25 Haziran 2018 Pazartesi

28. Bölüm: Yeraltı Mezar Evi - Derinlere İnen Kapılar


Önce 27. Bölümü Okuyunuz. 


 



Yüzündeki doğal mask, 
mimiklerinin görülmesi önünde bir engelledi.
Onu tanımak için derine inmek, 
içine girmek gerekiyordu.


Maya Mor, Yeraltı yapılarının olduğu yere geldiğinde aradan bir saat geçmişti. Çantası sırtındaydı, ayakkabılarının bıçaklarını açmış, kafasına beresini geçirmiş, güneş gözlüklerini takmıştı. Elinde eldivenler, üzerinde koyu yeşil pantolon ve tişört vardı. İkisi de terletmeyen özel bir kumaştan yapılmıştı. Bunları arabasının bagajında bulunan bavuldan çıkarıp giymişti. Gündüz vakti yeşillik bir alana bir için giderken bunları giyiyordu.

Derviş’in yeraltı evine geldi, girişin üzerindeki kapak kapalıydı. Maya kapağın üzerine kamuflaj amacıyla sürülmüş çamurların, yapıştırılmış çalı çırpının, aşınmış bozulmuş olduğunu gördü. Buraya gündüz ışığında gelen biri kapağı hemen keşfedebilirdi. Aşağı inmeden çevreyi dikkatle inceledi. Ormanın sesini dinledi. Kuş cıvıltısı duyamadığı için başını kaldırıp gökyüzünü taradığında; ilerideki uçurumun başladığı bölgeye birçok siyah kuşun inip çıktığını gördü: “Kuzgunlar…”
Bunlar dün gece oraya attıkları iki ölü adamı yiyorlardı. Bu doğal temizleme işi, günün ilk ışıklarıyla birlikte başlamış olmalıydı, gece boyunca da devam edecekti. İki üç gün sürer, diye düşündü Maya Mor: “Ama izler ortadan kalkmaz, isteyen birileri için dünya kadar ipucu olacaktır, en başta elbiseleri.”  Bütün bunları görmesi ve düşünmesi en fazla bir dakika sürmüştü. Sessizce kapağı kenara çekerek açtı. Açılabiliyor olmasına şaşırarak açtı. İçeriden kilitlenmemiş olması şaşırtmıştı onu. Böyle bir mekanizması olduğunu geçen gelişinde görmüştü.

“Yat aşağı kahpe!”

Maya Mor kapağı açarken kulağına çarpan sert bir erkek sesiydi bunu söyleyen. Hızla merdivenlerden kayar gibi inerken, bir kadın sesinin çıkardığı anlaşılmaz bir cümlenin son kelimesi çarptı kulağına.

“…… öldürme!”

Maya Mor aşağıdaydı. Aynı anda iki karaltının çığlık atarak kaçtıklarını gördü. Durdu. Siluetlerden kadına benzer olanı  sığındığı şöminenin yanındaki koltuktan kafasını çıkararak, irileşmiş gözleriyle sordu: “Mor?!” Bu korku içinde sorulmuş bir soruydu.

“Nysa! Burada ne oluyor?” Kali-Maya da gerilmişti, Mor devreye girdi, tehlike yok duygusu kapladı Maya’nın benliğini. Kali-Maya giderken geride Maya Mor’u bıraktı. Maya gözlüğünü çıkarttı. Geri kalana dokunmadı. Nysa ayağa kalkmış tatlı bir tebessümle ona bakıyordu: “Kahramanım benim! Kurtarmaya geleceğini biliyordum, hatta Derviş’e de söyledim.”

Maya Mor, gözleriyle Derviş’i ararken arkasındaki hırıltıyı duyunca hızla arkasına döndü, Derviş oradaydı. Aşağı inmek için kullanılan tahta merdivenin arkasında saklanmıştı, basmaklar arasından parça parça görülüyordu. Kali –Maya, Derviş’in elindeki bıçağı görür görmez hızla merdivenin arkasına geçerek Derviş’in üzerine yürüdü, sol ayak bileğini hızla kaldırarak bıçağı Derviş’in elinden uçurdu. Ayakkabısının bıçağıyla vurmamaya çalışmış,  başarılı da olmuştu. Derviş acıyla elini tutup kafasını kaldırabildiği kadar kaldırıp, Maya’ya baktı. O Kali- Maya’yla daha önceden de tanışmıştı. Kali-Maya, Derviş’in sol kolunu yakalayıp arkaya doğru bükmeye yeltendiğinde, Derviş’in deli gücü buna izin vermedi ve bir pençe haline getirdiği elleriyle Maya’nın üstüne doğru saldırdı. Artık o iki adamı elleriyle nasıl öldürdüğünü hayal etmek gerekmiyordu. Kali- Maya bu pozisyonda; Derviş’in olağanüstü gücüyle baş edemeyeceğini biliyordu. Bacağını kaldırıp bıçakla Derviş’in alt bacak kemiğini biçmek üzereyken Nysa bağırdı: “Mor, bırak onu!” Aynı şeyi Derviş’e de söylüyordu. Kali –Maya’nın bırakmaya niyeti yoktu, tehlike işareti almıştı ve tehlike geçene kadar Derviş’i bırakmazdı. Maya Mor, bıçak yok, dedi Kali’ye; o da üzerine abanmış olan Derviş’in böğrüne sağ diziyle vurdu. Üzerindeki pantolon normal bir pantolon gibi görünse de öyle değildi. Dizlik bölümleri astar içine gizlenmiş sert ama hafif malzemelerle doluydu. Derviş, acı içinde büküldü kaldı. Kali-Maya onu yerden aldı, adeta sürükleyerek koltuğuna getirdi, bıraktı. Sonra üzerine eğildi şunları dedi: “Seni her gördüğümde bana bıçak veya silah göstermeni istemiyorum.”

Nysa tekrar araya girdi: “Mor, korktu sadece. Korktuğu için aldı o bıçağı.”

Kali- Maya ona bakmadan cevap verdi. Ses Maya’nın sesi değildi, tonu farklıydı, kalın ve duygusuz çıkıyordu: “Farkındayım. Ama o çok tehlikeli. Korktuğu zaman saldırıyor, öldürüyor.”

“Herkes böyle yapar,” dedi Nysa. Onun da sesi eski Nysa’ya benzemiyordu. Gerçekten kızmıştı, yabancı biriyle konuştuğunun farkında gibiydi. “O, Mor değil.”

“Herkes böyle yapmaz,” dedi Kali -Maya. “Bu hayvani bir içgüdüdür, bu tür duygularımıza ne kadar hâkim olursak o kadar insan oluruz.”

Hırıltılar içinde bir ağlama sesi duydular, Derviş zor anlaşılan bir sesle şunları söyledi: “Ben de insanım.”

Maya Mor geldi, Kali- Maya gitti. Maya Mor, Derviş’in karşısına, geçen sefer geldiğinde oturduğu, hala orada duran koltuğa oturdu. Eğilip ayakkabılarının bıçaklarını içeri soktu. Kafasından beresini çıkardı. İlk geldiği an hariç Nysa’ya bir kere bile bakmamıştı. Bunun iki nedeni vardı; bir kere Nysa’ya sinirlenmişti. Bu yaptığı büyük delilikti, çok tehlikeli bir şeydi. İkincisi onunla Kali-Maya’nın gözleri ile karşılaşmak istememişti ama içindeki bir ses bunun artık bir anlamı olmadığını söylüyordu.
Sonra eğilerek Dervişle konuştu: “Derviş, bana bir daha saldırma. Bu hiç hoşuma gitmez.” Derviş ağılıyordu. Maya, karşısında ağlayan küçük bir çocuk gördü ama Mor, “çocuk olabilir ama tehlikeli biri o,” dedi. Kali, “saldırganlık ancak daha büyük bir güçle önlenir, bir daha yaparsa daha sert davranırım, ”dedi. Maya karşısındaki çocuğun elini tuttu: “Bunu bir daha söylüyorum, senin düşmanın değilim. Bir insan, düşmanı ile düşmanı olmayanları ayırt edebilmeli. Zekânı kullan.” Bunları söyledi ve sonra düşündü. “Hepsi bu mu?” Olmadığını Maya Mor çok iyi biliyordu. Hepsi bu değildi.

“Hayır,” dedi Derviş acıyla, “zekâm var ama insanlar üstünlüğü fiziksel güçleriyle kazanıyor. Kaba kuvvet her zaman işe yarar. Bak işte sen az önce böyle kazandın.”

Maya Mor, samimiyetle gülümsedi, ama bir şey demedi. Bu uzun sürecek bir tartışmaya yol açabilirdi ve buna hiç niyeti yoktu. Bu çocuğun öğretmeni olmayacaktı. Bıraktı, ayağa kalktı, Nysa’ya baktı.
Şimdi ikisi karşı karşıya birbirlerine bakıyorlardı. Nysa, laciverte dönmüş gözlerini kısarak Maya’yı inceledi bir süre.

“Bu sensin Mor, geri geldin.”

“Ben buradaydım zaten.”

“Hayır, tam değil. Biraz önceki kişi başka bir Maya Mor’du.”

“Hepsi benim.”

“Oooo, demek daha çok var.”

Bunlar Maya’nın konuşmak istemediği konulardı, bu onun gizli dünyasıydı ama bu kadın yavaş yavaş onun gizli dünyasına sızmış, parlak aklı ve keskin gözleriyle başından beri Maya’ya ait her bir parçayı büyük bir ustalıkla birleştiriyordu. “Çok yok, sadece dövüş sporlarından da anlayan bir Maya  Mor var. Bu da tuhaf bir şey değil. Bilmiyordun, şimdi öğrendin.”

Derviş yanlarında olmasaydı, Maya belki de daha farklı şeyler söyleyebilirdi ama bir şahidin önünde söylenebilecek en makul şeyleri söyleyerek aslında yine manipüle etme yeteneğine başvuruyordu. “Her şeyin bir yeri ve zamanı vardır.” Sonra, “hadi, toparlan da gidelim,” dedi Nysa’ya.

“Hayır! Bir süre daha burada kalacağım. Onu incittin Mor, kalbini kırdın. O daha bir çocuk ve başına gelenleri yani tüm hayatını ve içinde bulunduğu maddi, manevi koşulları düşünürsek… Deli gibi korkmuş bir çocuk o.”  Bunları söylerken, bak yeterince açık konuşamıyorum, ama sen anla işte, der gibiydi.

Maya Mor tekrar koltuğa oturdu: “İçeri girerken, ‘yat aşağı kahpe!’ diyen bir erkek sesi ve ‘öldürme!’ diyen bir kadın sesi duydum. Senin buraya geldiğini tahmin etmiştim, nitekim yukarıda arabanı bulunca emin oldum. Birisi –Derviş’in adını ağzına almadan anlatıyordu bunları- sana bir şey yapıyor zannettim.” Maya, gördüğü rüyadan hiç bahsetmedi. Onun rüyalarına burada yer yoktu. “Ben de aşağı daha normal inebilecekken, saldırıya uğrayan birini kurtarma içgüdüsüyle indim, bu da her şeyi değiştirdi.” Maya Mor aslında bir nevi özür diliyordu. Durumu açıklamıştı ve o da anlaşılmak istiyordu. Hatalı değildi. Algısı onu yönlendirmişti ama o algının yanlış olduğu ortadaydı. Burada başka bir şeyler olmuştu.

Nysa da bir sandalye çekip, Derviş’in yanına oturdu. Sağ kolunu ona dolayarak sarıldı: “Tiyatro yapıyorduk.”

“Ne?”  Yarım yamalak konuşmaları tamamlamaya çalışmak Maya’nın gereksiz bulduğu, boşuna harcanmış bir beyin enerjisiydi. Bunu zaten, özellikle Karya kişiliğindeyken çok yapıyordu ama normal şartlarda yapmak istemiyordu. “Buraya geldiğimde…” diye başladı sonra kendi konuşmasını, kendisi keserek söyle devam etti: “Baştan anlat Nisan! Örneğin benin telefonumun sesini kapatmandan başlayarak anlatabilirsin.”

Nysa, Nisan adından rahatsız olsa da bir şey demedi. Maya’nın ona Nisan demesine yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Nysa, bir süre sessiz kaldı. Aslında onu artık tanımaya başlamış olan Maya, onun; neyi, ne kadar anlatmalıyım, konusunda hesap-kitap yaptığını kısılmış gözlerinden anlayabiliyordu.
“Buraya gelmeyi kafaya takmıştım. Aslında biliyorsun. Sabah erkenden kalktım, birileri seni erkenden uyandırmasın diye telefonunun sesini kapattım. Sonra bakkala ve manava giderek alışveriş yaptım, Derviş’in yiyeceğe ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Sonra buraya geldim. Kapak kapalıydı, ben de kapıyı çaldım.”

Maya asla gülmek istemediği halde elinde olmadan kıkırdadı. “Hangi kapıyı?”

Nysa, gizemli bir tonda konuştu: “Derinlere inen kapıyı… Gerçekten… Yere eğildim kapıyı tıklattım. Sonra baktım çok ses çıkmıyor, bu sefer yerden bir taş alarak, tak tak, diye vurdum. Kapıyı çalar gibi yani.”

Şimdi ikisi de kahkahalar gülüyordu. Derviş kafasını kaldırıp iki kadına baktı. Gözleri ışıl ışıldı, hayatının hiç bir evresinde böyle bir ortamda bulunmamış, Selo’dan başka bir insan tanımamıştı. Bütün insanların, bu iki kadın gibi olmadığını biliyordu. Ama bu iki kadın, Selo’nun verdiği huzuru vermeye başlamıştı ona. Evindeki kahkaha seslerini dinledi. Selo’yla bile nadir olurdu böyle anlar. Onunla da yaşardı benzer duyguları ama daha çok; o, zorlardı Selo’yu. Okuduklarını anlatır, durmadan konuşur, Selo çok az cevap verirdi, senin zekâna, okuma hızına yetişemiyorum, derdi çoğunlukla. Nysa’nın geldiği andan beri, içine ekilen yeni mutluluk tohumlarının –az önce ölmeye yüz tutmuş olsa da-  serpilip büyümeye başladığını hissediyordu. Maya’nın bile düşman olmadığını düşünmeye başlamıştı. Nysa, zaten düşmanı değildi.

Onu ilk gördüğü andan itibaren büyülenmiş, kalakalmıştı. Hatta onu önce annesi Gülizar zannetmiş, içindeki kuşku ve nefret hissi, Nysa’nın konuşmaya başladığı ilk saniyeler içinde geçip gitmişti. Bu başka biriydi. Bu dün akşamki dört kişiden biriydi. Bu Maya’yla birlikte cesetleri yardan aşağı atan kadındı. Kapağı açmış, Nysa’nın içeri girmesi için tekrar aşağı inip beklemişti ama Nysa, dizleri üzerinde çökük kalmaya devam ederek, yukarıdan aşağı doğru konuşmuştu: “Ben Nysa, dün gece buradaydık. Senin öldürdüğünü düşündüğümüz adamları şu kayalardan aşağı attık. Sana yardım etmek istiyorum.  Ben Maya’nın arkadaşıyım, seni ondan duydum. Neler yapabiliriz, diye seninle konuşmaya geldim.” Derviş’e bu kadar yetmişti. Kadının sesi berrak bir su gibi pırıl pırıldı. Tatlı tatlı, masal anlatır gibi konuşuyordu. Nysa aşağı inince karşısında gördüğü kişiden hiç rahatsız olmamış, hatta dünden beri kafasında defalarca canlandırdığı, Yaratık Derviş, imgelerinden daha güzel, daha insan bulmuştu Derviş’i. Bu bir çocuktu. Korkmuş ve doğduğu andan beri başına türlü türlü belaların geldiği bir çocuk. Nysa tereddüt etmeden Derviş’e sarılmış, onu yanaklarından öpmüştü.
Derviş ona küçük evini gezdirmiş, anlatmış, bir çay demlemek istemişti ama Nysa, o işleri ona bırakmamış, getirdiklerini açmış, güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamış, kahvaltı ederlerken Derviş’in hikâyesini dinlemiş, kendi hikâyesini de sadece buradaki durumuyla sınırlandırarak anlatmıştı. İstanbul’dan geliyordu, arkadaşını merak etmiş o yüzden buraya gelmişti, tesadüfen bu olaya karışmıştı ve Derviş’e yardım etmek istiyordu. Konuşmanın bir yerinde Derviş’in kitapları gündeme gelmiş, Derviş özellikle Shakespeare’i çok sevdiğinden, onun bazı oyunlarını tek veya iki kişilik oyun haline gelecek bir biçimde kısalttığından, yüksek sesle oynadığından bahsetmişti. O zaman Nysa, “hadi,” demişti, “şimdi bir oyuncu daha var, birlikte oynayabiliriz.”

İşte bunları anlattı Nysa ama Derviş’e sarılma ve yanaklarından öpme kısmını söylememişti.

“Hangi oyun,”  dedi Maya, “duyduğum o kadarcık kelimelerden bir şey anlamadım.”

“Othello.” Bunu söyleyen Derviş’ti. O da konuşmaya dahil olmak istiyordu.

“Hadi oynayalım bir daha,” dedi Nysa. Maya Mor, hayretle baktı Nysa’nın suratına. Bu kadın, tarih-dışı yaşıyordu.

“Şu anda mı? Bütün olanlardan sonra ve olacakları beklerken mi? Şimdi mi?”

“İşte asıl budur; insanı, insan yapan!” Bunu söyleyen Derviş’ti,

“Bu nereden?” dedi Maya Mor.

“Hiçbir yerden, şimdi kendim yazdım.”

Nysa, çocuğunun başarısıyla gurur duyan bir anne gibi hayranlıkla Derviş’e bakarken; Maya Mor da, Derviş’e bakıyordu. Yüzündeki doğal mask, mimiklerinin görülmesi önünde bir engelledi. Onu tanımak için derine inmek, içine girmek gerekiyordu. “Derviş kim? Gerçek Derviş nasıl biri? Bunu nasıl öğrenebilirim? İşte böyle olabilir, diye düşündü. Aklına bir şey gelmişti. Oyun oynamak, başka bir role bürünmek, başkaları önünde sahneye çıkmak için; insanın önce, onu bir kabuk gibi sarıp biçimlendiren; öğrenilmiş, yapıştırılmış, aktarılmış, alıntılanmış davranış kalıplarından ve aslında derinlerde yatan psikolojik engellerinden kurtulması gerekiyordu. İnşa edilmiş kişiliğinden vazgeçmeyi başaramayan bir kimse; sahnede sahici bir oyunculuk gösteremezdi.

“Hadi bir deneyin bakalım, ”dedi Maya Mor, “ama kısa olsun, çok işimiz var.” Şimdi ikisi de Derviş’e bakıyor, onun cevabını bekliyordu. O hiç nazlanmadan ayağa kalktı, sanki yıllardır bu anı bekliyor gibiydi. Karşısında bir oyuncu vardı, Güzel Desdemona ve bir seyirci…

Masanın önündeki boşlukta karşı karşıya geldiler, Nysa’nın elinde kitap vardı. Derviş’te bir şey yoktu, o ne söyleyeceğini ezberden biliyordu. Maya, Derviş’in dizlerinin titrediğini gördü. Bu titremenin sesine yansıyıp yansımayacağını merak etti.

Nysa, çok rahat görünüyordu. Bir tokayla tutturup atkuyruğu yapmış olduğu uzun kumral saçlarını,  tek bir hareketle açtı bıraktı, elleriyle düzeltti. “Ah, keşke biraz aksesuar olsaydı. Role girmemi kolaylaştırırdı.”

Derviş hemen kütüphaneye yöneldi ve kitap tutacağı görevi gören tahta kutuyu alıp açtı, bir kaç kitap oluşan boşluktan aşağı düştü. Maya Mor, hemen kalkıp onları yerden alıp eski yerine ama bu sefer üstü üste koyarak yerleştirdi. Bu arada Derviş, kutudan şıngır şıngır ses çıkaran bir şeyler çıkarmıştı.
“Al, birini boynuna, diğerini de saçlarına takabilirsin. Sanırım bunlar bunun için yapılmış.” Maya gözlerini açarak baktı ve dilinin ucuna kadar gelen soruyu yuttu. “Bunlar mezarlarda bulunan ziynetler mi?”

Nysa, hiçbir şeyin farkında değil gibiydi, doğallıkla kolyeyi boynuna, saç için yapılmış tacı da kafasına yerleştirdi. Maya da yardım etme bahanesiyle Nysa’nın yanına geldi. Tacı, çantasında çıkardığı iki siyah toka ile saça sabitledi. Taçta, cama benzer beyaz boncuklar ve bir sürü mavi küçük taş vardı. Maya Mor, onların lapis lazuli olduğunu biliyordu. Bu ziynetin değeri; taşlardan değil, tarihinden geliyordu.  “Yüzlerce yıl önceye ait ve şimdi Nysa’nın başında.”

İki oyuncu nihayet yeniden karşı karşıya geldiler. Nereden başlayacaklarını kararlaştırdılar. Maya Mor, “çok kısa bir sahne olsun,” diye bir daha düşüncesini belirtti. Derviş’in karşısındaki koltuğu oyunculara doğru çevirdi. Sonra oturmadan önce aklına bir şey geldiğini belirtircesine, “durun” diye eliyle işaret ederek konuştu. “Kendime bir kahve yapacağım. Sabahtan beri koşturmaktan boğazımdan aşağı sıcak bir şey geçmedi.” Mutfak olarak düzenlenmiş tezgâha gitti, kaminetoda kaynamakta olan küçük çaydanlıktan sıcak su aldı, içine biraz kahve atıp karıştırdı, Nysa’nın getirdiğini tahmin ettiği sütten de içine bir parça koydu. Nysa, “orada şeker de var,” dedi ama Maya istemedi. Sonra koltuğa yerleşti, suratına yerleştirdiği sevimli bir gülümsemeyle kahvesini içerken oyunun başlamasını bekledi. Bütün bunlar olurken Maya bir ara, Derviş’i göz ucuyla görmüştü. Derviş, sağ ayağını sabırsızca pat pat diye yere vuruyor ve Maya’nın bir an önce yerine oturmasını bekliyordu. Maya Mor, bu davranışı yakaladığına sevindi. Anlayabileceği bir işaret görmüştü, hatta daha ötesini…

Derviş gür sesi ile ortalığı inletirken aynı anda içindeki Kali-Maya, Mor’u uyardı. Maya Mor ayağa fırladı: “Kapağı kapatmadık, bu aralar buranın çok fazla ziyaretçisi var.”

Derviş’te de belirgin bir telaş ortaya çıktı. “Evet, örneğin dün gelen adamı hiç beklemiyordum.”

Maya Mor dikkat kesildi. “Şunu kilitleyelim sonra anlatırsın,” dedi. “Hayır,” dedi Derviş, “sen kilitle, sonra da oynayacağız, belki sonra anlatırım. Oyundan önce olmaz.”

Maya Mor hiç gülmedi, dikkatle baktı Derviş’in yüzüne: “İşte gerçek bir oyuncu.”

“Hadi Mor,” dedi Nysa sinirle, “kapat şunu, biri gelecek diye gerildim, ben de rolümden çıkıyorum. Zaten ziynetle falan zor havaya girmiştim.”

“Hadi canım,” dedi Maya merdivenlerden yukarı tırmanırken: “Seni tanıyorum artık Nysa. Senin role girmen için on saniye yeterlidir.” Kapağın altındaki demir yuvalara, tavana çakılmış, sürgü görevi gören demirleri geçirdi. Eliyle kapağı itti, açılmadığını görünce tekrar yerine oturdu.  Eline kahvesini alıp seyirci durumuna geçti.

Tekrar gür bir erkek sesi ortalığı kapladı ve oyun başladı.
OTHELLO: Eğer saçının her bir telinin ayrı ayrı canı olsaydı, büyük intikamım için onları teker teker yolardım.
(Nysa durakladı, elindeki kitabı dikkatle inceliyordu, sonra o da başladı)
DESDEMONA: Ah, ona ihanet ettiler, ben de mahvoldum.
OTHELLO: Sus kahpe! Yüzüme karşı onun için ağlıyor musun?
DESDEMONA: Ah, beni kovun efendim, fakat öldürmeyin.
OTHELLO:  Yat aşağı kahpe!
(Derviş burada eliyle yeri gösterip, yarım bir dönüş yapmıştı. Şimdi Nysa onu profilden, Maya da karşıdan görüyordu.)
DESDEMONA: Yarın öldürün beni, bu gece sağ bırakın!
(Maya, Nysa’nın tonlamasındaki abartıyı sezdi. Belli ki böyle oynayarak: ‘şimdi değil, yarın öldürün’ isteğinin, bir kandırmaca olduğunu göstermiş; ‘ciddi değilim, vakit kazanmak istiyorum’, mesajını seyirciye iletmiş oluyordu. Maya’ya repliği bu şekilde yorumlamak doğru geldi.)
OTHELLO: Hayır, eğer çırpınırsan…
DESDEMONA: Yarım saatçik!
(Nysa oyunculuğuyla,  ‘bana biraz zaman lazım, bu durumdan nasıl kurtulabilirim’ mesajını arttırmıştı. Maya, keyifle tebessüm etti.)
OTHELLO: Bir kere başlayınca durmak ne mümkün!
(Nysa tekrar kitapta bir şeye baktı ama hemen devam etti)
DESDEMONA: Dua edinceye kadar…
(İş ciddiye binmişti bu sefer zaman kazanmaktan daha çok, canı için yalvaran bir kadını oynuyordu.)
OTHELLO: Artık çok geç!
(Derviş, Nysa’ya yüzünü döndü, bedeninden umulmayacak bir hızla dönmüştü. Ellerini Nysa’nın boynuna uzattı. Maya Mor ayağa kalkıp kalkmamak arasında tereddüt ederken, Nysa’nın aşağı doğru yavaşça indiğini, dizlerinin üzerine gelince durduğunu gördü. Othello’nun elleri, Desdemona’nın boynunu sarmıştı. İkisi de o pozda üç dört saniye donup kaldılar. Sahne bitmişti.)

Maya Mor ayağa kalkıp alkışladı, onlar da hafifçe başlarını eğerek Maya’yı selamladılar. Maya beş dakikadan az süren bu gösteri sırasında kendini bir an başka bir dünyada, gerçek olmayan, sanki bir rüyaya ait bir dünyada veya sanal bir gerçeklikte hissetmişti. Ama çok iyi bildiği bir dünyaydı orası. Gördükleri ve özellikle hissettikleri…  Daha önce buna benzer bir durum yaşamıştı, yaşadığı duygular aynı veya benzer duygulardı. Ona bunu yaşatan eski anılarının neler olabileceğini yokladı, bulamadı.
***
28. Bölümün Sonu


Dilara K. Tüfekçioğlu
Her Hakkı Saklıdır. Hiç Bir Yerde Yayımlanamaz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder