Önce 18. bölümü okuyunuz.
Maya Mor arabasını bulabildiği en kuytu ve en uygun yere bıraktıktan sonra Karya-Maya olarak arabadan indi. Gülizar’ın oturduğu sokağa geldiğinde sokağın kalabalık olduğunu, erkeklerin bir kenarda bekleştiklerini, kadınların bir eve girip çıktıklarını gördü, burası Gülizar’ın eviydi. Olayı duyanlar taziye ziyaretine geliyordu, tıpkı aşağıda Sarıkent’de olduğu gibi. Maya bu şartlarda Gülizar’la konuşamayacağını düşünerek bir an durakladı. Beklemesinin bir anlamı olmayacağını, taziye ziyaretlerinin akşama kadar, hatta günlerce süreceğini biliyordu. Gülizar’ı yalnız yakalaması mümkün olmayacaktı.
O sırada kadınlardan biri Maya’yı tanıdı. Bu daha önce evine girdiği, Çiçek isimli genç kadındı. Kadın, Maya’yı görünce; sevinç, merak, endişe duygularının hepsini birden yansıtmayı becerebildiği bir yüz ifadesiyle koşarak Maya’nın yanına geldi: “Duydun değil mi olanları?”
“Ya evet, Sarıkent’te duydum. Merak ettim, Fato’yu burada bulurum diye geldim. Çok üzüldüm. Ne olduğunu biliyor musun?”
Onlar konuşurken, Maya’yı önceden gören ve görmeyen diğer kadınlar hatta biraz uzaktaki erkekler bile Maya’nın etrafında toplanmaya başlamıştı.
“Bilmiyoruz,” dedi Çiçek, “intihar etti diyorlar. Sen o gün görmüştün onu, ağladı demiştin, bak gördün mü olanları, demek kızın büyük bir derdi varmış. Sen söylemiştin. Biraz önce Gülizar’a da anlattım. ‘O buraya gelen kadın, bir tuhaflık olduğunu anlamıştı,’ dedim.”
“Gülizar… Berra’nın annesi değil mi?” Maya, onu tanımadığını belirtmek için bu cümleyi kurmuştu ama karşılaştıkları zaman Gülizar’ın nasıl davranacağını bilemiyor, çeşitli olasılıkları düşünerek, onlara göre nasıl davranması gerektiğinin hesabını yapıyordu.
“Annesi ya. Kadıncağıza inme gelmişti yılar önce, hiç yerinden kalkamıyor.”
“Nasıl şu anda kadıncağız? Fato burada mı?” Böyle konuşarak; benim tanıdığım Fato’dur, aslında onu görmeye gelmiştim, mesajını iletiyordu.
“Yok, aşağıda o. Diğer iki kızın yanında. Sabah telefonla konuştuk. Buradan oraya gidenler de oldu. Biz de birazdan kaynanamgillerle birlikte gideceğiz.”
Maya kızların herkesi dışarı çıkarttığından bahsetmedi elbette ama şöyle dedi: “Gitmeden yine de Fato’ya bir telefon edin. Belki başka bir zaman gelmenizi ister çünkü soruşturma falan yapılıyor ya, belki ziyaretçi kabul edecek durumda değillerdir.” Karya- Maya durumu en uygun şekilde anlatmaya çalışır ve karakterinin gereğini yerine getirirken; içeriden Mor, ‘sana ne, bırak ne yaparlarsa yapsınlar’ diye karşı çıktı. Karya-Maya daha fazla bir şey söylemedi.
Diğer kadınlardan biri, “gel gel çekinme, Gülizar’ı gör. Zaten onun kimseyi gördüğü yok. Ne ağlıyor, ne kıpırdıyor, öyle boş gözlerle ya tavana ya duvara ya da ellerine bakıyor. Demin benim herif, ‘kadının beynine de inme indirecek bunlar’ deyiverdi de aklım gitti. Bir garip ha kadının hali. Aşağı götürelim seni, kızlarının yanına, dedik ama istemedi.”
“Bu karışıklıkta yük olmak istememiştir tabii,” dedi Karya-Maya.
“Ne yük olacak!” dedi kadınlardan biri. “Biz taşırdık, her bir şeyleri de yapardık. Komşular ne için vardır? Böyle günlerde bir şey yapmayacaksak komşuyuz demeyelim hiç kendimize!” Kızgınlıkla söylemişti bunları kadın. Maya, Gülizar’ın bu feci akıbete rağmen hala burada oluşunu, kızlarından uzakta oluşunu; ahalinin içine sindiremediğini anlayabiliyordu. Anneleri onların yanında olmalıydı onlara göre. Her ne kadar yarım da olsa anne anneydi. O kadar. Ya da tersi: O kızların hala aşağıda işi neydi? Hemen buraya gelmeleri gerekirdi, böyle acı bir günde anne yalnız bırakılır mıydı?
Maya, böyle düşünmüyordu. Onları görmüştü. Annelerini düşünecek halde görünmüyorlardı.
“Gel, içeri girelim,” dedi Çiçek.
Karya-Maya, Çiçek ve bir iki kadınla birlikte eve girdi. Küçük avludan geçip, evin kapısına geldiklerinde, Maya kapının önünün ayakkabılarla dolu olduğunu gördü. Ayakkabılarını orada bırakamazdı. Çalınmasını göze alamazdı. Kapının önü yazlık ayakkabılar, terlikler veya terliğin üzerine geçirilerek kullanılan kocaman erkek ayakkabısına benzer ayakkabılarla doluydu. Bunların yanına kendi botlarını, özel botlarını koyamazdı, dikkat çekerdi. Ortalık çocuk kaynıyordu. Onların merak duygularını kışkırtmanın gereği de yoktu. Ayakkabılarını çıkarıp sol eline aldı, bunu o kadar doğal olarak yaptı, kadınları öyle bir lafa tuttu ki ne yaptığına dikkat edememişlerdi.
İçerisi kalabalık sayılmazdı, sadece iki komşu kadın vardı o küçük odada. Hiç konuşmadan öylece bekleşiyorlardı. Gülizar soluk sarı rengiyle kadınların az önce tarif ettiği gibi pikenin üzerine koyduğu ve birbirine bağladığı ellerine bakıyor, kıpırtısızca bekliyordu. Karya-Maya sağ eline aldığı ayakkabılarını odanın sağ girişinde bulunan, üzerinde küçük bir televizyonun olduğu sehpanın arkasına sakladı.
Karya- Maya yaklaşıktı, “başınız sağ olsun, Gülizar Hanım,” dedi ama bunu demeden önce Gülizar’ın yüzüne doğru eğilmiş, kadının elini tutmuş, kafası ve gövdesiyle kadının yüzünü arkadakilerin göremeyeceği bir biçimde kapatmıştı. Bunu söylerken bir yandan gözlerini yukarı doğru devirerek, bir şey belli etme, demişti. Kadın zıpladı, gözleri büyüdü ama bu sadece Maya’nın fark ettiği bir davranış oldu bu. “Sağ olun,” diyen belli belirsiz bir ses duydu odadakiler. Karya-Maya kadının elini bıraktı, doğruldu.
Çiçek, “Gülizar Abla,” dedi, “bu kadın sana bahsettiğim kadın, hani geçen gün buraya Fato’yla gelen. Berra’nın arabada ağladığını anlatmıştı ya, işte o kadın bu.” Gülizar’ın, Maya’ya baka kalan bakışları diğerlerine doğru kaydı, zor duyulur bir sesle Çiçek’e; “ bu kadınla konuşmak istiyorum, beni biraz yalnız bırakın,” dediği duyuldu.
“Tamam,” dedi odadaki kadınlar. Bu arada Maya’nın geldiğini duyan birileri daha odaya girmeye çalışıyordu. Çiçek bozulmuştu. Bocaladı ama o; uyanık, aklı başında, iş bilir ve halden anlayan genç nesil kadınlardan biriydi. “Tamam, Gülizar abla,” dedi kendini toparlayarak. Sonra kadınlara, “hadi biz biraz çıkalım, bunlar konuşacaklar,” diyerek, onları dışarı sürükledi. Bir kısmı ne olduğunu anlamamıştı. Durumu anlayanlar, orada kalmak ve konuşulanları duymak istiyorlardı. Çiçek, kaş göz işaretleriyle onları dışarı doğru adeta sürükledi. Dışarı gelin, size anlatacağım şeyler var, demek istiyordu beden hareketleriyle.
İçerisi boşalınca Karya- Maya geçen sefer yaptığı gibi Gülizar’ın yatağının kenarına bir sandalye çekip oturdu. Sessizce birbirlerinin gözlerinin içine bakarak beklediler bir süre.
Kadın, “aşağıda mıydın, olanları duydun mu?” dedi.
“Oraya gittim,” dedi Karya -Maya. “Kafenin içindeki o barakaya. Hiç gitmiş miydin?”
“Hayır. Hiç götürmediler.”
“Fato oradaydı. Kızların yanında. Orası da kalabalık. Gelen giden, yiyecek getiren çok. Babaları yoktu, jandarmanın yana gitmişti.”
“Nerede bulmuşlar? Nasıl olmuş?”
“Kafenin denize bakan kısmında, denize doğru inen kayalıklar var. İskele yakınlarında burası. Berra’yı kayalıklarda bulmuşlar. Sabahleyin. Yanında babasının av tüfeği varmış. Ben görmedim cenazedeydim.”
“Kimin?”
Bu merak Karya-Maya’yı şaşırttıysa da cevap verdi.
“Selahattin Taşkesen denilen Sarıkent’e bitişik küçük bir koyda tek başına yaşayan bir adamın. Geçenlerde evinde öldürülmüş olarak bulundu.”
“Duydum. Selo.”
Maya Mor, soluğunu tuttu, bıraktı, sordu.
“Tanıyor muydun?”
“Çok eskiden, ben gençken.” Gülizar, hep önüne bakarak konuşuyordu. Sesi zor duyuluyordu. Maya, ne dediğini anlamak için kafasını Gülizar’a iyice yaklaştırmak zorunda kalmıştı. Arkadan bakan biri; Gülizar’ın yüzünü görmez, ona doğru eğilmiş, bedeninin her bir zerresiyle, başını ara sıra sallayarak onu dinleyen Karya- Maya’nın sırtını görürdü.
“Ama o aşağıda yaşıyordu. Buraya hiç geldi mi?”
“Buralara ilk geldiğinde köyden birileri ile iş yapıyordu. Değiş tokuş gibi. Balık satıyordu. Tahtadan bazı eşyalar da yapıp, satardı.” Gözlerini kaldırıp üzerinde televizyonun durduğu sehpayı gösterdi, “bunu o yapmıştı.”
Maya Mor, yeraltı mezarlığındaki o odayı, eşyaları düşündü. Şimdi her şey daha açıklanabilir olmuştu. “Demek o eşyaları Derviş için o yaptı. Elinden geliyormuş. Beceri sahibi bir sanatkârmış.”
Maya ayağa kalktı sehpanın yanına gitti. Onu inceledi. El işi bir ürün olduğu belliydi. Sehpanın dört köşesine iyon tarzına benzer yivli sütün oyulmuştu. Yalnız başlık kısmı yoktu. Sehpanın ayakları da sütünün kaidesine benzer bir şekilde oyulmuş, ana gövdeye monte edilmişti. Ne yapıştırılmış ne de çivilenmişti. Ayaklar ve sehpanın diğer parçaları geçme usulü monte edilmişti. Maya gülümsedi.
“Özel bir şey yapmış. Bununla uğraşmış.” Gülizar’ın yanına dönmeden, arkası dönük olarak sordu: “Aranızda bir şeyler olmuş muydu?”
“Yavukluyduk. Arada görüşüyorduk gizli gizli. Anam, sezer gibi oldu, babama söyledi. İstemediler onu.”
“Sonra Kasım’a mı verdiler seni?” Maya Mor, kadının yanına dönmüş tekrar eski yerine oturmuştu.
“Vermediler, ben Kasım’a vuruldum.”
Karya- Maya, bir süre bekledi, her bir bilgiyi hazmetmeye çalışıyor, kafasında evirip çeviriyordu.
“Yani, Selo’yu bıraktın.”
“Öyle oldu.”
Maya Mor, buraya başka bir şey konuşmaya gelmiş ama konuşma hiç beklemediği bir yöne dönmüş, beklemediği bilgilerle donanmıştı. “İşte bunları hiç tahmin etmemiştim.”
“Ailem, Kasım’ı da istemedi. Ondan korkuyorlardı. Haklılarmış.”
“Selo, ne yaptı onu bırakınca?”
“Hiç ne yapacak ki? O korkaktı. Çekingen bir şey. Erkek gibi bile değildi. Öyle kibar falan.”
Maya yüreğinin ezildiğini duyuyordu. “Selo’yu anlayan bir tek Şeyda Nur olmuş”
“Kasım erkekti?” Bunu soran, araya giren Maya Mor’du.
“Öyleydi. Buraya geldiğinde gençti tabii. Bütün kadınların gözü üstünde kaldıydı. Evli, dul, kız fark etmez. Sokakta bir yürürdü ki görmeliydin, arkasından kokusunu bırakırdı. Hepimiz duyardık o kokuyu.” Gülizar değişmişti, hayalinde görerek anlatıyordu o günleri. “Köyün en güzel kızıydım. Beni istedi, ben de onu. Oldu işte. Olmaz olaydı. Çok günahım var.”
Maya Mor kadına baktı, dediği doğruydu, hala güzeldi Gülizar. Başörtüsünün altından çıkan uzun saçları beyazlaşmamıştı, dalgalı sarı saçlı bir dilberdi hala. Küçük boylu, minnacık bir kadındı, bunca acıya rağmen yaşını göstermiyordu. Maya, Fato’dan onun otuz sekiz yaşında olduğunu öğrenmişti. Ama daha küçük gösteriyordu. Küçük yüzünün yürek biçimi bozulmamıştı. Dudakları hala kalın ve düzgündü. İri gözleri, küçük burnu, gamzeli çenesi, hafif çıkık elmacık kemikleri, hatta alınmamış kaşları ile bile güzeldi Gülizar.
Mayanın soracağı çok şey vardı ama bu kesik kesik soru ve kesik kesik verilen cevaplardan sıkılmıştı. Karya- Maya’ın usulü buydu hızlı gitmezdi. Yavaş yavaş… Ama Mor’un şu anda buna tahammülü yoktu ve o bütün bu işleri bitirip, düşünmek üzere odasına kapanmak istiyordu. Düşünmesi gereken çok şey birikmişti. “Şu küçücük yerde bile ne sırlarımız var, kazıdıkça kazıyorum ama hala dibini bulamadım.”
Maya Mor, Karya’yı kenara itip araya girdi, doğrudan sordu sorusunu: “ Gülizar, sen bana şu işi baştan sona anlatsana. Bütün bu olanların kızının ölümüyle bir ilgisi var mı? Neden çok günahım var diyorsun. Bana uzun uzun anlat.”
Gülizar, Maya Mor’a şaşkınlıkla baktı. “Bu kadın kim?” Ama şimdi karşısında Karya-Maya vardı ve tatlı tatlı gülümsüyordu.
Sessizlik oldu.
Karya-Maya kendi usulünce sordu soruyu: “Beni buraya çağırdın, ne konuşacaktın?”
“Hangisini anlatmamı istiyorsun?” dedi Gülizar, sesinde öfke vardı; “kızları mı, Selo’yu mu, Kasım’ı mı? Hangisi?”
Karya- Maya yumuşakça cevap verdi: “Önce Selo’yu anlat.”
“Anlattım ya.”
“Hayır anlatmadın. Selo’yla yatıyor muydunuz, mesela?” Gülizar, bu rahatlık karşısında dehşetle irkildi. Karya-Maya devam etti. “Öyle bir durum, ilişkiyi daha geri dönülmez, daha ciddi bir şey yapar çünkü. Eğer öyleyse; Selo senin onu bırakıp gitmene nasıl razı oldu, ne yaptı? Sen Kasım’a gerçeği anlattın mı? Bakire değil idiysen, buna Kasım nasıl tepki gösterdi? İşte bütün bu sorular tek tek aklıma geliyor Gülizar. Ve belki de geçmişte olanların, şimdiyle bir ilişkisi vardır ve hatta gelecekte olacaklarla bir ilişkisi olacaktır.” Durdu Karya-Maya. Biraz hızlı gitmişti ama Mor sıkıştırıp duruyor, bu da onun karakter çizgisini bozuyordu. Kadının onu anlayıp anlamadığını öğrenmek için yüzüne baktı. Anlamış görünüyordu.
“Ben de seni bunun için çağırdım. Sana günahlarımı anlatacağım sen de bu hayatta bunları bilen tek kişi olacaksın.”
Mor’un içinden, “sen de rahatlayacaksın!” demek geçti ama bunu söylemedi. Bekledi. Gülizar’ın konuşmasını beklerken Çiçek içeri girdi. Elinde ki tepside bir demlik çay, iki cam bardak ve bir şeker kâsesi vardı. “Bitmedi mi hala?” diye sordu. Hastanenin bekleme odasında ameliyatın bitmesi için bekleşen insanlar canlandı Maya’nın gözünde. Komikti bir yandan ama diğer yandan rahatsız ediciydi. Karya- Maya, Çiçek’i bir kenara çekti, “o, çok dertli. Daha çok susuyor ve düşünüyor. Bizi bir süre yalnız bırakın, siz gidin,” dedi. Çiçek, “tamam ben de bir bakmaya gelmiştim zaten, size çay getirmiştim,” diyerek elindeki tepsiyi bir yerlere koymaya çalışırken Maya onu elinden aldı, bardaklara hızla çay doldurdu. Çiçek, “ ben kadınlara söylerim,” derken bir yandan da Maya’ya, kaş-göz işaretiyle, sonra bana uğra, diyordu. Karya-Maya da aynı şekilde karşılık verdi: “Tamam!”
Karya-Maya, tekrar Gülizar’ın yanına oturdu, ağır ağır çayını içti. Gülizar bardağını bir dikişte bitirmişti. Hiç konuşmuyordu. Karya-Maya kalkıp bir tane daha doldurdu. Şekeri uzattı, kadının uzun uzadıya bardağı şıngırdatarak çayını karıştırmasını izledi. Sabırla bekledi. Mor’a baygınlık gelmek üzereydi ve hala aradığı cevapları alamamıştı. Birden Gülizar’ın zayıf, çocuk sesi duyuldu:
“Kasım, buradan birilerinin uzaktan akrabasıydı. Yaşlı bir karı koca vardı, şimdi öldüler. İşte onların bir şeyiymiş. Askerliğini bitirip iş yapmak için buralara gelmişti. Aslında niyeti köyde kalmak değildi. Deniz kıyısında bir yerlerde lokanta açmak istiyordu. Şimdikine benzer bir şeyler vardı aklında. Sonra birbirimizi gördük. Selo vardı o sırada ama ben onu hemen unuttum.”
Karya-Maya dudağının ucuna kadar gelen soruyu yutup bekledi: “Yatıyor muydunuz?”
Gülizar, bu soruyu doğal olarak duymadı ama Karya-Maya’nın az önce söylediklerinden mesajı almıştı. Karışık da olsa yanıt veriyordu. Düşünmeden yaptığı bu konuşma; daha çok bir iç dökmeydi. “Ölmek üzere olan birinin günah çıkartma seansına benziyor.”
“Bozuk bir adamdı, baştan anlamalıydım.”
“Kim?”
“Ona kız olmadığımı söylemiştim. Aldırmadı. Hatta böylesi daha güzel, bile dedi. Bozuk bir adamdı.” Gülizar soruları duymuyor, sayıklar gibi devam ediyordu. Maya Mor’un bu konuda söyleyeceği çok şey vardı ama o sustu. Onun yerine Karya –Maya şöyle dedi:
“Belki de seni kaybetmekten korkmuştur.”
“Öyleydi güya ama bu kadar rahat olmasından bozuk olduğunu anlamalıydım.”
Karya –Maya, bozuk kelimesine takılmıştı. Gülizar’ın tam olarak neyi kastettiğini anlamasının şart olduğunu düşündü, yeni bir soruyla kurcalamaya devam etti: “Bozuk, derken ne demek istiyorsun?”
Gülizar konuştu ama ses tellerinden çıkan ses onun sesi değildi: “Kızlarıyla yatıyor! Onları kullanıyor! Yıllardır bu böyle! O adam, O!”. Gülizar bağıra bağıra ağlıyordu şimdi.
“Senin de kızların.”
“Benim kızlarım değil onlar! Onlar da bozuk! Babaları gibiler!”
“Berra?”
“Bilmem. Yıllardır onlarla konuşmadım.”
“Gülizar, buna neden razı oldun? Neden bir şey yapmadın? Bile bile neden katlandın? Neden kızlarını kurtarmadın?”
“Çok günahım vardı!” Hıçkırıklar arasından fırlayan bu kelimeleri Maya Mor zor anladı.
Maya, eğilip kadının elini tuttu, buz gibiydi. Maya, yüreğinin parçalandığını hissederken Mor araya girdi. Başı önde, kadına bakmadan fısıldayarak sordu: “Ne zaman anladın, nasıl anladın?”
“Büyük kızdaki değişikliği, o on yaşındayken fark ettim. Babasıyla fısır fısır konuşuyor, kıkırdayıp duruyordu. Benden bir şeyler sakladıklarını anladım. İkisi de çok ama çok mutluydu. Sonra onlara ortanca da katıldı. Berra çok küçüktü, sonra onu da aralarına aldılar. Evde yabancı gibiydim. Onlar başka bir yerde, ben başka yerdeydim. Giderek benden soğudular. Aklıma başka şeyler geldi de bu gelmedi. Beraber banyoya girdiklerini görünce içime kurt düşmeye başladı. Kızdım, ‘olmaz bu, yakışmaz!’ dedim. ‘Günah!’ dedim. ‘Sen erkeksin, onlar kız!’ dedim. Bana, ‘onlar benim kızım, sen karışma!’ dedi. ‘Sen geri kafalısın!’ dedi. ‘Aramıza girmeye çalışıyorsun!’ dedi. Kızlar da aynı şeyi söylediler. Beni hiç sevmediler. Babalarıyla aralarına girmeye çalışan bir karaçalıydım onların gözünde.
Karya – Maya usul usul konuştu: “Babalarından etkilenmeleri çok doğal. Gerçekten de annemiz, babamızla aramıza giriyor diye düşünmüş olabilirler. Çocuk kıskançlığı önemlidir, tehlikelidir, çok güçlü bir duygudur. Bunlar hep olan şeyler.”
Karya-Maya, meselenin bu kadar basit olmadığının farkındaydı. Gülizar’ı konuşmaya zorlamak için olayı basit veya olağan bir şeymiş gibi gösterip onu kışkırtmaya çalışıyordu.
Gülizar, Karya-Maya’ya dik dik baktı. Suratına alaycı bir sırıtma yerleşmişti.
“O gece… İşte o gece… Son çocuğuma gebeydim. Oğlan olsun diye dua ediyordum. Bari onu, kendi çocuğum yapabilsem diyordum. Hepsi elimden kayıp gitmişti. Hepsi. O gece salondan gelen gürültülerle uyandım. Gece, hep ağır uyurdum. Anladım ki bazı geceler bana ilaç veriyormuş o bozuk. Sonradan düşündüm bunu. O gece bana hazırladığı meyve suyunu içmemiştim. Gebelikten dolayı midem yanıyordu.” Gülizar, odanın yan tarafına düşen kapıyı işaret etti, “orası mutfak, yanında bir oda daha var. Yatak odası yukarıda. Oradan bir merdivenle o odaya inilir. Sesleri duyunca aşağıya inmeye kalktım. Allah’ım! Allah’ım! Allah bana çok büyük bir ceza verdi. Orada her şeyi gördüm. Âlem yapıyorlardı.”
Maya, dayanamadı: “Gülizar onlar çocuk. Ne gördülerse, ne öğrendilerse onu yapmışlar. Yanlış yaptıklarını bilmeden. Âlem yapıyorlardı, demen doğru mu? Suçlu olan bir kişi var sadece: Babaları... Hem baba, hem kaç yaşında bir adam.”
“Hayır! Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hep bildiler. Allah hepsinin cezasını versin. Onlar da benim gibi bunu cezasını çekecekler. Yukarı kaçarken, merdivenlerden düşmüşüm, hatırlamıyorum bile. Bayılmışım. Çocuk karnımda öldü. Oğlanmış. Ben de sakat kaldım.”
Karya – Maya anlamakta hala zorluk çekiyordu: “Neden sustun, neden başkalarına anlatmadın?”
“Beni zorladı. Tehdit etti.”
“Nasıl?”
Gülizar susuyordu. Maya’yı buraya çağırmış, esas anlatması gereken konuyu anlatmıştı. Babalarının ve kızlarının rezil olması umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Başka bir şeyler anlatmayı hiç düşünmemişti.
“Nasıl?” dedi, Karya- Maya bir daha, “ne söyledi de sen sustun, bunca yıl hiç konuşmadın. Neyle tehdit etti, Gülizar? Onu sakladığın sürece seni tehdit etmeye devam edecektir.”
Gülizar bir çırpıda söyledi her şeyi: “Selo’dan gebe kalmıştım. Kasım’la beraber olmaya başladığım günlerde anlamıştım bunu. Ona söyledim, aldırmadı, ‘onu bizim çocuğumuz yaparız’ dedi. Erken doğmuş gibi gösterecektik. Hemen evlendik. Sonra o doğdu. O… o bir insan değildi. Büyükannemi hep anlatırlardı, o da böyle bir çocuk doğurmuş bir zamanlar. İlk çocuğu böyleymiş.”
Maya Mor her şeyi anlamıştı. Anlamamış gibi devam etti: “Ne yapmışlar onu?”
“Adak yerine bırakmışlar.”
“Gölete? Orası, adak yeri mi, öyle mi biliniyor buralarda?”
“Hep öyleydi. Orada kurban kesen insanlar bile olurdu eskiden, şimdi bilmem. Ben de, o bozuktan çocuğu oraya götürüp bırakmasını istedim.”
“Canlı canlı mı?”
“Bilmem…” Gülizar, dehşet içinde Maya’ya bakıyordu.
“Bu hiç düşünmediği bir soru olabilir mi?” Maya'ydı bu, içi soğumuştu.
“Sonra çocuk düştü, dedik. Gebe olduğumu biliyorlardı çünkü.”
“Fato, biliyor mu?”
“Evet… Sonra diğer çocuklar geldi. İkişer sene arayla, hepsi de kız.”
“Kasım ölen bebeği söylemekle mi tehdit etti seni?
“Her zaman.”
Karya-Maya soluklandı, içindeki Mor’u daha fazla tutamıyordu. Mor patladı: “Berra’nın, neden intihar ettiğini hiç düşündün mü? Kurtulmak istemiş olabileceğini… Hiç olmazsa şu olanlardan sonra hiç aklına geldi mi?”
“Hayır!”
Maya Mor gözlerini iri iri açarak konuştu, kaşları düz bir çizgi halini almıştı ama kâküllerden dolayı Gülizar bunu göremiyordu: “Nasıl hayır? Birisi varmış, bir gençle birlikte görmüşler onu. Belki de başkasına âşık olmuştu. Bu hayata dayanamadı.”
“Sanmam.”
Maya Mor kızmaya başlamıştı. Karya’yı, ihtiyatlı konuşmayı bir kenara bırakmış, durmaksızın kadının üzerine gidiyordu: “Gülizar, kızlar da hamile kalmış ve çocuklarını aynı yere atmış olabilirler mi, tıpkı senin yaptığın gibi?”
Kadın, fısıldadı: “Evet. Öyle olmuştur. Benden gizliyorlardı ama biliyordum. Şişen karınları görebilecek gözüm var benim.”
Maya Mor gitmek üzere kalktı. “ Şimdi ne yapalım, Gülizar? İstersen bütün bunları jandarmaya anlatalım. Aslında anlatmak lazım. Adam cezasını çekmeli. Yaptığı suç.”
“Hayır!” dedi kadın bağırarak. “Sakın! Rezil oluruz. Beni de öğrenirler, her şey ortaya çıkar. Burada yaşayamayız. Ben nereye giderim sonra!”
“O zaman bütün bunları bana niye anlattın?”
“Birisi bilsin istedim. Benim dışımda birisi. Benim başıma bir şey gelirse, işte o zaman söylersin.”
Maya Mor’un gözleri çakmak çakmak atıyordu. Gözündeki lensler olmasa; Gülizar, karşısındaki kadının gözlerinin turuncu bir ateşe dönüştüğü görebilirdi. Maya Mor, tekrar sordu: “Kızlar ne olacak? Onların hayatı böyle devam etsin mi?”
“Ahhh!” dedi kadın. “Sen, hiç onlarla konuştun mu?”
“Hayır!” dedi Maya, “ hayır ama ne anlamı var zaten. Ne derlerse desinler, ben onların istismara uğramış birer çocuk olduklarını düşünürüm.”
Gülizar bazı kelimeleri anlamasa da konuşmanın özünü anlayabiliyordu: “Çocuk değil! Onlar, bir canavar! Bana söz ver! Kimseye anlatma ama bana bir şey olursa…”
Maya Mor kesti: “Söz veremem. Bu konuda verecek bir sözüm yok, kusura bakma. Küçük kız öldü. Öldürülmüş bebekler var. Bunları öylece kapatalım mı?”
“Cezasını Allah verecek. Hiçbir şey cezasız kalmaz. Bak, ben nasıl cezamı çekiyorum. Cehennemde ben de yanacağım, onlar da yanacak. Bak kız öldü. Babalarının suratını görmek isterdim şimdi.” Gülizar zevk alır gibiydi. “Kızının ölümünden zevk mi alıyor?”
Kadın, Maya’nın ellerine yapıştı, “elini ayağını öpeyim kimseye bir şey anlatma!”
Maya Mor ellerini kurtardı, ayakkabılarını giydi, ev kirlenecekmiş, ayakkabı evde giyilmezmiş gibi temel kurallar, şu an itibariyle hiç ama hiç umurunda değildi. Çantasını sırtına taktı ve Gülizar’a döndü. “O yıllar önce Kasım tarafından adak yerine bırakılan o insan olmayan yaratık var ya. İşte o yaşıyor.”
Gülizar, ellerini boğazına götürüp, dehşete uğramış gözlerle, insana benzemeyen sesler çıkararak Maya’ya bakakaldı.
Maya Mor devam etti: “Hadi sana bir bilmece sorayım. Canlı canlı terk ettiğiniz oğlunu kim alıp bakmış dersin: Selo… Selo alıp büyütmüş onu. Herkesten saklamış, kimse bilmiyor. Muhtemelen kendi çocuğu olduğunu bilmeden yaptı bunu. Ne dersin Gülizar, biliyor muydu acaba? “
“Hayır!” dedi Gülizar zorlukla, “hayır! Biliyor olamaz!”
Maya Mor, hoşçakal bile demeden dışarı çıktı. Çiçek’e söz verdiği halde oraya gitmedi. Arabasına binip, hızla Sarıkent’e geldi. Orada, pansiyonda onu bekleyen sürprizden haberi yoktu. Gün daha bitmemişti.
20. Bölüme Devam Ediniz.
Evli, dul, kız fark etmez.
Sokakta bir yürürdü ki görmeliydin, arkasından kokusunu bırakırdı.
Hepimiz duyardık o kokuyu.”
Maya Mor arabasını bulabildiği en kuytu ve en uygun yere bıraktıktan sonra Karya-Maya olarak arabadan indi. Gülizar’ın oturduğu sokağa geldiğinde sokağın kalabalık olduğunu, erkeklerin bir kenarda bekleştiklerini, kadınların bir eve girip çıktıklarını gördü, burası Gülizar’ın eviydi. Olayı duyanlar taziye ziyaretine geliyordu, tıpkı aşağıda Sarıkent’de olduğu gibi. Maya bu şartlarda Gülizar’la konuşamayacağını düşünerek bir an durakladı. Beklemesinin bir anlamı olmayacağını, taziye ziyaretlerinin akşama kadar, hatta günlerce süreceğini biliyordu. Gülizar’ı yalnız yakalaması mümkün olmayacaktı. O sırada kadınlardan biri Maya’yı tanıdı. Bu daha önce evine girdiği, Çiçek isimli genç kadındı. Kadın, Maya’yı görünce; sevinç, merak, endişe duygularının hepsini birden yansıtmayı becerebildiği bir yüz ifadesiyle koşarak Maya’nın yanına geldi: “Duydun değil mi olanları?”
“Ya evet, Sarıkent’te duydum. Merak ettim, Fato’yu burada bulurum diye geldim. Çok üzüldüm. Ne olduğunu biliyor musun?”
Onlar konuşurken, Maya’yı önceden gören ve görmeyen diğer kadınlar hatta biraz uzaktaki erkekler bile Maya’nın etrafında toplanmaya başlamıştı.
“Bilmiyoruz,” dedi Çiçek, “intihar etti diyorlar. Sen o gün görmüştün onu, ağladı demiştin, bak gördün mü olanları, demek kızın büyük bir derdi varmış. Sen söylemiştin. Biraz önce Gülizar’a da anlattım. ‘O buraya gelen kadın, bir tuhaflık olduğunu anlamıştı,’ dedim.”
“Gülizar… Berra’nın annesi değil mi?” Maya, onu tanımadığını belirtmek için bu cümleyi kurmuştu ama karşılaştıkları zaman Gülizar’ın nasıl davranacağını bilemiyor, çeşitli olasılıkları düşünerek, onlara göre nasıl davranması gerektiğinin hesabını yapıyordu.
“Annesi ya. Kadıncağıza inme gelmişti yılar önce, hiç yerinden kalkamıyor.”
“Nasıl şu anda kadıncağız? Fato burada mı?” Böyle konuşarak; benim tanıdığım Fato’dur, aslında onu görmeye gelmiştim, mesajını iletiyordu.
“Yok, aşağıda o. Diğer iki kızın yanında. Sabah telefonla konuştuk. Buradan oraya gidenler de oldu. Biz de birazdan kaynanamgillerle birlikte gideceğiz.”
Maya kızların herkesi dışarı çıkarttığından bahsetmedi elbette ama şöyle dedi: “Gitmeden yine de Fato’ya bir telefon edin. Belki başka bir zaman gelmenizi ister çünkü soruşturma falan yapılıyor ya, belki ziyaretçi kabul edecek durumda değillerdir.” Karya- Maya durumu en uygun şekilde anlatmaya çalışır ve karakterinin gereğini yerine getirirken; içeriden Mor, ‘sana ne, bırak ne yaparlarsa yapsınlar’ diye karşı çıktı. Karya-Maya daha fazla bir şey söylemedi.
Diğer kadınlardan biri, “gel gel çekinme, Gülizar’ı gör. Zaten onun kimseyi gördüğü yok. Ne ağlıyor, ne kıpırdıyor, öyle boş gözlerle ya tavana ya duvara ya da ellerine bakıyor. Demin benim herif, ‘kadının beynine de inme indirecek bunlar’ deyiverdi de aklım gitti. Bir garip ha kadının hali. Aşağı götürelim seni, kızlarının yanına, dedik ama istemedi.”
“Bu karışıklıkta yük olmak istememiştir tabii,” dedi Karya-Maya.
“Ne yük olacak!” dedi kadınlardan biri. “Biz taşırdık, her bir şeyleri de yapardık. Komşular ne için vardır? Böyle günlerde bir şey yapmayacaksak komşuyuz demeyelim hiç kendimize!” Kızgınlıkla söylemişti bunları kadın. Maya, Gülizar’ın bu feci akıbete rağmen hala burada oluşunu, kızlarından uzakta oluşunu; ahalinin içine sindiremediğini anlayabiliyordu. Anneleri onların yanında olmalıydı onlara göre. Her ne kadar yarım da olsa anne anneydi. O kadar. Ya da tersi: O kızların hala aşağıda işi neydi? Hemen buraya gelmeleri gerekirdi, böyle acı bir günde anne yalnız bırakılır mıydı?
Maya, böyle düşünmüyordu. Onları görmüştü. Annelerini düşünecek halde görünmüyorlardı.
“Gel, içeri girelim,” dedi Çiçek.
Karya-Maya, Çiçek ve bir iki kadınla birlikte eve girdi. Küçük avludan geçip, evin kapısına geldiklerinde, Maya kapının önünün ayakkabılarla dolu olduğunu gördü. Ayakkabılarını orada bırakamazdı. Çalınmasını göze alamazdı. Kapının önü yazlık ayakkabılar, terlikler veya terliğin üzerine geçirilerek kullanılan kocaman erkek ayakkabısına benzer ayakkabılarla doluydu. Bunların yanına kendi botlarını, özel botlarını koyamazdı, dikkat çekerdi. Ortalık çocuk kaynıyordu. Onların merak duygularını kışkırtmanın gereği de yoktu. Ayakkabılarını çıkarıp sol eline aldı, bunu o kadar doğal olarak yaptı, kadınları öyle bir lafa tuttu ki ne yaptığına dikkat edememişlerdi.
İçerisi kalabalık sayılmazdı, sadece iki komşu kadın vardı o küçük odada. Hiç konuşmadan öylece bekleşiyorlardı. Gülizar soluk sarı rengiyle kadınların az önce tarif ettiği gibi pikenin üzerine koyduğu ve birbirine bağladığı ellerine bakıyor, kıpırtısızca bekliyordu. Karya-Maya sağ eline aldığı ayakkabılarını odanın sağ girişinde bulunan, üzerinde küçük bir televizyonun olduğu sehpanın arkasına sakladı.
Karya- Maya yaklaşıktı, “başınız sağ olsun, Gülizar Hanım,” dedi ama bunu demeden önce Gülizar’ın yüzüne doğru eğilmiş, kadının elini tutmuş, kafası ve gövdesiyle kadının yüzünü arkadakilerin göremeyeceği bir biçimde kapatmıştı. Bunu söylerken bir yandan gözlerini yukarı doğru devirerek, bir şey belli etme, demişti. Kadın zıpladı, gözleri büyüdü ama bu sadece Maya’nın fark ettiği bir davranış oldu bu. “Sağ olun,” diyen belli belirsiz bir ses duydu odadakiler. Karya-Maya kadının elini bıraktı, doğruldu.
Çiçek, “Gülizar Abla,” dedi, “bu kadın sana bahsettiğim kadın, hani geçen gün buraya Fato’yla gelen. Berra’nın arabada ağladığını anlatmıştı ya, işte o kadın bu.” Gülizar’ın, Maya’ya baka kalan bakışları diğerlerine doğru kaydı, zor duyulur bir sesle Çiçek’e; “ bu kadınla konuşmak istiyorum, beni biraz yalnız bırakın,” dediği duyuldu.
“Tamam,” dedi odadaki kadınlar. Bu arada Maya’nın geldiğini duyan birileri daha odaya girmeye çalışıyordu. Çiçek bozulmuştu. Bocaladı ama o; uyanık, aklı başında, iş bilir ve halden anlayan genç nesil kadınlardan biriydi. “Tamam, Gülizar abla,” dedi kendini toparlayarak. Sonra kadınlara, “hadi biz biraz çıkalım, bunlar konuşacaklar,” diyerek, onları dışarı sürükledi. Bir kısmı ne olduğunu anlamamıştı. Durumu anlayanlar, orada kalmak ve konuşulanları duymak istiyorlardı. Çiçek, kaş göz işaretleriyle onları dışarı doğru adeta sürükledi. Dışarı gelin, size anlatacağım şeyler var, demek istiyordu beden hareketleriyle.
İçerisi boşalınca Karya- Maya geçen sefer yaptığı gibi Gülizar’ın yatağının kenarına bir sandalye çekip oturdu. Sessizce birbirlerinin gözlerinin içine bakarak beklediler bir süre.
Kadın, “aşağıda mıydın, olanları duydun mu?” dedi.
“Oraya gittim,” dedi Karya -Maya. “Kafenin içindeki o barakaya. Hiç gitmiş miydin?”
“Hayır. Hiç götürmediler.”
“Fato oradaydı. Kızların yanında. Orası da kalabalık. Gelen giden, yiyecek getiren çok. Babaları yoktu, jandarmanın yana gitmişti.”
“Nerede bulmuşlar? Nasıl olmuş?”
“Kafenin denize bakan kısmında, denize doğru inen kayalıklar var. İskele yakınlarında burası. Berra’yı kayalıklarda bulmuşlar. Sabahleyin. Yanında babasının av tüfeği varmış. Ben görmedim cenazedeydim.”
“Kimin?”
Bu merak Karya-Maya’yı şaşırttıysa da cevap verdi.
“Selahattin Taşkesen denilen Sarıkent’e bitişik küçük bir koyda tek başına yaşayan bir adamın. Geçenlerde evinde öldürülmüş olarak bulundu.”
“Duydum. Selo.”
Maya Mor, soluğunu tuttu, bıraktı, sordu.
“Tanıyor muydun?”
“Çok eskiden, ben gençken.” Gülizar, hep önüne bakarak konuşuyordu. Sesi zor duyuluyordu. Maya, ne dediğini anlamak için kafasını Gülizar’a iyice yaklaştırmak zorunda kalmıştı. Arkadan bakan biri; Gülizar’ın yüzünü görmez, ona doğru eğilmiş, bedeninin her bir zerresiyle, başını ara sıra sallayarak onu dinleyen Karya- Maya’nın sırtını görürdü.
“Ama o aşağıda yaşıyordu. Buraya hiç geldi mi?”
“Buralara ilk geldiğinde köyden birileri ile iş yapıyordu. Değiş tokuş gibi. Balık satıyordu. Tahtadan bazı eşyalar da yapıp, satardı.” Gözlerini kaldırıp üzerinde televizyonun durduğu sehpayı gösterdi, “bunu o yapmıştı.”
Maya Mor, yeraltı mezarlığındaki o odayı, eşyaları düşündü. Şimdi her şey daha açıklanabilir olmuştu. “Demek o eşyaları Derviş için o yaptı. Elinden geliyormuş. Beceri sahibi bir sanatkârmış.”
Maya ayağa kalktı sehpanın yanına gitti. Onu inceledi. El işi bir ürün olduğu belliydi. Sehpanın dört köşesine iyon tarzına benzer yivli sütün oyulmuştu. Yalnız başlık kısmı yoktu. Sehpanın ayakları da sütünün kaidesine benzer bir şekilde oyulmuş, ana gövdeye monte edilmişti. Ne yapıştırılmış ne de çivilenmişti. Ayaklar ve sehpanın diğer parçaları geçme usulü monte edilmişti. Maya gülümsedi.
“Özel bir şey yapmış. Bununla uğraşmış.” Gülizar’ın yanına dönmeden, arkası dönük olarak sordu: “Aranızda bir şeyler olmuş muydu?”
“Yavukluyduk. Arada görüşüyorduk gizli gizli. Anam, sezer gibi oldu, babama söyledi. İstemediler onu.”
“Sonra Kasım’a mı verdiler seni?” Maya Mor, kadının yanına dönmüş tekrar eski yerine oturmuştu.
“Vermediler, ben Kasım’a vuruldum.”
Karya- Maya, bir süre bekledi, her bir bilgiyi hazmetmeye çalışıyor, kafasında evirip çeviriyordu.
“Yani, Selo’yu bıraktın.”
“Öyle oldu.”
Maya Mor, buraya başka bir şey konuşmaya gelmiş ama konuşma hiç beklemediği bir yöne dönmüş, beklemediği bilgilerle donanmıştı. “İşte bunları hiç tahmin etmemiştim.”
“Ailem, Kasım’ı da istemedi. Ondan korkuyorlardı. Haklılarmış.”
“Selo, ne yaptı onu bırakınca?”
“Hiç ne yapacak ki? O korkaktı. Çekingen bir şey. Erkek gibi bile değildi. Öyle kibar falan.”
Maya yüreğinin ezildiğini duyuyordu. “Selo’yu anlayan bir tek Şeyda Nur olmuş”
“Kasım erkekti?” Bunu soran, araya giren Maya Mor’du.
“Öyleydi. Buraya geldiğinde gençti tabii. Bütün kadınların gözü üstünde kaldıydı. Evli, dul, kız fark etmez. Sokakta bir yürürdü ki görmeliydin, arkasından kokusunu bırakırdı. Hepimiz duyardık o kokuyu.” Gülizar değişmişti, hayalinde görerek anlatıyordu o günleri. “Köyün en güzel kızıydım. Beni istedi, ben de onu. Oldu işte. Olmaz olaydı. Çok günahım var.”
Maya Mor kadına baktı, dediği doğruydu, hala güzeldi Gülizar. Başörtüsünün altından çıkan uzun saçları beyazlaşmamıştı, dalgalı sarı saçlı bir dilberdi hala. Küçük boylu, minnacık bir kadındı, bunca acıya rağmen yaşını göstermiyordu. Maya, Fato’dan onun otuz sekiz yaşında olduğunu öğrenmişti. Ama daha küçük gösteriyordu. Küçük yüzünün yürek biçimi bozulmamıştı. Dudakları hala kalın ve düzgündü. İri gözleri, küçük burnu, gamzeli çenesi, hafif çıkık elmacık kemikleri, hatta alınmamış kaşları ile bile güzeldi Gülizar.
Mayanın soracağı çok şey vardı ama bu kesik kesik soru ve kesik kesik verilen cevaplardan sıkılmıştı. Karya- Maya’ın usulü buydu hızlı gitmezdi. Yavaş yavaş… Ama Mor’un şu anda buna tahammülü yoktu ve o bütün bu işleri bitirip, düşünmek üzere odasına kapanmak istiyordu. Düşünmesi gereken çok şey birikmişti. “Şu küçücük yerde bile ne sırlarımız var, kazıdıkça kazıyorum ama hala dibini bulamadım.”
Maya Mor, Karya’yı kenara itip araya girdi, doğrudan sordu sorusunu: “ Gülizar, sen bana şu işi baştan sona anlatsana. Bütün bu olanların kızının ölümüyle bir ilgisi var mı? Neden çok günahım var diyorsun. Bana uzun uzun anlat.”
Gülizar, Maya Mor’a şaşkınlıkla baktı. “Bu kadın kim?” Ama şimdi karşısında Karya-Maya vardı ve tatlı tatlı gülümsüyordu.
Sessizlik oldu.
Karya-Maya kendi usulünce sordu soruyu: “Beni buraya çağırdın, ne konuşacaktın?”
“Hangisini anlatmamı istiyorsun?” dedi Gülizar, sesinde öfke vardı; “kızları mı, Selo’yu mu, Kasım’ı mı? Hangisi?”
Karya- Maya yumuşakça cevap verdi: “Önce Selo’yu anlat.”
“Anlattım ya.”
“Hayır anlatmadın. Selo’yla yatıyor muydunuz, mesela?” Gülizar, bu rahatlık karşısında dehşetle irkildi. Karya-Maya devam etti. “Öyle bir durum, ilişkiyi daha geri dönülmez, daha ciddi bir şey yapar çünkü. Eğer öyleyse; Selo senin onu bırakıp gitmene nasıl razı oldu, ne yaptı? Sen Kasım’a gerçeği anlattın mı? Bakire değil idiysen, buna Kasım nasıl tepki gösterdi? İşte bütün bu sorular tek tek aklıma geliyor Gülizar. Ve belki de geçmişte olanların, şimdiyle bir ilişkisi vardır ve hatta gelecekte olacaklarla bir ilişkisi olacaktır.” Durdu Karya-Maya. Biraz hızlı gitmişti ama Mor sıkıştırıp duruyor, bu da onun karakter çizgisini bozuyordu. Kadının onu anlayıp anlamadığını öğrenmek için yüzüne baktı. Anlamış görünüyordu.
“Ben de seni bunun için çağırdım. Sana günahlarımı anlatacağım sen de bu hayatta bunları bilen tek kişi olacaksın.”
Mor’un içinden, “sen de rahatlayacaksın!” demek geçti ama bunu söylemedi. Bekledi. Gülizar’ın konuşmasını beklerken Çiçek içeri girdi. Elinde ki tepside bir demlik çay, iki cam bardak ve bir şeker kâsesi vardı. “Bitmedi mi hala?” diye sordu. Hastanenin bekleme odasında ameliyatın bitmesi için bekleşen insanlar canlandı Maya’nın gözünde. Komikti bir yandan ama diğer yandan rahatsız ediciydi. Karya- Maya, Çiçek’i bir kenara çekti, “o, çok dertli. Daha çok susuyor ve düşünüyor. Bizi bir süre yalnız bırakın, siz gidin,” dedi. Çiçek, “tamam ben de bir bakmaya gelmiştim zaten, size çay getirmiştim,” diyerek elindeki tepsiyi bir yerlere koymaya çalışırken Maya onu elinden aldı, bardaklara hızla çay doldurdu. Çiçek, “ ben kadınlara söylerim,” derken bir yandan da Maya’ya, kaş-göz işaretiyle, sonra bana uğra, diyordu. Karya-Maya da aynı şekilde karşılık verdi: “Tamam!”
Karya-Maya, tekrar Gülizar’ın yanına oturdu, ağır ağır çayını içti. Gülizar bardağını bir dikişte bitirmişti. Hiç konuşmuyordu. Karya-Maya kalkıp bir tane daha doldurdu. Şekeri uzattı, kadının uzun uzadıya bardağı şıngırdatarak çayını karıştırmasını izledi. Sabırla bekledi. Mor’a baygınlık gelmek üzereydi ve hala aradığı cevapları alamamıştı. Birden Gülizar’ın zayıf, çocuk sesi duyuldu:
“Kasım, buradan birilerinin uzaktan akrabasıydı. Yaşlı bir karı koca vardı, şimdi öldüler. İşte onların bir şeyiymiş. Askerliğini bitirip iş yapmak için buralara gelmişti. Aslında niyeti köyde kalmak değildi. Deniz kıyısında bir yerlerde lokanta açmak istiyordu. Şimdikine benzer bir şeyler vardı aklında. Sonra birbirimizi gördük. Selo vardı o sırada ama ben onu hemen unuttum.”
Karya-Maya dudağının ucuna kadar gelen soruyu yutup bekledi: “Yatıyor muydunuz?”
Gülizar, bu soruyu doğal olarak duymadı ama Karya-Maya’nın az önce söylediklerinden mesajı almıştı. Karışık da olsa yanıt veriyordu. Düşünmeden yaptığı bu konuşma; daha çok bir iç dökmeydi. “Ölmek üzere olan birinin günah çıkartma seansına benziyor.”
“Bozuk bir adamdı, baştan anlamalıydım.”
“Kim?”
“Ona kız olmadığımı söylemiştim. Aldırmadı. Hatta böylesi daha güzel, bile dedi. Bozuk bir adamdı.” Gülizar soruları duymuyor, sayıklar gibi devam ediyordu. Maya Mor’un bu konuda söyleyeceği çok şey vardı ama o sustu. Onun yerine Karya –Maya şöyle dedi:
“Belki de seni kaybetmekten korkmuştur.”
“Öyleydi güya ama bu kadar rahat olmasından bozuk olduğunu anlamalıydım.”
Karya –Maya, bozuk kelimesine takılmıştı. Gülizar’ın tam olarak neyi kastettiğini anlamasının şart olduğunu düşündü, yeni bir soruyla kurcalamaya devam etti: “Bozuk, derken ne demek istiyorsun?”
Gülizar konuştu ama ses tellerinden çıkan ses onun sesi değildi: “Kızlarıyla yatıyor! Onları kullanıyor! Yıllardır bu böyle! O adam, O!”. Gülizar bağıra bağıra ağlıyordu şimdi.
“Senin de kızların.”
“Benim kızlarım değil onlar! Onlar da bozuk! Babaları gibiler!”
“Berra?”
“Bilmem. Yıllardır onlarla konuşmadım.”
“Gülizar, buna neden razı oldun? Neden bir şey yapmadın? Bile bile neden katlandın? Neden kızlarını kurtarmadın?”
“Çok günahım vardı!” Hıçkırıklar arasından fırlayan bu kelimeleri Maya Mor zor anladı.
Maya, eğilip kadının elini tuttu, buz gibiydi. Maya, yüreğinin parçalandığını hissederken Mor araya girdi. Başı önde, kadına bakmadan fısıldayarak sordu: “Ne zaman anladın, nasıl anladın?”
“Büyük kızdaki değişikliği, o on yaşındayken fark ettim. Babasıyla fısır fısır konuşuyor, kıkırdayıp duruyordu. Benden bir şeyler sakladıklarını anladım. İkisi de çok ama çok mutluydu. Sonra onlara ortanca da katıldı. Berra çok küçüktü, sonra onu da aralarına aldılar. Evde yabancı gibiydim. Onlar başka bir yerde, ben başka yerdeydim. Giderek benden soğudular. Aklıma başka şeyler geldi de bu gelmedi. Beraber banyoya girdiklerini görünce içime kurt düşmeye başladı. Kızdım, ‘olmaz bu, yakışmaz!’ dedim. ‘Günah!’ dedim. ‘Sen erkeksin, onlar kız!’ dedim. Bana, ‘onlar benim kızım, sen karışma!’ dedi. ‘Sen geri kafalısın!’ dedi. ‘Aramıza girmeye çalışıyorsun!’ dedi. Kızlar da aynı şeyi söylediler. Beni hiç sevmediler. Babalarıyla aralarına girmeye çalışan bir karaçalıydım onların gözünde.
Karya – Maya usul usul konuştu: “Babalarından etkilenmeleri çok doğal. Gerçekten de annemiz, babamızla aramıza giriyor diye düşünmüş olabilirler. Çocuk kıskançlığı önemlidir, tehlikelidir, çok güçlü bir duygudur. Bunlar hep olan şeyler.”
Karya-Maya, meselenin bu kadar basit olmadığının farkındaydı. Gülizar’ı konuşmaya zorlamak için olayı basit veya olağan bir şeymiş gibi gösterip onu kışkırtmaya çalışıyordu.
Gülizar, Karya-Maya’ya dik dik baktı. Suratına alaycı bir sırıtma yerleşmişti.
“O gece… İşte o gece… Son çocuğuma gebeydim. Oğlan olsun diye dua ediyordum. Bari onu, kendi çocuğum yapabilsem diyordum. Hepsi elimden kayıp gitmişti. Hepsi. O gece salondan gelen gürültülerle uyandım. Gece, hep ağır uyurdum. Anladım ki bazı geceler bana ilaç veriyormuş o bozuk. Sonradan düşündüm bunu. O gece bana hazırladığı meyve suyunu içmemiştim. Gebelikten dolayı midem yanıyordu.” Gülizar, odanın yan tarafına düşen kapıyı işaret etti, “orası mutfak, yanında bir oda daha var. Yatak odası yukarıda. Oradan bir merdivenle o odaya inilir. Sesleri duyunca aşağıya inmeye kalktım. Allah’ım! Allah’ım! Allah bana çok büyük bir ceza verdi. Orada her şeyi gördüm. Âlem yapıyorlardı.”
Maya, dayanamadı: “Gülizar onlar çocuk. Ne gördülerse, ne öğrendilerse onu yapmışlar. Yanlış yaptıklarını bilmeden. Âlem yapıyorlardı, demen doğru mu? Suçlu olan bir kişi var sadece: Babaları... Hem baba, hem kaç yaşında bir adam.”
“Hayır! Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı. Hep bildiler. Allah hepsinin cezasını versin. Onlar da benim gibi bunu cezasını çekecekler. Yukarı kaçarken, merdivenlerden düşmüşüm, hatırlamıyorum bile. Bayılmışım. Çocuk karnımda öldü. Oğlanmış. Ben de sakat kaldım.”
Karya – Maya anlamakta hala zorluk çekiyordu: “Neden sustun, neden başkalarına anlatmadın?”
“Beni zorladı. Tehdit etti.”
“Nasıl?”
Gülizar susuyordu. Maya’yı buraya çağırmış, esas anlatması gereken konuyu anlatmıştı. Babalarının ve kızlarının rezil olması umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Başka bir şeyler anlatmayı hiç düşünmemişti.
“Nasıl?” dedi, Karya- Maya bir daha, “ne söyledi de sen sustun, bunca yıl hiç konuşmadın. Neyle tehdit etti, Gülizar? Onu sakladığın sürece seni tehdit etmeye devam edecektir.”
Gülizar bir çırpıda söyledi her şeyi: “Selo’dan gebe kalmıştım. Kasım’la beraber olmaya başladığım günlerde anlamıştım bunu. Ona söyledim, aldırmadı, ‘onu bizim çocuğumuz yaparız’ dedi. Erken doğmuş gibi gösterecektik. Hemen evlendik. Sonra o doğdu. O… o bir insan değildi. Büyükannemi hep anlatırlardı, o da böyle bir çocuk doğurmuş bir zamanlar. İlk çocuğu böyleymiş.”
Maya Mor her şeyi anlamıştı. Anlamamış gibi devam etti: “Ne yapmışlar onu?”
“Adak yerine bırakmışlar.”
“Gölete? Orası, adak yeri mi, öyle mi biliniyor buralarda?”
“Hep öyleydi. Orada kurban kesen insanlar bile olurdu eskiden, şimdi bilmem. Ben de, o bozuktan çocuğu oraya götürüp bırakmasını istedim.”
“Canlı canlı mı?”
“Bilmem…” Gülizar, dehşet içinde Maya’ya bakıyordu.
“Bu hiç düşünmediği bir soru olabilir mi?” Maya'ydı bu, içi soğumuştu.
“Sonra çocuk düştü, dedik. Gebe olduğumu biliyorlardı çünkü.”
“Fato, biliyor mu?”
“Evet… Sonra diğer çocuklar geldi. İkişer sene arayla, hepsi de kız.”
“Kasım ölen bebeği söylemekle mi tehdit etti seni?
“Her zaman.”
Karya-Maya soluklandı, içindeki Mor’u daha fazla tutamıyordu. Mor patladı: “Berra’nın, neden intihar ettiğini hiç düşündün mü? Kurtulmak istemiş olabileceğini… Hiç olmazsa şu olanlardan sonra hiç aklına geldi mi?”
“Hayır!”
Maya Mor gözlerini iri iri açarak konuştu, kaşları düz bir çizgi halini almıştı ama kâküllerden dolayı Gülizar bunu göremiyordu: “Nasıl hayır? Birisi varmış, bir gençle birlikte görmüşler onu. Belki de başkasına âşık olmuştu. Bu hayata dayanamadı.”
“Sanmam.”
Maya Mor kızmaya başlamıştı. Karya’yı, ihtiyatlı konuşmayı bir kenara bırakmış, durmaksızın kadının üzerine gidiyordu: “Gülizar, kızlar da hamile kalmış ve çocuklarını aynı yere atmış olabilirler mi, tıpkı senin yaptığın gibi?”
Kadın, fısıldadı: “Evet. Öyle olmuştur. Benden gizliyorlardı ama biliyordum. Şişen karınları görebilecek gözüm var benim.”
Maya Mor gitmek üzere kalktı. “ Şimdi ne yapalım, Gülizar? İstersen bütün bunları jandarmaya anlatalım. Aslında anlatmak lazım. Adam cezasını çekmeli. Yaptığı suç.”
“Hayır!” dedi kadın bağırarak. “Sakın! Rezil oluruz. Beni de öğrenirler, her şey ortaya çıkar. Burada yaşayamayız. Ben nereye giderim sonra!”
“O zaman bütün bunları bana niye anlattın?”
“Birisi bilsin istedim. Benim dışımda birisi. Benim başıma bir şey gelirse, işte o zaman söylersin.”
Maya Mor’un gözleri çakmak çakmak atıyordu. Gözündeki lensler olmasa; Gülizar, karşısındaki kadının gözlerinin turuncu bir ateşe dönüştüğü görebilirdi. Maya Mor, tekrar sordu: “Kızlar ne olacak? Onların hayatı böyle devam etsin mi?”
“Ahhh!” dedi kadın. “Sen, hiç onlarla konuştun mu?”
“Hayır!” dedi Maya, “ hayır ama ne anlamı var zaten. Ne derlerse desinler, ben onların istismara uğramış birer çocuk olduklarını düşünürüm.”
Gülizar bazı kelimeleri anlamasa da konuşmanın özünü anlayabiliyordu: “Çocuk değil! Onlar, bir canavar! Bana söz ver! Kimseye anlatma ama bana bir şey olursa…”
Maya Mor kesti: “Söz veremem. Bu konuda verecek bir sözüm yok, kusura bakma. Küçük kız öldü. Öldürülmüş bebekler var. Bunları öylece kapatalım mı?”
“Cezasını Allah verecek. Hiçbir şey cezasız kalmaz. Bak, ben nasıl cezamı çekiyorum. Cehennemde ben de yanacağım, onlar da yanacak. Bak kız öldü. Babalarının suratını görmek isterdim şimdi.” Gülizar zevk alır gibiydi. “Kızının ölümünden zevk mi alıyor?”
Kadın, Maya’nın ellerine yapıştı, “elini ayağını öpeyim kimseye bir şey anlatma!”
Maya Mor ellerini kurtardı, ayakkabılarını giydi, ev kirlenecekmiş, ayakkabı evde giyilmezmiş gibi temel kurallar, şu an itibariyle hiç ama hiç umurunda değildi. Çantasını sırtına taktı ve Gülizar’a döndü. “O yıllar önce Kasım tarafından adak yerine bırakılan o insan olmayan yaratık var ya. İşte o yaşıyor.”
Gülizar, ellerini boğazına götürüp, dehşete uğramış gözlerle, insana benzemeyen sesler çıkararak Maya’ya bakakaldı.
Maya Mor devam etti: “Hadi sana bir bilmece sorayım. Canlı canlı terk ettiğiniz oğlunu kim alıp bakmış dersin: Selo… Selo alıp büyütmüş onu. Herkesten saklamış, kimse bilmiyor. Muhtemelen kendi çocuğu olduğunu bilmeden yaptı bunu. Ne dersin Gülizar, biliyor muydu acaba? “
“Hayır!” dedi Gülizar zorlukla, “hayır! Biliyor olamaz!”
Maya Mor, hoşçakal bile demeden dışarı çıktı. Çiçek’e söz verdiği halde oraya gitmedi. Arabasına binip, hızla Sarıkent’e geldi. Orada, pansiyonda onu bekleyen sürprizden haberi yoktu. Gün daha bitmemişti.
***
19. Bölümün Sonu
19. Bölümün Sonu
Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder