ölüm
korkusuyla doğarız” dedi Derviş. Bunu cahil birisine öğretiyormuş
gibi, yumuşaklıkla söylemişti.
“Yeni doğmuş bir bebek, bir
yaratık bile olsa öldürüleceğini anlayamaz,” dedi adam inatla. Buraya
tartışmaya gelmemişti. Bu yaratık onu yolundan saptırmaya mı çalışıyordu.
“Kokundan anlar,” dedi Derviş de
inatla. “Şu anda saldığın kokuyu da duyabiliyorum. Çürümüş et gibi kokuyorsun,
ölüm kokuyorsun.”
Sessizlik oldu. “O zaman sen
gerçekten de insan değilsin,” dedi adam. Derviş’in hırıltıları artmıştı, adam
biraz geriledi. Adamın tetiğin üzerindeki eline bakmakta olan Derviş, onun
tetiğe basmayı düşündüğünü hissetti. “Devam et,” dedi “hikâyemi öğrenmek istiyorum.”
“Sonra birinin geldiğini duydum,
seleyi orada bırakıp yandaki ağaçlara doğru kaçtım, saklandım. Ve sonra
gözlerime inanamadım gelen Selo’ydu. Koşa koşa geldi. Seni buldu, etrafı
araştırdı ama ben yavaşça sıvıştım oradan, böylece gerçek babanın eline geçmiş
oldun. Ne hikâye ama tıpkı Türk filmi gibi. Olmaz böyle tesadüf denilen cinsten
bir şeydi bu.” Adam şimdi iyice keyiflenmişti, gülüyordu.
“Pek sayılmaz,” dedi Derviş,
“burada yaşayan tek insan oydu o da beni bulmuş.” Sonra Derviş başını yere
doğru eğerek kendi kendine konuşur gibi devam etti: “Demek kaderim böyle
çizilmiş. Ben de beni niye hayatta bıraktılar diyordum. Bu engellenemez bir
şeymiş, bir yazgıymış gibi duruyor.” Kafasını kaldırıp yeniden adama bakmaya
zorladı kendini, adam farkında değildi ama bunu yapmak onu yoruyordu. “Bunları
duyduğuma sevindim. Ama neden yıllar sonra bana bunları anlatıyorsun, şimdiye
kadar neden anlatmadın? Buraya neden geldin?”
Adam, sevindim, kelimesine takılıp
kaldı bir süre. Buraya sevindirmeye gelmemişti. “Buraya ilk kez gelmiyorum.”
“Şimdi niye geldin, misafirlik
için pek uygun bir saat sayılmaz.” Derviş şimdi büyük hırıltılar çıkarmaya
başlamıştı. Adam anlamamıştı ama aslında Derviş gülüyordu.
Sinirlenmeye başlamış olan adam, hızlı
hızlı konuştu, Derviş’in çıkardığı sesleri bastırmak ister gibiydi. “Benim için
çok kıymetli olan birini kaybettim. Bundan sonrası umurumda bile değil. Herkes
bazı gerçekleri öğrensin istiyorum. İki kızım var. Onlar yaşıyor ama en küçüğü
dün gece kendini öldürmüş. Öyle diyorlar.”
“Hala anlamadım,” dedi Derviş.
“İki kardeşin var,” dedi adam.
Gülizar’ı ziyaret etmek istersin diye düşündüm ne de olsa annen… Belki kız
kardeşlerini de görmek istersin. Bir de cadı teyzen var. Ne de olsa senin ailen
onlar. Seni gördüklerine çok memnun olacaklardır.”
Derviş adamdaki kötülüğü hissetti.
İçi çamur gibiydi. Giderken yanındaki herkesi bu çamurun içine düşürüp
kirletmek istiyordu, geride temiz veya temizmiş gibi görünen bir şey bırakmak
istemiyordu. Sesini çıkarmadı. Öğrendiği
yeni bilgilerle dolup taşmıştı. Adam bir an önce gitsin istiyordu, yalnız kalıp
düşünmek istiyordu, ormanın ıssız, gölgeli yerlerine sığınıp ağlamak istiyordu.
Sonunda şöyle dedi: “Beni
öldürmeyeceksen git şimdi. Öldüreceksen hemen yap. Şu anda ölmek, beni sadece
mutlu eder.”
“Beni etmez,” dedi adam. Arkasını
dönüp patikaya doğru ilerledi. Yürüyüp, gözden kayboldu.
22. Bölümün Sonu
23. Bölüme Devam Ediniz.
23. Bölüm: Bardacıklar: Küçük Sırlar
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder